MİTOLOJİNİN İCADI
Giriş (Érase una vez…)
Bir varmış bir yokmuş…
Gençlik yıllarımızda mitolojiye dair anlatılar ve çözümlemelerle o kadar çok alıştırıldık ki, akıl çağına geldiğimizde bize artık o kadar da şaşırtıcı görünmezler. Oysa alışkanlığın bakışından sıyrılırsak —1724’te Fontenelle’in söylediği gibi—, insan zihninin nasıl işlediğini anlamak için böyle garip bir üretime başvurmuş olmamıza hayret etmemek imkânsızdır.
Eskiden olduğu gibi bugün de herkes, hiçbir halkın tarihinin fabl veya mitoloji olmaksızın başlamadığını bildiğini sanır. Fontenelle, bilgili ve ihtiyatlı bir tavırla, şu eklemeyi yapıyordu: “Tanrı’nın özel inayetiyle gerçeği korumuş olan seçilmiş halk dışında.” Ve bilindiği gibi, 19. yüzyılın kimi düşünürlerinin zihninde mitoloji sorunu, çok yakından politeizm meselesiyle bağlantılıydı. İsrail’in bizi politeizmden kurtarmış olduğu düşünülüyordu; ama yine de dün gibi yakın zamanlarda Yeni Ahit’i “demitologize etme”nin acısını yaşamaktan kurtaramamıştı.
Yirmi yıl süren yapısalcılık dalgasının ardından, bugün mitoloji hakkında yeniden sorular sormak yersiz olmayacaktır. Her şeyden önce, dostane ve iyi niyetli bir toplulukla birlikte, bu alanda yeni bir kuramsal düşüncenin, birkaç yıl süren uygulamaların ve aynı biçimde analizlerin ardından bize mitik dilin gerçek bir gramerini çizebileceğimizi düşündürmüş olmasındandır. Ayrıca, Yunanca okuyan biri safça, mitolojinin —hem sözcük hem de şey olarak— merakına, hatta belki de yetkinliğine bağlı olduğuna inanır.
Bizim için mit, doğal bir olgu otoritesine sahiptir. Ve mitoloji söz konusu olduğunda herkes, büyüleyici ya da harikulade hikâyeler ile bizim düşünme biçimlerimize pek de uygun olmayan yollar arasında seçim yapmak zorunda kalmadan, kendini az çok evinde hisseder. Mitlerin okuyucusunu, 1724’te Peder Lantau’nun onları “cinsel fikirler” diye kınaması ilgilendirir mi? Ya da bir Cizvit’in, Huron yerlileri arasında, Plutarkhos’u yeniden okurken verdiği yargı onu etkiler mi? Belki sadece, tüm o ilahi şiirsel ve masalsı dünyanın bize sağladığı haz ve zevk yüzünden —Lévy-Bruhl’ün 1935’te itiraf ettiği gibi—, o dünyanın üzerimizde yeniden egemenlik kurmasına izin vermiş olmamız bakımından etkiler.
Gerçekte, mit koleksiyonları içinde kendini arayan ve tanıyan “sembolik hayvan” ya da “hayal eden insan”, ister yerli ister egzotik olsun, hiçbir zaman saf bir yabancı değildir: her zaman sezgisel ya da incelikli yorumlarla birlikte gelir; ister mütevazı koleksiyoncuların kulaklarında yankılansın, ister bilge kabul edilen mitologların eserlerinde.
18.yüzyıldan itibaren, o zamana kadar fabl dünyasına ait olan şey —Ovidius’un kahramanları ve tanrıları— hermeneutik türden bir söylemle birlikte ilerler: fablların kökeni üzerine fikirler, Panteon’un izlerini açıklama yolları ya da niçin Plutarkhos ve Homeros’un Yunanlılarının böyle hikâyeler anlattıkları üzerine düşünceler.
Ama mitolojide hangi ses işitilmelidir? Onun içinde hangi düşünce keşfedilmelidir? Bu dil, insanlığın çocukluğunun dili midir? Cehaletin saflığı mı, yoksa özgün söz mü? Yeryüzünün şarkısı mı, yoksa Doğa’nın trajedisi mi? İlkel ya da arkaik toplumların kendi kendileri üzerine sözleri mi? Daha üstün bir dinsel fenomen midir, öteki bütün fenomenlere etkinlik ve anlam kazandıran ve Indo-Avrupa dünyasında Dumézil’in ifadesiyle kolektif hafızanın ve düşüncenin ciddi düzenleyicileri olan? Yoksa Tylor’un (antropolojinin kurucu babası) deyimiyle bir “sütanne felsefesi” midir?
Mitik düşünce öyle bir düşünce midir ki, bütün kültür biçimlerini, mitin içinden doğan bir figür tarafından kuşatılmış ve örtülmüş olarak tasvir eder? Böylesine evrensel olan bu düşünce, dönüşüm kuralları uyarınca, sayılabilir ve kusursuz biçimde, sonsuzca yeni anlatılar üretir mi?
Yoksa burası, felsefi düşüncenin kendi bilincine varmaya başladığı, fakat bunu başarırken ondan soyutlanıp kavramsal hale geldiği “doğduğu yer” midir?
Böyle bir düşünce güçlü bir inanç mı gerektirir? Vahşi midir, uygar mı? Yoksa her ikisi birden mi? Doğaüstünü mü betimler? Onu mu meşrulaştırır? Bilinçsiz, zorunlu, temel midir, durmadan haz görünümü altında bizi cezbeden? Bir cehalet midir ki derinliği taklit eder? Yoksa kendisinden habersiz olunan öz mü?
Bugün mitoloji üzerine çalışmanın tarihi, hâlâ tartışma konusudur. Bu tarihin tek bir çizgide ilerleyişi yoktur. Çoğu zaman, araştırmacılar mitolojiyi, 18. yüzyılın başlarından itibaren farklı bağlamlarda yeniden tanımlamışlardır. Fabl ve masaldan ayrıştırılmış, şiirsel anlatının basit süsü olmaktan çıkarılmış ve “ilkel düşüncenin” ilk ürünlerinden biri olarak kabul edilmiştir.
O andan itibaren, mitoloji üzerine her söylem, bir tür yorum bilimi olarak, hermeneutik bir çaba şeklinde gelişmiştir: insan zihninin doğasına dair bir açıklama arayışı. Ve bu açıklama çabası, zamanla bilimin büyük disiplinlerinin sahasına taşınmıştır: filoloji, tarih, antropoloji, psikoloji ve sonunda yapısalcılık.
Mit, bir yandan şiirsel büyüsünü korurken, diğer yandan sürekli olarak bir “anahtar” ya da “şifre” gibi ele alınmıştır: insanlığın bilinçdışı tarihinin, ilk düşünce biçimlerinin, kolektif hayallerin ya da evrensel yapısal düzenin anahtarı olarak.
Ama şu soruyu sormak gerekir: Mitoloji denilen şey gerçekten var mıdır? Yoksa bu, modern Avrupa’nın bir icadı mıdır? Antik Yunan’da “mythología” kelimesi kullanılmış olsa da, bizim bugün anladığımız anlamda “mitoloji” kavramı, 18. yüzyıl Avrupası’nda doğmuş olabilir.
Bu durumda, mitoloji üzerine konuştuğumuzda, aslında iki şeyi aynı anda yapıyoruz: Bir yandan antik metinleri, mitik anlatıları inceliyoruz; öte yandan da modern Avrupa düşüncesinin kendi icat ettiği bir kavram çerçevesinde düşünüyoruz.
Mitoloji: bu kelime, Antikçağ’dan beri kullanılmasına rağmen, modern Avrupa düşüncesinde özel bir anlam kazanmıştır. 18. yüzyılda, filolojinin ve erken antropolojinin gelişmesiyle birlikte, “mitoloji” artık yalnızca tanrılarla ilgili hikâyeler demek değildi. O andan itibaren, mitoloji insan aklının en eski hali, en ilkel biçimi olarak tanımlandı.
Bu anlamda, mitolojiyi incelemek, insan zihninin evrimini incelemekle eş tutuldu. “Mitolojik çağ” insanlığın çocukluğu olarak görüldü; daha sonra “felsefi çağ” geldi, ardından da “bilimsel çağ”. Bu çizgisel tasarım, Auguste Comte’un pozitivist şemasında doruğa ulaştı.
Ama mitolojinin bu şekilde ele alınışı, aslında bir tür invention, yani bir icattır. Mitoloji, Avrupa’nın kendi geçmişini ve insanlığın başlangıcını anlamak için kurduğu bir kategoridir.
Bu icat, yalnızca bilimsel merakın ürünü değil, aynı zamanda bir ideolojik çabanın sonucudur: mitoloji, “ötekilerin” —Yunan’ın, barbarların, ilkel halkların— düşüncesini tanımlamak için uydurulmuş bir aynadır. Bu aynada, Avrupa kendi ilerlemesini, akla ve bilime doğru yolculuğunu görür.
18. yüzyılda “mitoloji” kelimesi, antik metinleri incelemenin ötesinde, insanın kökenlerini ve toplumların en eski hâllerini açıklamak için kullanılan bir kategoriye dönüştü. Bu noktadan itibaren mitoloji, yalnızca Yunan’ın ya da Roma’nın hikâyeleri değil, tüm “ilkel halkların” düşüncesi anlamına gelmeye başladı.
Bu genişlemenin arkasında açıkça görülebilecek bir amaç vardır: modern Avrupa, kendisini geçmişinden ve ötekilerden ayıran bir sınır çizgisi yaratmak istiyordu. Mitoloji, bu ayrımın adıdır. Avrupa, kendi düşüncesini “rasyonel” olarak tanımlarken, mitolojiyi “irrasyonel” diye damgaladı.
Böylece mitoloji, bir yandan hayranlık uyandıran büyüleyici bir masallar bütünü, öte yandan da aklın çocukluk dönemi olarak kurgulandı. Avrupa, kendi üstünlüğünü kanıtlamak için mitolojiyi icat etti.
Bu nedenle “mitolojinin icadı”ndan söz ettiğimizde, bir çifte hareketten söz ediyoruz:
Bir yandan, antik ve egzotik hikâyeler bir araya getirildi, sınıflandırıldı, koleksiyonlaştırıldı.
Öte yandan, bu anlatılar, modern aklın aynasında “geçmişin cehaleti” olarak damgalandı.
Dolayısıyla mitoloji, yalnızca araştırma nesnesi değildir; aynı zamanda modern Avrupa’nın kendi kimliğini kurma yoludur.
Bundan dolayı mitoloji üzerine her söylem, yalnızca eski hikâyelerin analizi değildir; aynı zamanda modern düşüncenin kendi kendisini nasıl tanımladığının bir göstergesidir. Mitolojiyi icat eden Avrupa, aslında kendi karşıtını icat etmiştir.
Çünkü mitoloji, “bizim” düşüncemizden farklı olan “ötekilerin” düşünme biçimi olarak kurgulanmıştır. Bu kurgu sayesinde Avrupa, kendisini “rasyonel, bilimsel, modern” olarak tanımlayabilmiştir.
Dolayısıyla mitoloji, bir bilgi alanından çok, bir ideolojik aygıttır:
Hem Yunanlıların tanrısal öykülerini,
Hem barbarların masallarını,
Hem de “ilkel” halkların ritüellerini içine alır.
Ama bütün bunları toplarken, onları kendi kategorisine sokar ve tek bir çerçevede yeniden adlandırır: “mitoloji.”
Burada, “mitolojinin icadı” demek, aslında Avrupa’nın kendi kendisini icat etmesi demektir. Çünkü “mitoloji” kategorisi olmadan, “bilim” ve “felsefe”nin kendi kimliklerini tanımlamaları da mümkün olmazdı.
Mitolojinin icadı, bir yandan Antikçağ’a, diğer yandan da modernliğe aittir. Antikçağ’dan kalma kelimeyi yeniden kullanarak, modern Avrupa kendi düşüncesine uygun yeni bir anlam yüklemiştir. Böylece, “mitoloji” hem bir mirasın adı olmuş, hem de bu mirasın dönüştürülmüş hali.
Bu icat, 18. yüzyıldan itibaren filoloji tarafından şekillendirilmiştir. O zamana kadar, mit yalnızca şairlerin masalı, edebiyatın süsüydü. Ama filoloji, Homeros’u ve Hesiodos’u incelerken, onların öykülerinin dilini “mitoloji” olarak adlandırmaya başladı. Bu, büyük bir değişimdi: çünkü o andan itibaren, şairlerin anlatıları yalnızca şiir değil, “insan zihninin ilk ürünleri” olarak görülmeye başlandı.
Aynı dönemde, antropoloji de mitolojiye yöneldi. Yeni kıtaların keşfiyle birlikte, Avrupalılar “ilkel halkların” masallarını toplamaya başladılar. Onların hikâyeleri de “mitoloji” olarak adlandırıldı. Böylece Yunan tanrılarıyla Kızılderililerin öyküleri, Eskimoların efsaneleriyle Polinezya masalları, aynı kategoriye konuldu.
Böylece mitoloji, evrensel bir kategoriye dönüştü: “insanlığın çocukluğu”nun dili. Bu, Avrupa’nın kendi ilerlemesini açıklaması için vazgeçilmezdi. Çünkü Avrupa, kendisini “bilim ve aklın olgunluk çağı” olarak görmek istiyordu.
Mitoloji kavramı, işte bu nedenle, yalnızca masalları adlandırmaz. O, modern Avrupa’nın kendi kimliğini kurmasının bir aracıdır.
Mitoloji, filolojinin elinde bilimsel bir görünüme kavuştu. Antik metinlerin sistemli incelenmesiyle, tanrıların ve kahramanların soy ağaçları, doğumları ve öyküleri kataloglara ayrıldı. Mitoloji, Homeros’tan Ovidius’a kadar uzanan bütün bir malzemeyi düzenleyen bilimsel bir disiplin gibi sunuldu.
Antropoloji ise aynı dönemde, Yeni Dünya’dan, Afrika’dan, Okyanusya’dan getirilen anlatıları da bu kataloglara ekledi. Böylece Yunan mitleriyle “ilkel” halkların öyküleri aynı başlık altında buluştu. Bu karşılaştırma, Avrupalı araştırmacılara, “mitoloji evrenseldir” sonucunu verdi: bütün halkların çocukluklarında mitoloji vardır.
Tarihçiler de aynı şemaya katıldılar. İnsanlığın evrimini üç aşamalı bir süreç olarak anlattılar: mitoloji çağı, felsefe çağı, bilim çağı. Bu çizgi, insan aklının ilerlemesini gösteren bir şema olarak kabul edildi.
Ne var ki bu üç disiplin —filoloji, antropoloji ve tarih— aslında aynı ideolojik amaca hizmet ediyordu: Avrupa’nın kendi üstünlüğünü kurmak. Mitolojiyi “ötekilerin düşüncesi” olarak tanımlarken, kendi düşüncesini “rasyonel ve bilimsel” olarak konumlandırıyordu.
Mitoloji böylece, yalnızca masalların adı değil, modernliğin kendisini tanımlama aracıdır. Mitoloji icat edilmiştir —ve bu icat, Avrupa’nın kendi kendisini tanımlama biçimlerinden biridir.
Öyleyse mitoloji, yalnızca incelenen bir nesne değildir. O aynı zamanda, modern Avrupa’nın kendi düşünce tarzını biçimlendirmek için yarattığı bir kategoridir. Mitoloji, kendi başına var olan doğal bir olgu değil, bir “icat”tır.
Böylece, mitoloji üzerine kurulan her söylem, Avrupa’nın kendi tarihini ve kimliğini inşa etme tarzının bir parçasıdır. Mitoloji, Avrupa için hem geçmişin bilgisini hem de kendi ilerlemesinin kanıtını sunar.
Ama şu soruyu sormak gerekir: Mitoloji dediğimiz bu icat, gerçekten tek ve değişmez midir? Yoksa farklı bağlamlarda, farklı amaçlarla sürekli yeniden üretilmiş midir? İşte bu kitap, bu soruya cevap vermeye çalışacaktır.
Birinci Bölüm: Mitolojinin İcadı
Mitoloji kavramı, modern Avrupa’nın zihinsel manzarasında 18. yüzyıldan itibaren belirginleşir. Onun icadı, masalların ve tanrı öykülerinin basit bir toplamı değildir; aksine, düşüncenin ve bilginin kendi kendisini kurma biçimidir.
Klasik Antikçağ’dan devralınan miras, filologların ellerinde yeni bir disiplin hâline gelir. Homeros ve Hesiodos’un şiirleri, artık yalnızca edebî metinler olarak değil, insan zihninin ilk ürünleri olarak okunur. Bu okuma tarzı, “mitoloji” denen alanın doğuşunu işaretler.
Aynı zamanda, antropolojik bakış da bu icadın içine girer. Avrupalılar yeni kıtalardan, Afrika’dan, Asya’dan topladıkları anlatıları Yunan masallarıyla yan yana koyarlar. Böylece “mitoloji” evrensel bir kategoriye dönüşür: bütün halkların başlangıç dili, insanlığın çocukluk çağı.
Ama bu icat tarafsız değildir. Mitoloji, Avrupalı aklın kendisini tanımlamasının bir aracıdır. Onun sayesinde, Avrupa kendi düşüncesini “rasyonel” olarak, ötekilerin düşüncesini ise “irrasyonel” olarak kurgulamıştır.
Mitoloji, 18. yüzyılda sistemli bir söylem biçimi olarak ortaya çıktığında, yalnızca eski öyküleri düzenlemekle kalmadı. Aynı zamanda, insan zihninin işleyişine dair genel bir teori üretme iddiasıyla da belirdi.
Filologlar, tanrıların soy ağaçlarını ve kahramanların maceralarını düzenlerken, aynı zamanda insanlığın “ilk düşünme biçimlerini” keşfettiklerine inanıyorlardı. Onlar için mit, ne sadece hayal gücünün ürünüydü, ne de yalnızca dinsel bir anlatı: mit, düşüncenin çocukluğunun diliydi.
Bu anlayış, antropologlar tarafından daha da genişletildi. Çünkü onlar, “vahşi” ya da “ilkel” kabul edilen halkların öykülerini de aynı kategoriye koydular. Böylece Eskimoların anlatılarıyla Yunanlıların tanrı öyküleri aynı düzleme taşındı: ikisi de “mitolojiydi.”
Tarihçiler de bu zinciri tamamladılar. İnsanlığın evrimini, mitolojiden felsefeye, felsefeden bilime uzanan bir çizgi olarak kurguladılar. Böylece “mitos–logos–episteme” üçlemesi modern düşüncenin en güçlü anlatılarından biri hâline geldi.
Ama bu anlatı, kendi içinde bir masaldır. Mitolojinin icadı, aslında Avrupa’nın kendi tarihini mitolojikleştirmesidir. Çünkü “mitos’tan logosa geçiş” hikâyesi, bizzat modernliğin kendisinin yarattığı bir mitostur.
Böylece “mitolojinin icadı”, yalnızca eski metinlerin ve egzotik masalların bir araya getirilmesi değil, aynı zamanda modern Avrupa’nın kendi kimliğini kurgulama biçimidir. Mitoloji, geçmişin cehaletini göstermek için kullanılan bir etiket hâline gelmiştir; ama aynı zamanda Avrupa’nın kendi üstünlüğünü ilan ettiği aynadır.
Çünkü bu şemada, mitoloji “ötekilerin” dili olarak belirlenir. Yunan’ın şairleri, barbarların masalları, ilkel halkların anlatıları hep aynı yere konur: mitolojinin dünyası. Bunun karşısına ise Avrupa’nın felsefesi ve bilimi yerleştirilir.
Ama gerçekte, bu ayrım tarihsel bir olgu değil, ideolojik bir icattır. Mitoloji kategorisi olmadan, ne “akıl” ne de “bilim” bu şekilde tanımlanamazdı. Avrupa, mitolojiyi icat ederek kendisini tanımladı.
Mitos’tan Logosa Geçiş: Modernliğin Uydurduğu Bir Mit
“Mitos’tan logosa geçiş” ifadesi, Antikçağ üzerine modern düşüncenin en çok tekrarlanan ve en güçlü formüllerinden biri hâline gelmiştir. Bu formül, mitolojinin yerini felsefeye bıraktığını, irrasyonel anlatıların yerini akılcı söylemlerin aldığını ileri sürer.
Ama bu geçişin kendisi bir tarihsel olgu değil, bir masaldır. Çünkü Antik Yunan’da mitos ile logos arasında böyle keskin bir kopuş yoktur. “Mitos’tan logosa” anlatısı, Avrupa’nın kendi akılcı kimliğini meşrulaştırmak için icat ettiği bir hikâyedir.
Bu yüzden, “mitolojinin sona erip felsefenin başladığı” fikri, aslında Avrupa’nın kendi ilerleme ideolojisini geçmişin üzerine yansıtmasından başka bir şey değildir. Gerçekte, Homeros ile Thales arasında, Hesiodos ile Herakleitos arasında, söylendiği gibi radikal bir kopuş değil, süreklilikler ve dönüşümler vardır.
“Mitos’tan logosa geçiş” diye adlandırılan şey, aslında modern Avrupa’nın kendi mitidir: kendi kendisini aklın ve bilimin beşiği olarak sunmak için uydurduğu bir mitoloji.
“Mitos’tan logosa geçiş” anlatısı, ilk kez filologların kaleminde şekillendi. Onlar, Homeros’un şiirlerini ve Hesiodos’un Theogonia’sını incelerken, bu metinlerin artık bir tür “çocukça masal” olduğunu; asıl önemli olanın ise Sokrates öncesi filozofların başlattığı akılcı söylem olduğunu ileri sürdüler.
Ardından tarihçiler, bu yorumun üzerine üçlü bir şema inşa ettiler:
- Mitolojik çağ,
- Felsefi çağ,
- Bilimsel çağ.
Bu şema, Auguste Comte’un pozitivist anlayışında zirveye ulaştı. İnsanlığın zihinsel evrimi, masaldan akla, akıldan bilime giden düz bir çizgi olarak sunuldu.
Ama bu anlatının gücü, onun basitliğinden gelir. Çünkü bu şema, hem geçmişi kolayca sınıflandırmaya hem de modern Avrupa’nın üstünlüğünü ilan etmeye yarar. Mitolojiyi “çocukluk”, felsefeyi “ergenlik”, bilimi ise “olgunluk” olarak niteleyerek, Avrupa kendisini insanlığın zirvesine yerleştirmiştir.
Oysa gerçekte, Antikçağ’da “mitos” ile “logos” birbirinden kopmuş iki alan değildir. Aynı metinde hem mitolojik anlatı hem akılcı açıklama yan yana bulunur. Homeros’un şiirleri ya da Hesiodos’un dizeleri, yalnızca masal değil, aynı zamanda kozmolojik bir düşüncenin ifadesidir. Aynı şekilde, Thales’in “her şey sudur” sözü, mitolojiden arınmış saf akıl değil, hem dinsel hem de doğal unsurların iç içe geçtiği bir açıklamadır.
“Mitos’tan logosa geçiş” formülü, yalnızca Antikçağ’ın bir yorumu değildir; aynı zamanda modern Avrupa’nın kendi üstünlüğünü ilan etmesinin bir yoludur. Bu formül, Avrupa’ya şunu söyletir: Biz aklın ve bilimin halkıyız; ötekiler ise hâlâ mitolojinin karanlığında yaşamaktadır.
Bu nedenle mitoloji, sadece bir araştırma konusu değil, aynı zamanda bir ideolojik aygıttır. “Mitoloji” sözcüğünün modern anlamda doğuşu, Avrupa’nın kendi kimliğini ve kendi tarihini kurma ihtiyacıyla ilgilidir. Avrupa, mitolojiyi icat ederek kendi rasyonalitesini icat etmiştir.
Bu anlatı, bütün bir eğitim sistemine, bütün bir düşünce geleneğine yerleşmiştir. Antikçağ’ın şiirleri, ritüelleri ve efsaneleri, “mitoloji” diye sınıflandırılmış; filozofların sözleri ise “akılcı başlangıç” diye yüceltilmiştir. Böylece “mitos–logos–bilim” üçlemesi, modern bilincin temel mitlerinden biri hâline gelmiştir.
Ama bu üçleme, tarihsel bir gerçeklikten çok, modernliğin kendi kendine anlattığı bir masaldır. Çünkü mitos ile logos arasında keskin bir kopuş yoktur: her ikisi de aynı kültürel evrenin iki farklı ifadesidir.
Filologlar, mitolojiyi “metinlerin bilimi” olarak kurdular. Onların amacı, Homeros’tan Ovidius’a kadar uzanan bütün tanrısal öyküleri düzenlemek, sınıflandırmak, kökenlerini açıklamaktı. Böylece mitoloji, bir kataloglama faaliyeti, tanrıların soy ağaçlarını, kahramanların serüvenlerini ve efsanelerin çeşitlerini toplayan bir disiplin gibi göründü.
Tarihçiler ise bu çalışmayı daha geniş bir çerçeveye yerleştirdiler. Onlar için mitoloji, insanlığın “çocukluk dönemi”ydi. Bu dönemi felsefenin “ergenliği”, bilimin ise “olgunluğu” izliyordu. İnsan düşüncesi böylece bir evrim çizgisi üzerinde sıralanıyordu.
Antropologlar da aynı yolu izlediler. “İlkel halkların” masallarını derleyerek, Yunanlıların tanrı öyküleriyle yan yana koydular. Böylece mitoloji evrensel bir kategoriye dönüştü: Eskimoların, Polinezyalıların ya da Afrikalı kabilelerin öyküleriyle Hesiodos’un dizeleri aynı başlık altında toplandı.
Ama bütün bu girişimler, görünüşte bilimsel olsalar da, aslında aynı ideolojik şemaya hizmet ediyordu. Çünkü mitoloji, bu bilimlerde daima “öteki”nin düşüncesi olarak belirdi. Modern Avrupa ise kendisini bu ötekinin karşısında, akılcı ve bilimsel düşüncenin sahibi olarak tanımladı.
Mitolojinin icadı böylece yalnızca bilgi tarihine değil, aynı zamanda Avrupa’nın kendi kimliğini kurma sürecine aittir.
Mitolojinin icadı, yalnızca bilimsel söylemle sınırlı kalmadı; hızla Avrupa’nın eğitim kurumlarına, kültürel yapısına ve ortak bilinç dünyasına yerleşti.
Okullarda, Antikçağ’dan aktarılan öyküler “mitoloji” adı altında okutuldu. Homeros’un dizeleri, Hesiodos’un Theogonia’sı, Ovidius’un Metamorfozlar’ı, ders kitaplarında “Yunan ve Latin Mitolojisi” olarak sunuldu. Böylece mitoloji, bir edebiyat malzemesi, bir ahlak dersi, bir estetik kültür unsuru olarak Avrupa’nın temel eğitiminde yerini aldı.
Aynı zamanda mitoloji, sanatta ve edebiyatta da canlı tutuldu. Ressamlar, heykeltıraşlar ve şairler için mitoloji, bitmez tükenmez bir tema kaynağıydı. Ama bu kullanım, bilimsel söylemle aynı ideolojik çerçevede birleşiyordu: mitoloji geçmişin masalıydı, modern akıl ise onun aşılmasıydı.
Bu yüzden mitoloji, Avrupa kültüründe çift yüzlü bir rol üstlendi:
Bir yandan büyüleyici ve vazgeçilmez bir haz kaynağıydı.
Öte yandan, insanlığın ilerlemesinde geride bırakılması gereken bir “çocukluk evresi” olarak gösteriliyordu.
Mitolojinin icadı, işte bu ikili işlev sayesinde kalıcılaştı: hem büyüleyici bir haz, hem de ilerlemeci bir damgalama.
Mitolojinin Avrupa’da icadı, yalnızca geçmişin öykülerini sınıflandırmak için değil, aynı zamanda “uygar” ile “ilkel”, “rasyonel” ile “irrasyonel” arasındaki sınırı çizmek için işlev gördü.
Bu sınır, Avrupa’nın kendi kendisini tanımlamasında merkezi bir rol oynadı. Çünkü Avrupalı düşünürler için mitoloji, “ötekilerin düşüncesi”ydi: barbarların, vahşilerin, çocukluğun, kadınların ya da köylülerin dili. Buna karşılık, logos, felsefe ve bilim, Avrupa’nın kendi dili olarak yüceltildi.
Böylece mitoloji, hem “egzotik” hem de “aşağı” kabul edilen bütün anlatıların ortak adı oldu. Ve bu ad, modern Avrupa’nın ilerlemeci tarih anlayışında, felsefenin ve bilimin öncesi, onların alt basamağı olarak yerleştirildi.
Oysa mitoloji diye bir bütünlük, Antikçağ’da yoktu. Yunanlılar “mythos” sözcüğünü kullandılar, ama bunu bizim anladığımız “mitoloji” anlamında değil. Onlar için “mythos”, bir söz, bir hikâye, bir anlatı demekti. Modern Avrupa ise bu kelimeye yeni bir anlam yükledi: onu hem sınırladı, hem genişletti, hem de kendi ideolojisinin parçası hâline getirdi.
Modern Avrupa’nın mitoloji icadı, yalnızca geçmişi okumak için bir kategori sunmakla kalmadı; aynı zamanda kendi çağının düşüncesini de kurdu. Çünkü mitoloji fikri, yalnızca Antikçağ’ı değil, aynı zamanda çağdaş toplumları da sınıflandırmak için kullanıldı.
Bu yüzden mitoloji kavramı, bir yandan Yunanlıların ve Romalıların öykülerini toplarken, öte yandan “vahşi” kabul edilen halkların masallarını da içine aldı. Böylece mitoloji, hem geçmişin hem de bugünün “öteki” dünyalarının ortak adı hâline geldi.
Ama bu genişleme, görünüşte tarafsız olsa da, Avrupa merkezli bir tarih anlayışına hizmet etti. Çünkü mitoloji, sürekli olarak “geri kalmışlığın” işareti olarak tanımlandı. Logos ve bilim, ilerlemenin ve üstünlüğün simgesi oldu.
Mitolojinin icadı, işte bu ilerlemeci karşıtlık olmadan düşünülemez. O, Avrupa’nın kendisini felsefe ve bilim aracılığıyla tanımlarken, ötekileri mitoloji aracılığıyla dışlamasının ürünüdür.
Mitolojinin icadı, modern Avrupa düşüncesinde öylesine güçlü bir yer edinmiştir ki, artık neredeyse tartışmasız bir gerçek gibi görünür. Mitoloji denildiğinde herkes aynı şeyi anladığını sanır: geçmişin masalları, irrasyonel anlatılar, halkların çocukluk dili.
Ama aslında, bu kavramın tarihi çok daha kısadır. Mitoloji, 18. yüzyılda ortaya çıkmış bir icattır. Onun öncesinde, Antikçağ’da böyle bir kategori yoktu. Orada yalnızca mythos vardı: söz, anlatı, hikâye. Modern Avrupa ise bu kelimeyi aldı, dönüştürdü, ideolojik bir sınır çizgisinin adı hâline getirdi.
Bundan böyle mitoloji, Antikçağ’ın ve “ilkel” halkların düşüncesinin ortak adı oldu. Logos ve bilim ise Avrupa’nın kendi mirası olarak ayrıştırıldı. Bu karşıtlık sayesinde Avrupa, kendisini tarihin merkezine yerleştirdi.
Dolayısıyla mitolojinin icadı, yalnızca filolojik ya da antropolojik bir mesele değildir; aynı zamanda Avrupa’nın kendi kimliğini tanımlama biçimidir. Bu icat, geçmişi yeniden düzenlerken, modernliği de meşrulaştırmıştır.
__________________________________________________________________________________________
MARCEL DETİENNE
(11 Ekim 1935, Liège, Belçika – 20 Mart 2019, Nemours, Fransa) Belçikalı akademisyen, Yunan bilgini ve antropologdur, özellikle Antik Yunan’da söz ve otoktoni üzerine uzmandır.antik Yunan çalışmaları konusunda tanınmış bir uzman olan Detienne, 1992’den 2007’deki emekliliğine kadar Klasikler Bölümü’nde ders verdi. Kariyeri, disiplinlerarası sınırları yenilikçi ve hatta cüretkâr bir şekilde aşmaya adanmıştı; özellikle de antik Yunan çalışmalarına yeni sorular ve bakış açıları getirmenin bir yolu olarak antropoloji ve tarihi diyaloğa sokuyordu. 30 kitabı ve yüzlerce makalesinde Detienne, Yunan ritüellerini, sosyo-kültürel temellerini ve siyasi kurumlarını incelemek için bu bakış açısını kullandı.
