Zamansızlığın Ortasında Bir Eşik: Bayramlar ve Akışkan Kimliklerimiz

a7265f28-a644-46ec-bb78-9d07398f4f47

​Gündelik hayatın o mekanik ritmi içinde, modern insanın nefes alabileceği, durup soluklanacağı vahalar giderek kuruyor. İşte tam bu kuraklığın ortasında “bayramlar”, adeta zamanın akışına konulmuş muazzam birer es parantezi gibi önümüze çıkıyor. Ancak modernleşme tecrübesi her şeyi olduğu gibi bu eşiği de kendi mantığına tahvil etmekten geri durmuyor. Türkiye’de bir bayram sabahı uyandığımızda şahit olduğumuz manzara, sâdece dinî bir vecibenin ifası değil; sosyolojik bir altüst oluşun, mekân ve kimlik çatışmasının adeta çıplak bir röntgenidir.
​Bugün bayram geldiğinde kitlelerin önünde iki temel patika beliriyor: Bir yanda, bayramı “fırsat bilip” çekirdek ailesiyle yahut tek başına kentin o boğucu atmosferinden tatile “kaçanlar”; diğer yanda ise tüm zahmetine katlanarak baba ocaklarına, yani “memlekete” doğru hummalı bir yolculuğa çıkanlar. İlk bakışta eylem aynıdır: seyahat etmek. Fakat bu iki eylemin arkasındaki kültürel motivasyon, Türkiye’nin o karmaşık kültür atlasındaki derin bir kırılmaya işaret eder. Tatile kaçanlar, modern kentin vaat ettiği o bireysel konfora ve dolayısıyla “köksüzleşmeye” doğru kulaç atarken; memleket yollarına düşenler, köklere matuf trajik bir sadakati, bir aidiyet nidasını haykırmaktadırlar.
​Doğrusu, bizim şehirleşme hikâyemiz Batı’nınkine benzemez. Batı’da kente göç, radikal ve geri dönüşsüz bir köksüzleşmeyi beraberinde getirirken; bizde taşradan kopup büyük şehirlere doluşan kitleler, kökleriyle olan bağlarını koparmak bir yana, onları daha da keskinleştirmiştir. İstanbul’un hemen her mahallesinde mantar gibi biten köy ve hemşehri dernekleri bunun en somut vesikasıdır. Tuhaftır ki insan, memleketindeyken hiç hissetmediği o yerel kimliği, kentin anonim kalabalığı içinde bir zırh gibi kuşanır. Erzincanlı olmak, Malatyalı olmak, hatta Erzincan’ın bilmem hangi köyünden olmak, kentin tektipleştirici şiddetine karşı üretilmiş “yeni” ve yapay birer sığınaktır.
​Kimlik dediğimiz olgu, sahicilikten koptuğumuz yerde başlar. O, kim olduğumuzu anlatmaktan ziyade, kim olmadığımızı, “öteki” ile aramıza koyduğumuz o trajik mesafeyi fısıldar.
​Ancak bu mikroskobik aidiyetlerin çiçeği ne kadar açarsa açsın, bizi o özlediğimiz mutlak sahiciliğe yaklaştırmıyor. Bayram tatilinde büyük bir hasretle gidilen o mekânlar, dönüş yolunda bagajlara doldurulan yöresel peynirler, börekler ve çörekler aslında birer teselli ikramiyesidir. Kentin o suni ve plastik mutfaklarına taşınan o tatlar, “biz hâlâ oraya aitiz” illüzyonunu canlı tutma gayretinden başka bir şey değildir.
​Çok merak etmişimdir; o üç günlük ziyaretlerin ardından kente dönenlerin belleklerinde gerçekten ne kalır? O üç gün boyunca, tatsızlık çıkmasın diye bastırılan, yutulan rahatsızlıklar, eski hesaplar nerede depolanır? Peki ya o memlekette hiçbir hatırası olmayan, sırf anne ve babalarının zoruyla “Hadi bakayım, kucaklaşın, siz kuzensiniz” denilerek akranlarının önüne itilen çocukların o emanet, yabancılaşmış bakışları neyin nesidir?
​Kültür, dokunmaya gelmeyen, zorlandığında anında çatlayan ince bir porselen gibidir. Tabiatta olduğu gibi kültürde de boşluk olmaz elbette; bağlar bir şekilde yeniden kurulur, yeni kimlikler dolaşıma sokulur. Fakat hiçbir şey eskisi gibi sürmez, hiçbir şey aslına o saf sadakati gösteremez. Neticede modern insan, o çok özlediği “yurdunu” ararken, aslında nereye giderse gitsin, en çok kendi içsel gurbetini ve trajedisini bavulunda taşıyor demekt