Marx’tan Habermas’a Eleştirel Teorinin Çıkmazı
Eleştirel düşünce, yalnızca bilgideki hataları ayıklama veya olguları daha doğru gözlemleme etkinliği değildir. Eleştirel düşünce, insanın kendi bilincine, kendi düşünme biçimlerine ve varoluşuna dönüp bakabilme yetisidir. Frankfurt Okulu’nun ortaya koyduğu eleştirel teori, bu anlamda bir bilgi kuramı değil, bir insanlık eleştirisidir. Çünkü Horkheimer, Adorno, Marcuse ve Habermas gibi düşünürler için sorun, modern insanın bilgiye ulaşma biçiminden çok, bilgiyi nasıl kullandığıdır. Aydınlanma çağından itibaren insan, aklı kendi kurtuluşunun aracı olarak görmüştü; fakat aynı akıl, yirminci yüzyılda kitlelerin yok edilmesini, doğanın sömürülmesini, insanın makineleşmesini de mümkün kıldı. Bu paradoks, Frankfurt Okulu’nun çıkış noktasıdır. Horkheimer’ın ifadesiyle, “Aydınlanma, insanı mitostan kurtarırken, aklı yeni bir mitosa dönüştürdü.” Böylece akıl artık özgürleştirici değil, araçsal hale geldi. Doğayı, insanı ve toplumu kontrol etmek için çalışan bir güç aklı hâkim oldu. Bu aklın temel özelliği, her şeyi ölçülebilir, hesaplanabilir ve kullanılabilir bir nesneye dönüştürmesidir. Eleştirel teori bu nedenle bilginin değil, bilincin eleştirisidir. İnsan, kendisini ve dünyayı anlamak yerine onları araçsallaştırdığında, kendi özünden uzaklaşır. Frankfurt Okulu, Marx’ın yabancılaşma kavramını bu düzlemde yeniden yorumlar. Marx için yabancılaşma, insanın emeğiyle doğayı dönüştürürken kendi ürününe, kendi emeğine ve kendi insanlığına yabancı hale gelmesiydi. Ancak Horkheimer ve Adorno’ya göre bu süreç artık yalnızca ekonomik bir mesele değildir; modern bilinç, kendi aklının ürünlerine yabancılaşmıştır. İnsan kendi kurduğu dünyayı yönetemez hale gelmiştir. Teknoloji, ekonomi, siyaset, hatta kültür artık insanın hizmetinde değil, insan üzerinde hâkimiyet kuran sistemler haline gelmiştir. Bu yüzden eleştirel teori, modernliği bir ilerleme olarak değil, bir çöküş süreci olarak görür. Aydınlanma düşüncesi insanı doğa karşısında özgür kılmak istemiştir; fakat sonuçta insan doğayı köleleştirirken kendisini de doğanın bir parçası olarak köleleştirmiştir. Bu, aklın diyalektiğidir: İnsan doğaya hükmetmek isterken, kendi doğasının esiri olur. Eleştirel düşünce bu noktada iki yönlü işler: bir yandan insanın bilgi ve teknik gücünün sınırlarını sorgular, diğer yandan da bu gücün etik temellerini araştırır. Çünkü Horkheimer’a göre aklın gerçek görevi, dünyayı açıklamak değil, dünyada adaletin imkânını aramaktır. Frankfurt Okulu’nun teorik mirası bu cümlede özetlenebilir: Eleştiri, sadece bilginin değil, insanlığın da eleştirisidir. Bu eleştirinin temelinde şu soru vardır: Eğer insan kendi bilincini özgürleştiremiyorsa, neyi özgürleştirebilir?
Bu bağlamda “eleştirel düşünce” ifadesi iki farklı anlam taşır. Birincisi, epistemolojik anlamıdır: bilginin tarihsel, ideolojik ve toplumsal koşullarla nasıl belirlendiğini açığa çıkarmak. İkincisi ise ontolojik anlamıdır: insanın kendi varoluşunu, doğayla ve başkalarıyla ilişkisini yeniden sorgulamak. Frankfurt Okulu, pozitivist bilimi bu yüzden eleştirir; çünkü pozitivizm, insanın yaşadığı dünyayı anlam değil, veri olarak görür. Verinin ardındaki anlamı, ahlaki yönelimi, varoluşsal içeriği ortadan kaldırır. Oysa eleştirel düşünce, nesnelerin ardında gizlenen anlam ilişkilerini sorgular. İnsan, doğayı gözlemlemekle kalmaz, ona bir değer yükler; ama bu değer, yalnızca insanın kendi bilincinin ürünüdür. Böylece bilgi, ahlaktan kopar ve teknik bir hâl alır. Adorno ve Horkheimer’ın “araçsal akıl” dediği şey tam olarak budur. Araçsal akıl, amacın değil, aracın hüküm sürdüğü bir bilinç biçimidir. İnsan neden yaptığını değil, nasıl yaptığını düşünür. Ne için sorusu ortadan kalkar. İşte bu kayıp, modernliğin en büyük kırılma noktasıdır. Eleştirel teori, insanı yeniden “ne için” sorusuna döndürmeye çalışır. Fakat bunu Tanrı’ya, aşkın bir ideaya, ya da mutlak bir iyiye başvurmadan yapmaya çalışır. Burada büyük bir boşluk doğar: Aşkınlık ortadan kalkınca, değerlerin temeli de sarsılır. Frankfurt Okulu’nun tüm çabası bu boşluğu fark etmek ama onun yerine yeni bir dogma koymamaktır. Eleştiri, yıkıcı değil, uyarıcıdır; hakikat iddiasında değil, bilinç uyandırma çabasında bulunur. Bu nedenle eleştirel teori, bir kurtuluş öğretisi değil, bir farkındalık etiğidir. İnsan özgürlüğü, doğayı dönüştürmekten çok, kendi bilincini dönüştürmekle ilgilidir. Çünkü doğayı köleleştiren akıl, sonunda kendisini köleleştirir. Bu yüzden eleştirel düşünce, insanın dış dünyayla değil, kendi iç dünyasıyla hesaplaşmasıdır.


