Marx’tan Habermas’a Eleştirel Teorinin Çıkmazı

0
Frankfurt-School

Frankfurt Okulu düşünürleri — özellikle Horkheimer, Adorno ve Marcuse — başlangıçta Marx’ın düşüncesinden derin biçimde etkilenmişler, ancak zamanla ondan hem yöntem hem de amaç bakımından ayrılmışlardır.

David Held’in Introduction to Critical Theory: Horkheimer to Habermas eserinin girişinde belirtildiği gibi, bu düşünürler Marx’ın toplumun dönüşümünü sağlayacak tarihsel güçleri araştırma hedefini sürdürmüş, ancak onun ekonomik determinizmine bağlı kalmamışlardır. Marx’ın “tarihi maddecilik” anlayışını bir çıkış noktası olarak almışlar, fakat onun yerine “eleştirel bilinç” kavramını koymuşlardır. Yani onlar da toplumu dönüştürmek istediler, ancak yalnızca üretim ilişkilerini değil, insanın bilincini, kültürünü, estetik yönelimini, hatta dilini de eleştirel çözümlemenin merkezine yerleştirdiler.

Held’in vurguladığı biçimiyle, eleştirel teorinin kurucuları Alman idealizminin akıl, hakikat ve güzellik gibi temalarını korumuş ama bunları tarihsel bir çerçeveye taşımışlardır. Marx’tan aldıkları temel miras, toplumsal değişimin maddi ve tarihsel koşullarına dikkat etmekti. Ancak bu koşulları artık “ekonomik yapı”yla sınırlamadılar; kültür, ideoloji, sanat ve iletişim de insanın özgürleşme mücadelesinin alanı haline geldi. Böylece Marx’ın devrimci materyalizmi, Horkheimer ve Adorno’da tarihsel aklın eleştirisine, Habermas’ta ise iletişimsel aklın yeniden inşasına dönüştü.

Held, bu dönüşümü şöyle özetler: Kant’ta eleştiri, bilginin sınırlarını anlamaktı; Hegel’de, Tin’in (Geist) gelişim sürecini izlemekti; Marx’ta ise, tarihsel biçimlerin eleştirisiydi — kapitalizm, mübadele, emek. Frankfurt Okulu bu çizgiyi sürdürdü ama onu tüm toplumsal pratiklere genişletti: ekonomi, kültür, sanat, psikoloji ve siyaset. Bu anlamda Marx’tan aldıkları şey “eleştirinin eylemle birleşmesi” fikridir; ondan ayrıldıkları nokta ise, bu eylemin artık ekonomik değil, kültürel ve bilinçsel bir dönüşüm olmasıdır.

Ayrıca kitapta vurgulandığı gibi, her eleştirel düşünür bilginin tarihsel olarak belirlendiğini kabul eder ama buna rağmen, hakikatin tümüyle göreli olmadığını savunur. Yani her bilgi toplumsal koşullardan etkilenir; ancak insan yine de, bu koşulların üstüne çıkan “bağımsız bir eleştiri anı”na ulaşabilir. Bu düşünce, Marx’tan bir kopuştur. Çünkü Marx için bilginin ve bilincin kendisi sınıf konumuyla belirlenirdi; Frankfurt Okulu ise insanın bu belirlenimin farkına vararak onu aşabileceğine inanır. Böylece, Marksizmin ekonomik indirgemeciliğini reddedip, felsefi idealizmin yeniden yorumlanmış bir biçimini toplumsal eleştiriyle birleştirmiş olurlar.  Kısacası, Marx’tan aldıkları şey eleştirinin tarihsel-toplumsal yönüdür; Marx’tan ayrıldıkları şey ise insanı yalnızca üretim ilişkilerinin değil, bilinç, kültür ve iletişim ağlarının da ürünü olarak görmeleridir.
Bu yönüyle Frankfurt Okulu’nun hedefi artık sadece toplumu dönüştürmek değil, insanın dünyayı algılayış biçimini değiştirmektir — yani devrim yerine farkındalık yaratmak.

Frankfurt Okulu’nun kurucuları olan Horkheimer, Adorno, Marcuse, Fromm ve Löwenthal, Marx’tan yalnızca bir düşünme tarzını devraldılar: toplumun yapısını, ideolojiyi, yabancılaşmayı ve güç ilişkilerini eleştirel biçimde çözümleme tarzını. Ancak Marx’ın siyasal mirası olan devrimci parti anlayışına, proletarya diktatörlüğüne ve tarihsel zorunluluk fikrine mesafeli kaldılar. Onlara göre 1930’ların sonunda Sovyetler Birliği’nde görülen “Stalinizasyon”, Marx’ın tarihsel eleştirisinin dogmalaşmış biçimiydi. Bu nedenle Marksizmin temel motivasyonunu — yani toplumu dönüştürme idealini — korudular ama onu ideolojik bir inanç sistemine değil, bilinçli bir sorgulama biçimine dönüştürdüler. Horkheimer’ın “Marksizm dogma değildir; tarihsel bir bilinç biçimidir” sözü, Frankfurt Okulu düşüncesinin özünü en açık biçimde ifade eder. Marx’tan miras aldıkları üç temel düşünce vardır: birincisi, insan emeğinin kendi ürününe ve kendi dünyasına yabancılaşması fikridir. İkincisi, ideolojinin eleştirisidir; yani bilginin, kültürün ve toplumsal değerlerin her zaman iktidar ilişkileri tarafından biçimlendirildiği anlayışı. Üçüncüsü, felsefenin yalnızca dünyayı yorumlama değil, onu dönüştürme görevi olduğuna dair inançtır. Ancak Frankfurt Okulu bu temaları Marx’taki ekonomik altyapı–üstyapı modelinden kurtararak, psikoloji, kültür, sanat, iletişim ve dil alanlarına taşımıştır. Marx’ta insanın özgürleşmesi ekonomik üretim biçimlerinin değişimine bağlıyken, Frankfurt Okulu’nda özgürleşme insan bilincinin, kültürün ve toplumsal ilişkilerin dönüşümüne bağlanır.

Bununla birlikte, Marx’tan önemli biçimde ayrıldıkları noktalar da vardır. Öncelikle tarihsel determinizmi reddederler; yani tarihin zorunlu olarak komünizme gideceği fikrini kabul etmezler. Çünkü tarihin akışını belirleyen şey yalnızca üretim ilişkileri değil, insanın kendi bilinci ve etik yönelimidir. Ayrıca proletarya mitine, yani “bilinçli işçi sınıfı”nın devrimci özne olduğu inancına da kuşkuyla yaklaşırlar. Sınıf mücadelesini reddetmezler ama onun ahlaki merkezini sorgularlar. Ekonomik indirgemeciliğe, her olgunun üretim ilişkilerine bağlanmasına da karşıdırlar; çünkü kültürel ve psikolojik süreçlerin de kendi özerk yapıları vardır. Dogmatik diyalektik materyalizmi, yani Sovyetler’de resmî felsefe hâline gelen mekanik Marksizmi bütünüyle reddederler. Horkheimer, Marx’ın insanı nihai bir kurtuluşa inandırmakla hâlâ bir tür metafizik umut taşıdığını söyler. Adorno ise Marx’ın kavramlarını bile ideoloji eleştirisine tabi tutar; “emek” ya da “değer” gibi kavramların bile modern toplumda ideolojik bir işlev kazandığını ileri sürer. Böylece Marx’ın eleştirel yöntemini koruyup, onun kavramlarını da eleştiriye dâhil ederler.

Bu çizgi Habermas’ta yeni bir kırılma noktasına ulaşır. Habermas artık Marx’ın ekonomik ve tarihsel modelini bütünüyle terk eder. Onun için mesele artık sınıf değil, iletişimdir. Marx’ta “emek” insanın özünü temsil ediyorsa, Habermas’ta bu işlevi “iletişimsel eylem” üstlenir. Habermas’a göre özgürleşme, üretim biçiminin değişmesiyle değil, insanların birbirini rasyonel biçimde anlayabilme kapasitesinin bozulmasıyla ilgilidir. Bu yüzden der ki: “Özgürleşme, üretim biçiminin değil, iletişimin bozulmasından doğar.” Böylece Marx’ın “ekonomik kurtuluş” düşüncesi, Habermas’ta “iletişimsel kurtuluş” anlayışına dönüşür.

Sonuç olarak Frankfurt Okulu düşünürleri Marx’ın torunları gibidir, ancak onun mirasını aynen taşımazlar. Marx’ı, Freud’un psikanaliziyle, Weber’in toplumsal analizleriyle, Nietzsche’nin kültür eleştirisiyle, Hegel’in diyalektiğiyle yeniden yoğururlar. Bu nedenle hem Marksistler hem de anti-Marksistler onları “sapma” olarak görür. Onlar Marx’ın yöntemini, yani eleştirel tarih bilincini sürdürürler; ancak Marx’ın kehanetini, devrim umudunu ve sınıf merkezli tarih anlayışını reddederler. Böylece Marx’tan doğan ama Marx’tan kopan bir düşünce geleneği oluştururlar: eleştirinin mirasını devralmış, ama kurtuluşun metafiziğini terk etmiş bir soy.

David Held’in Introduction to Critical Theory: Horkheimer to Habermas eserinde “eleştirel teori” kavramı birkaç temel ilke üzerinden tanımlanır.
Held’e göre eleştirel teori, Alman idealizminin (özellikle Kant ve Hegel’in) akıl, hakikat ve güzellik gibi temalarını korur; ancak bunları tarihsel bir çerçevede yeniden yorumlar. Eleştirel teorinin kurucuları, insanın ve toplumun rasyonel kurumlara — yani özgür, adil ve hakikate dayalı bir yaşama — doğru yönelmesini sağlayacak güçleri araştırmakla ilgilenmişlerdir. Bu amaçla, geçmişin düşünsel mirasıyla birlikte geleceğin olasılıklarını da sorgulamışlardır. Onlar için teori yalnızca “yorum” değildir; toplumu dönüştürmeye yönelik bir bilinç eylemidir.

Held’in ifadesiyle, eleştirel teori iki temel iddiayı taşır:
Birincisi, her türlü bilginin tarihsel ve toplumsal koşullarla belirlendiği kabul edilir; ama buna rağmen, hakikat iddiaları belirli toplumsal çıkarlardan bağımsız biçimde rasyonel olarak tartışılabilir. Yani bilgi bütünüyle göreli değildir; insanın içinde “bağımsız bir eleştiri anı” vardır.
İkincisi, eleştirel teori hem yorumlama hem de dönüştürme amacı taşır. Toplumun yalnızca yapısını değil, bilinç biçimlerini, kültürün işleyişini, doğa ile insan arasındaki ilişkiyi de eleştirel incelemeye tabi tutar. Bu nedenle Horkheimer, Adorno, Marcuse ve Habermas, Kant’tan gelen “aklın sınırlarını sorgulama” geleneğini Marx’ın tarihsel eleştirisiyle birleştirerek, aklın toplumsal biçimlerini eleştirinin merkezine yerleştirmiştir.

Özetle, eleştirel teori, aklın, bilginin ve toplumun tarihsel biçimlerini sorgulayan; insanın kendisini, doğayı ve toplumu özgürleştirme potansiyelini araştıran; hem yorumlayıcı hem dönüştürücü bir düşünme biçimidir. Onun hedefi yalnızca dünyayı anlamak değil, bilincin kendisini de değiştirerek insanın kendi özgürlüğünün farkına varmasını sağlamaktır.

Eleştirel Düşüncenin Temeli — Aklın Krizi ve İnsanın Bilinci

Eleştirel düşünce, yalnızca bilgideki hataları ayıklama veya olguları daha doğru gözlemleme etkinliği değildir. Eleştirel düşünce, insanın kendi bilincine, kendi düşünme biçimlerine ve varoluşuna dönüp bakabilme yetisidir. Frankfurt Okulu’nun ortaya koyduğu eleştirel teori, bu anlamda bir bilgi kuramı değil, bir insanlık eleştirisidir. Çünkü Horkheimer, Adorno, Marcuse ve Habermas gibi düşünürler için sorun, modern insanın bilgiye ulaşma biçiminden çok, bilgiyi nasıl kullandığıdır. Aydınlanma çağından itibaren insan, aklı kendi kurtuluşunun aracı olarak görmüştü; fakat aynı akıl, yirminci yüzyılda kitlelerin yok edilmesini, doğanın sömürülmesini, insanın makineleşmesini de mümkün kıldı. Bu paradoks, Frankfurt Okulu’nun çıkış noktasıdır. Horkheimer’ın ifadesiyle, “Aydınlanma, insanı mitostan kurtarırken, aklı yeni bir mitosa dönüştürdü.” Böylece akıl artık özgürleştirici değil, araçsal hale geldi. Doğayı, insanı ve toplumu kontrol etmek için çalışan bir güç aklı hâkim oldu. Bu aklın temel özelliği, her şeyi ölçülebilir, hesaplanabilir ve kullanılabilir bir nesneye dönüştürmesidir. Eleştirel teori bu nedenle bilginin değil, bilincin eleştirisidir. İnsan, kendisini ve dünyayı anlamak yerine onları araçsallaştırdığında, kendi özünden uzaklaşır. Frankfurt Okulu, Marx’ın yabancılaşma kavramını bu düzlemde yeniden yorumlar. Marx için yabancılaşma, insanın emeğiyle doğayı dönüştürürken kendi ürününe, kendi emeğine ve kendi insanlığına yabancı hale gelmesiydi. Ancak Horkheimer ve Adorno’ya göre bu süreç artık yalnızca ekonomik bir mesele değildir; modern bilinç, kendi aklının ürünlerine yabancılaşmıştır. İnsan kendi kurduğu dünyayı yönetemez hale gelmiştir. Teknoloji, ekonomi, siyaset, hatta kültür artık insanın hizmetinde değil, insan üzerinde hâkimiyet kuran sistemler haline gelmiştir. Bu yüzden eleştirel teori, modernliği bir ilerleme olarak değil, bir çöküş süreci olarak görür. Aydınlanma düşüncesi insanı doğa karşısında özgür kılmak istemiştir; fakat sonuçta insan doğayı köleleştirirken kendisini de doğanın bir parçası olarak köleleştirmiştir. Bu, aklın diyalektiğidir: İnsan doğaya hükmetmek isterken, kendi doğasının esiri olur. Eleştirel düşünce bu noktada iki yönlü işler: bir yandan insanın bilgi ve teknik gücünün sınırlarını sorgular, diğer yandan da bu gücün etik temellerini araştırır. Çünkü Horkheimer’a göre aklın gerçek görevi, dünyayı açıklamak değil, dünyada adaletin imkânını aramaktır. Frankfurt Okulu’nun teorik mirası bu cümlede özetlenebilir: Eleştiri, sadece bilginin değil, insanlığın da eleştirisidir. Bu eleştirinin temelinde şu soru vardır: Eğer insan kendi bilincini özgürleştiremiyorsa, neyi özgürleştirebilir?

Bu bağlamda “eleştirel düşünce” ifadesi iki farklı anlam taşır. Birincisi, epistemolojik anlamıdır: bilginin tarihsel, ideolojik ve toplumsal koşullarla nasıl belirlendiğini açığa çıkarmak. İkincisi ise ontolojik anlamıdır: insanın kendi varoluşunu, doğayla ve başkalarıyla ilişkisini yeniden sorgulamak. Frankfurt Okulu, pozitivist bilimi bu yüzden eleştirir; çünkü pozitivizm, insanın yaşadığı dünyayı anlam değil, veri olarak görür. Verinin ardındaki anlamı, ahlaki yönelimi, varoluşsal içeriği ortadan kaldırır. Oysa eleştirel düşünce, nesnelerin ardında gizlenen anlam ilişkilerini sorgular. İnsan, doğayı gözlemlemekle kalmaz, ona bir değer yükler; ama bu değer, yalnızca insanın kendi bilincinin ürünüdür. Böylece bilgi, ahlaktan kopar ve teknik bir hâl alır. Adorno ve Horkheimer’ın “araçsal akıl” dediği şey tam olarak budur. Araçsal akıl, amacın değil, aracın hüküm sürdüğü bir bilinç biçimidir. İnsan neden yaptığını değil, nasıl yaptığını düşünür. Ne için sorusu ortadan kalkar. İşte bu kayıp, modernliğin en büyük kırılma noktasıdır. Eleştirel teori, insanı yeniden “ne için” sorusuna döndürmeye çalışır. Fakat bunu Tanrı’ya, aşkın bir ideaya, ya da mutlak bir iyiye başvurmadan yapmaya çalışır. Burada büyük bir boşluk doğar: Aşkınlık ortadan kalkınca, değerlerin temeli de sarsılır. Frankfurt Okulu’nun tüm çabası bu boşluğu fark etmek ama onun yerine yeni bir dogma koymamaktır. Eleştiri, yıkıcı değil, uyarıcıdır; hakikat iddiasında değil, bilinç uyandırma çabasında bulunur. Bu nedenle eleştirel teori, bir kurtuluş öğretisi değil, bir farkındalık etiğidir. İnsan özgürlüğü, doğayı dönüştürmekten çok, kendi bilincini dönüştürmekle ilgilidir. Çünkü doğayı köleleştiren akıl, sonunda kendisini köleleştirir. Bu yüzden eleştirel düşünce, insanın dış dünyayla değil, kendi iç dünyasıyla hesaplaşmasıdır.

Doğa, Özgürlük ve Ahlak — İnsan Nasıl İnsan Olur?

Frankfurt Okulu’nun düşünce sistemi, insanın doğa ile kurduğu ilişkinin eleştirisinden doğar. Aydınlanma düşüncesi, insanı doğanın efendisi haline getirerek onu özgürleştirmeyi amaçlamıştı; ancak bu özgürleşme girişimi tersine dönmüş, insanın kendi doğasına karşı bir tahakküme dönüşmüştür. Horkheimer ve Adorno’ya göre modern akıl, doğayı anlama isteğini onun üzerinde hâkimiyet kurma arzusuna dönüştürmüştür. Bacon’ın “doğayı fethetmek” çağrısı, modern bilimin özünü oluşturmuş, bilginin kendisi artık güç elde etmenin bir aracına dönüşmüştür. Böylece insan, doğayı nesneleştirmiş; onu ölçülebilir, kullanılabilir, tüketilebilir bir şey haline getirmiştir. Ancak doğa üzerindeki bu hâkimiyet, insanın kendine uyguladığı bir hâkimiyet biçimine dönüşmüştür. Çünkü insan da doğanın bir parçasıdır; dolayısıyla doğayı köleleştiren, kendi doğasını da köleleştirir. Adorno bu paradoksu şöyle ifade eder: “İnsan, doğa üzerindeki hâkimiyetinde, kendi doğasına yönelmiş bir efendidir.” Bu ifade, eleştirel teorinin ahlaki merkezini oluşturur. İnsan yalnızca doğayı dönüştürürken değil, kendisini dönüştürürken de aynı tahakküm zihniyetini yeniden üretir.

Bu bağlamda doğayı dönüştürmek meselesi, Frankfurt Okulu’nda bir etik soruna dönüşür. Çünkü doğayı dönüştürmek, salt teknik bir eylem değildir; insanın kendisine, dünyaya ve ötekine bakışının bir göstergesidir. Eğer doğayı yalnızca fayda ve güç için dönüştürüyorsam, bu, benim ahlaki yönelimimin de tahakkümcü olduğunu gösterir. Dolayısıyla doğayla kurulan ilişki, insanın iç dünyasındaki hiyerarşilerin dışa yansımasıdır. İnsan, dış dünyayı sömürüyorsa, iç dünyasında da kendisini baskı altına alıyordur. Doğayla barışmak bu yüzden Frankfurt Okulu’nda pasif bir tutum değil, bir bilinç dönüşümüdür. Doğayla barışmak, doğayı olduğu gibi kabul etmek değil; onu artık bir araç olarak değil, anlamın ve varlığın bir parçası olarak görmektir. Adorno ve Horkheimer’ın “uzlaşma” (Versöhnung) kavramıyla kastettikleri budur: insanın doğadan kopuşunu aşması, onu yeniden “kendi varlığının bir yüzü” olarak görmesidir. Çünkü insanın kendi içinde bastırdığı duygular, sezgiler, canlılık, yani doğaya ait yönler, akıl tarafından bastırıldığında insan da kendi bütünlüğünü yitirir. Doğayla barışmak, insanın bastırdığı bu doğallıkla barışmasıdır.

Bu noktada “yabancılaşma” kavramı yeniden önem kazanır. Marx’ta yabancılaşma, insanın emeğiyle kurduğu dünyaya yabancı hale gelmesiydi. Frankfurt Okulu bu kavramı genişleterek, insanın yalnızca emeğine değil, kendi doğasına ve bilincine de yabancılaştığını ileri sürer. Modern insan, kendi yarattığı sistemlerin tutsağıdır: teknoloji, üretim, tüketim, kültür endüstrisi, medya ve ideoloji, insanın bilincini biçimlendirir. Artık insan düşünmüyor, onun yerine düşünülüyor; arzu etmiyor, arzu ettiriliyor. Bu nedenle yabancılaşma artık yalnızca bir ekonomik kavram değil, bir bilinç sorunu haline gelmiştir. Adorno’ya göre, insanın kendine yabancılaşması, doğaya ve ötekine karşı duyarlılığını kaybetmesiyle başlar. Yani yabancılaşma, hem epistemolojik hem de etik bir yitimdir. Bu yüzden eleştirel teori, bilinci yeniden “acıya duyarlı hale getirmeye” çalışır. Çünkü insan, başkasının acısını hissedemediği anda insanlığını kaybeder.

Bu noktada özgürlük kavramı da yeniden yorumlanır. Özgürlük, artık doğayı kontrol etme veya kendi çıkarını gerçekleştirme gücü değildir. Gerçek özgürlük, tahakküm ilişkilerinin sona erdiği bir bilinç düzeyidir. İnsan özgürleştiğini sanarak, doğayı ve toplumu kontrol etmeye çalıştıkça aslında kendi bilincini daraltır. Bu nedenle özgürlük, dışsal değil, içsel bir dönüşümdür. Adorno’ya göre özgürlük, “acıya kör olmamaktır.” Bu ifade, eleştirel teorinin ahlak anlayışını özetler: bir eylem, başkasına acı veriyorsa, o eylem özgür değildir. Ahlakın temeli, bu acıya duyarlılıktır. Tanrı’nın yokluğunda ya da aşkın bir iyi ideası bulunmadığında, insanın elinde kalan tek ölçüt budur: başkasının acısı. Ancak bu ölçüt de kırılgandır, çünkü herkes aynı duyarlılığa sahip değildir. Modern toplum, insanın bu duyarlılığını köreltir; reklamlarda, medyada, siyasette sürekli olarak duygusuzluk, yarış, başarı ve güç yüceltilir. Bu koşullar altında insan, kendi duyarlılığını koruyabilmek için sürekli bir içsel mücadele vermek zorundadır.

Ahlak bu yüzden, eleştirel teoride aşkın bir yasa değil, içkin bir farkındalıktır. İnsan, başkasının acısını kendi acısı gibi hissedebildiği ölçüde ahlaklıdır. Bu, Kantçı bir ödev ahlakı değil, varoluşsal bir bilinçtir. Horkheimer bunu şöyle özetler: “Ahlakın temeli, başkasının ıstırabına karşı duyarlılıktır.” Bu duyarlılık, toplumun belirlediği normlardan ya da dine dayalı buyruqlardan gelmez; insanın kendi içindeki bastırılmış doğadan gelir. Marcuse’nin ifadesiyle, vicdan “bastırılmış doğanın hafızasıdır.” İnsan doğasını bastırdıkça, içindeki merhamet, sevgi, adalet gibi insani yönleri de bastırır; ama bastırılan hiçbir şey bütünüyle yok olmaz. Vicdan, işte bu bastırılmış doğanın yankısıdır. Yani insanın ahlaki yönelimi, dışsal bir yasa tarafından değil, kendi doğasının bastırılmış hatırası tarafından belirlenir. Bu bakımdan eleştirel teori, insanın kendi doğasını tanımasını, onu bastırmak yerine anlamasını etik bir görev olarak görür.

Bu noktada şu soru yeniden ortaya çıkar: eğer ahlak duyarlılıktan doğuyorsa, neden herkes aynı duyarlılığa sahip değildir? Neden bazı insanlar acı çektirirken utanç duymaz? Adorno’ya göre bunun nedeni, modern toplumun ideolojik yapısında gizlidir. Kitle kültürü ve tüketim toplumu, insanın başkasının acısına karşı duyarlılığını sistematik olarak köreltir. İnsan artık “öteki”nin yüzünü göremez hale gelir. Çünkü öteki, bir görüntüye, bir istatistiğe, bir habere indirgenmiştir. Oysa ahlaki bilincin doğması için insanın ötekinin yüzünü görmesi gerekir. Utanç, tam da bu görme anında doğar. Utanmak, yalnızca bir duygu değil, bir farkındalık biçimidir: ben başkasının acısına neden olduğumu fark ettiğim anda insan olurum. Bu farkındalık yoksa, ahlak da yoktur. Utanç duyabilen insan, hâlâ içinde bir yankı taşır — o yankı, Tanrı’nın sesi değildir, ama onun yokluğunda kalan insani vicdandır.

Bu yüzden Frankfurt Okulu’nun özgürlük ve ahlak anlayışı, bir kurtuluş teolojisinden değil, bir farkındalık antropolojisinden türetilmiştir. İnsan özgürleşmek için doğayı ya da toplumu fethetmek zorunda değildir; sadece kendi körlüğünü fark etmesi yeterlidir. Eleştirel teoriye göre insanın en büyük görevi, kendi içindeki tahakküm biçimlerini çözmektir. Çünkü dış dünyadaki her tahakküm biçimi, iç dünyadaki bir tahakkümün yansımasıdır. Bu nedenle ahlaki eylem, bir eylemden önce bir bilinç biçimidir. İnsanın iyi olma kapasitesi, doğayı ve ötekini yeniden anlamla ilişkilendirme kapasitesidir.

Bu açıdan Frankfurt Okulu, modernliğin en derin krizini açığa çıkarır: insan, Tanrı’yı kaybettiği anda, kendi insanlığının ölçüsünü de kaybetmiştir. Ama yine de bir yankı kalmıştır — acıya karşı duyulan tedirginlik, utanç, başkasının gözündeki sarsıntı. Belki de bütün ahlak, bu yankının devam etmesine bağlıdır. Eleştirel teorinin bütün çabası, bu yankıyı diri tutmaktır. Çünkü insan bu yankıyı kaybettiğinde, artık insan olmaktan çıkar.

Toplum, Vicdan ve Ahlaki Çıkmaz — Aşkınlığın Yokluğunda Hakikat Arayışı

Eleştirel teori insanı özgürleştirmek ister; ama bu özgürleşmenin hangi temele dayanacağını hiçbir zaman tam olarak açıklayamaz. Çünkü Marx’tan aldığı tarihsel materyalizm mirası, her türlü aşkın referansı reddetmiştir. Bu düşünceye göre insanın değerleri, inançları, ahlakı, hatta hakikat anlayışı bile tarihsel koşullar tarafından belirlenir. Ancak bu kabul, beraberinde yıkıcı bir soruyu getirir: Eğer her şey tarihsel olarak belirlenmişse, o zaman bir şeyin “yanlış” ya da “kötü” olduğunu hangi ölçüte göre söyleyebiliriz? Eğer toplumun değerleri koşullara göre değişiyorsa, neden bir insan kötülük yaptığında utanç duymalıdır? Utanç, yalnızca toplumsal bir öğrenme biçimi midir, yoksa daha derin bir bilincin yankısı mıdır?

Horkheimer ve Adorno, bu sorunun etrafında dolanırlar ama asla doğrudan bir cevap vermezler. Onlar için kötülük, bir kavramsal tanımdan çok, bir bilinç halidir. Kötülük, başkasının acısına kayıtsız kalabilme yetisidir. Bu nedenle utanç, ahlakın dışsal bir kuralı değil, içsel bir farkındalık biçimidir. İnsan, başkasının yüzündeki acıyı gördüğü anda, kendi insanlığının sınırını hisseder. Adorno’nun “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır” sözü, tam olarak bu duyarlılığa işaret eder: kötülük, yalnızca eylemde değil, duyarsızlıkta, unutmada ve sıradanlaşmada da yaşar. Fakat yine de bu, “neden” sorusuna cevap değildir. Neden insan, başkasının acısından utanç duymalıdır? Frankfurt Okulu bu soruya Tanrı’yla veya aşkın bir iyilik ideasıyla değil, “acıya duyarlılıkla” cevap verir. Ama bu duyarlılığın kendisi açıklanmaz; o, sanki insanda kalan son “insanî kalıntı” olarak kabul edilir.

Bu noktada : eğer bu duyarlılığın kaynağı toplumsalsa, o zaman toplumun yanlış olduğu durumlarda ahlak nasıl ayakta kalacaktır? Hitler Almanyası örneğinde olduğu gibi, bütün bir toplum yanlış bir bilince sahipse, o toplumun bireyinden hangi utancı bekleyebiliriz? Frankfurt Okulu tam da bu noktada kendi iç çelişiğini yaşar. Çünkü onlar bir yandan toplumun bireyin bilincini belirlediğini savunurlar; diğer yandan da bireyin bu belirlenimi aşarak toplumu eleştirmesi gerektiğini söylerler. Bu, teorik olarak imkânsız bir dengeye işaret eder. Eğer birey toplumun ürünüyse, nasıl olur da toplumu aşabilir? Bu sorunun cevabı yoktur; yalnızca bir umut vardır. Horkheimer’ın “Akıl Tutulması” kitabında söylediği gibi: “Hakikati aramak, onun yokluğunda bile vazgeçmemek demektir.” Yani hakikat bir varlık değil, bir arayış biçimidir. Ahlak da böyledir: bir temele değil, bir yönelime dayanır.

Ama yönelim nereye doğrudur? Bu noktada Habermas bir çözüm denemesi yapar. Ona göre ortak bir ahlaki ölçüt, aşkın bir Tanrı’dan değil, iletişimin kendisinden türetilebilir. Habermas’ın “iletişimsel eylem” teorisinde ahlak, insanların rasyonel diyalog kurma yeteneğine dayanır. İnsanlar bir araya geldiklerinde, çıkar gözetmeksizin konuşabiliyor, gerekçelerini paylaşabiliyorsa, o zaman evrensel bir etik zeminden söz edilebilir. Yani ahlak, baskıdan arınmış iletişim koşullarında doğar. Ancak bu da soyut bir modeldir; çünkü gerçek dünyada iletişim hiçbir zaman tamamen baskıdan arınmaz. İktidar ilişkileri, dilin yapısına kadar sızmıştır. Habermas’ın teorisi bu yüzden ideal bir duruma işaret eder; bir tür “seküler aşkınlık”tır. Fakat pratikte, insan yine kendi ahlaki ölçütünü yalnızca sezgisel biçimde bulmak zorundadır.

Bu yüzden eleştirel teori, kötülüğü tanımlayabilir ama iyiliği tanımlayamaz. Kötülük, başkasının varlığına kayıtsız kalmaktır; iyilik ise bu kayıtsızlığın kırıldığı o anlık farkındalıktır. Ancak bu farkındalık her insanda aynı derinlikte oluşmaz. Kimisi acı çektirir ve bundan utanmaz, kimisi acı çektirmese bile utanç duyar. Adorno’ya göre bu farkın nedeni, vicdanın “bastırılmış doğanın sesi” olmasıdır. Vicdan, insanın içinde doğadan kalan bir yankıdır — bastırılmış merhamet, bastırılmış korku, bastırılmış sevinç. Vicdanın kaynağı toplumsal değil, ön-toplumsaldır; insanda, doğayla bağının tamamen kopmadığı o son sınırda yaşar. Bu yüzden utanç duymak, aslında kendi doğamızla yeniden temas etmektir. İnsan kötülük yaptığında değil, insanlığını kaybettiğini fark ettiğinde utanır.

Ancak Frankfurt Okulu’nun asıl açmazı burada belirir. Eğer ahlakın kaynağı bastırılmış doğaysa, o zaman doğa her zaman iyi midir? Hayır, doğa hem yaratıcı hem yıkıcıdır. Dolayısıyla “doğaya dönmek” bir ahlaki ölçüt değil, bir bilinç çağrısıdır. Bu yüzden eleştirel teori, insanın doğasını kurtuluşun değil, uyarının alanı olarak görür. İnsan kendi doğasını fark eder ama ona teslim olmaz. Buradaki ahlak, “doğal olanı yapmak” değil, “doğal olana karşı bilinçli olmak”tır. Adorno’ya göre, insanın tek ahlaki gücü, kötülüğe karşı utanç duyabilme kapasitesidir. Bu kapasite de tamamen ortadan kalkarsa, artık felsefenin de anlamı kalmaz.

Sonuç olarak Frankfurt Okulu’nda ahlak, metafizik bir temele değil, insandaki kırılgan bir duyarlılığa dayanır. İnsan kötülük yapmaktan utanç duyar, çünkü hâlâ içinde bir yankı kalmıştır — başkasının acısına karşı sessiz kalamama hali. Ama bu yankı her zaman tehdit altındadır. Modern toplumun hız, tüketim ve rekabet üzerine kurulu yapısı, bu yankıyı bastırır. Bu nedenle eleştirel teori, kötülüğün kaynağını dış dünyada değil, bilincin körleşmesinde bulur. İnsan, kötülük yaptığında değil, kötülüğü fark etmediğinde insanlığını kaybeder. Bu yüzden eleştirel teorinin bütün ahlak anlayışı, bir farkındalık etiğine dayanır: eylemin değil, bilincin ahlakı.

Bu farkındalık, Tanrı’nın yokluğunda kalan son ışık gibidir. Adorno’nun deyimiyle, “Dünyada yanlış olan her şey, doğru bir hayatı imkânsız kılar.” Ama doğru hayatın ne olduğunu da kimse bilemez. Bu, eleştirel teorinin en derin trajedisidir: kötülüğü ifşa eder ama iyiliği tanımlayamaz; vicdanı çağırır ama ona bir temel veremez. Yine de bu düşünce, insanın kendi kendine yönelttiği en dürüst sorulardan birini yaşatır: “Utanç duyabiliyor muyum?” Eğer insan bu soruyu sormayı bırakırsa, her şey biter. Çünkü felsefe, tam da bu sorunun içinde kalabildiği sürece insandır.

Evet, bu eleştiri tam olarak Frankfurt Okulu’nun “doğa” kavramındaki temel boşluğu yakalıyor.
David Held’in Introduction to Critical Theory’de özetlediği gibi, Horkheimer ve Adorno’nun doğa anlayışı Aydınlanma’nın doğa kavramına karşı bir tepkidir. Aydınlanma düşüncesiyle birlikte “doğa”, artık “anlam taşıyan bir bütün” olmaktan çıkarılmış, “ölçülebilir, faydalı, insanın amaçlarına hizmet eden” bir maddeye indirgenmiştir. Galileo ve Bacon’dan itibaren doğa, “yaratılmış bir anlam” değil, “kullanılacak bir nesne” olarak görülür hale gelmiştir.

Bu anlayışta “doğa”, değerini kendi içinden değil, insanın ona yüklediği faydadan alır: “Doğa kendi başına anlamlı değildir; anlamı, insanın onu ne için kullanacağına bağlıdır.” Bu yüzden Aydınlanma etiği “yararlılık” (utility) üzerine kurulmuştur — yani iyi olan, işe yarayandır. Horkheimer ve Adorno ise tam bu noktada kopuş yaşarlar: onlara göre doğanın bu biçimde araçsallaştırılması, hem doğanın hem de insanın özünün bozulmasıdır. Çünkü insan da doğanın bir parçasıdır; dolayısıyla doğayı nesneleştirdiği ölçüde kendini de nesneleştirir.

Ancak siz çok doğru bir noktaya parmak basıyorsunuz: Frankfurt Okulu doğayı eleştirir ama yeni bir doğa tanımı getirmez. Onların “kendi doğamızla temas etmek” dediği şey, doğanın nasıl bir doğa olduğu değil, onun bastırılmışlığının farkına varılmasıdır. Yani burada “doğa” bir varlık alanı değil, bir bilinç eşiğidir. Bu doğa ne ilahi bir doğadır, ne de Aristoteles’teki gibi teleolojik bir doğa; sadece modern bilincin bastırdığı, duyusal, sezgisel, canlı yönün adıdır.

Ama ölçüt tam da burada kaybolur. Eğer doğa iyi ya da kötü olarak tanımlanamazsa, onunla temas etmek neden “iyi” olsun? Eğer toplumsal koşullar, tarihsel bilinç ve dil doğayı hep yeniden biçimlendiriyorsa, “doğaya temas”ın kendisi de tarihsel bir yanılsama olabilir. Bu, Frankfurt Okulu’nun en temel açmazıdır: doğayı araçsallaştırmanın eleştirisini yaparlar ama onun yerine hangi doğayı koyacaklarını söylemezler.

Yani özetle:

Aydınlanma’daki doğa: ölçülebilir, nötr, faydaya indirgenmiş nesne.

Frankfurt Okulu’ndaki doğa: bastırılmış canlılık, insanın içsel parçası, akıl tarafından dışlanan yön.

Sorun: Bu ikinci doğa neye göre “doğru” ya da “iyi”dir, belli değildir; çünkü aşkın bir ölçüt yoktur.

Bu nedenle , Frankfurt Okulu’nun doğa kavramı “tanımlanmamış bir iç doğa”ya dayanır; bu da utancın, vicdanın veya ahlakın temellerini muğlaklaştırır. Başka bir deyişle, “doğayla temas etmek” bir ölçüt değil, sadece bir farkındalık önerisidir — ama o farkındalığın kendisi neye göre değerlidir, bunu belirleyen bir temel yoktur.

Sonuç: Eleştirel Teorinin Aşılması — İslam Felsefesinde Aşkınlık ve Değerin Birliği

Her düşünce, ister Batı’da ister Doğu’da doğsun, kendini bir ilkeye yaslamak zorundadır. İlke yoksa yön de yoktur. İnsan düşüncesi, kendini ilke aracılığıyla bir bütünlüğe bağlar. Bu yüzden Herakleitos’tan Aristoteles’e, Sokrates’ten İbn Sina’ya kadar bütün büyük düşünürler “ilke”yi aramışlardır. Herakleitos buna Logos, Aristoteles ve Sokrates yine Logos, İslam filozofları ise Hakk ya da Varlık demiştir. Bu ilke, Tanrı anlamında aşkın bir varlık olabileceği gibi, aynı zamanda bütün insanları kapsayan ortak bir ölçüdür. İlke, sadece metafizik bir kavram değil, insanın insana yönelmesini mümkün kılan zemindir. Çünkü ilke aşkın olduğu sürece, bireysel çıkarların, faydacı hesapların, sosyal koşulların ya da tarihsel çatışmaların ötesine geçebilir. İlke olmadan her şey dağılır; çünkü ilke, farklı insanlar arasında ortak anlamı kuran şeydir.

Frankfurt Okulu’nun çıkmazı, işte bu ilkesizlikten doğar. Tanrı’yı ve aşkın bir iyilik fikrini reddettiklerinde, geriye yalnızca tarihsel bilinç kalır. Ama tarihsel bilinç, içinde yaşadığı dönemin değerleriyle sınırlıdır. Bu durumda eleştiri, kendi ölçütünü kendi içinde arar ama onu hiçbir zaman bulamaz. Eleştirel teori en sonunda kendi üzerine çöker; neyin doğru, neyin yanlış olduğunu söyleyemeyen bir akla dönüşür.

İslam felsefesi ise bu krizi başka bir yerden kavrar. Tanrı, yalnızca aşkın bir varlık değil, varlığın bizzat hakikatidir. “El-Hakk” denildiğinde hem varlığın kaynağından hem de anlamından söz edilir. Bu anlayışta Tanrı, doğanın dışında değil, doğanın içindedir; akıl da insan da bu hakikatin tezahürleridir. İnsanın Tanrı’ya yönelimi, dünyadan kaçmak değil, varlığın anlamına dönmektir. Farabi’ye göre aklın kemali, varlığın en yüksek nedenini bilmesidir. Bu, aklın sınırına değil, kaynağına dönmesidir. Akıl, aşkın olanla bağını koruduğu ölçüde özgürleşir; çünkü yönünü kaybetmez.

İbn Sina’ya göre insanın “nefs”i yalnızca doğa düzenine değil, varlık düzenine bağlıdır. Doğa insana hizmet eder ama insan doğayı dönüştürerek değil, anlamını kavrayarak kemale ulaşır. Özgürlük burada hâkimiyet değil, varlığa uygunluk demektir. Molla Sadrâ da bu düşünceyi “vücûdun hareketli hakikati” anlayışıyla tamamlar. Varlık sürekli bir kemale yöneliş içindedir; hareketi içkindir ama temeli aşkındır. Her şey Tanrı’dan gelir, her şeyde Tanrı’ya dönme potansiyeli vardır. Doğa bu yüzden ne mutlak iyi ne de mutlak kötüdür; imanî bir anlam taşır.

Ahlak da bu varlık anlayışıyla doğrudan ilişkilidir. Frankfurt Okulu’nda ahlak genellikle kültürel ya da duygusal bir farkındalığa indirgenir. Oysa İslam felsefesinde ahlak ontolojik bir nitelik taşır. “İyi”, varlığın kendisiyle özdeştir; “kötü” ise varlığın eksikliğidir. İbn Sina’nın söylediği gibi “şer, varlığın değil, yokluğun payıdır.” İnsan kötülük yaptığında Tanrı’dan değil, kendi varlığından uzaklaşır. Utanç da işte bu uzaklaşmanın fark edilmesidir. Frankfurt Okulu’nun cevabını veremediği “neden utanç duyarım?” sorusunun yanıtı burada bulunur: insan, olmaması gereken bir varlık hali yaşadığı için utanır.

Doğa anlayışı açısından da İslam felsefesi, eleştirel teorinin bıraktığı boşluğu doldurur. Frankfurt Okulu doğayı araçsallaştırmanın eleştirisini yapar ama doğanın ne olduğuna dair bir anlam veremez. Oysa İslam düşüncesinde doğa “ayet”tir — yani ilahi hakikatin bir işaretidir. Kozmos, üzerinde tahakküm kurulacak bir nesne değil, okunacak bir metindir. Bu bakış bilimi küçümsemez ama anlamdan koparmayı da reddeder. Bilmek, varlığı çözmek değil, onun hikmetine tanıklık etmektir. Molla Sadrâ’nın dediği gibi, “varlığın her mertebesi Hakk’ın bir yüzünü gösterir.” Bu yüzden doğayla kurulan ilişki tahakküm değil, tefekkür ilişkisidir.

İslam felsefesi, eleştirel teorinin krizini hem ontolojik hem ahlaki düzeyde aşar. Ontolojik olarak İbni Arabinin “vahdetü’l-vücûd” anlayışı doğa, insan ve Tanrı arasında kopukluk bırakmama yönelimidir. Bu anlayış ile aşkın olanla içkin olanın birliği hedeflenmiştir.  Ahlaki olarak ise değerin kaynağını toplumda ya da tarihte değil, varlığın düzeninde bulur. Böylece ahlak görecelikten kurtulur ve köklü bir zemine oturur. Değer, toplumsal bir uzlaşma değil, varoluşsal bir hakikattir.

Sonuçta İslam felsefesi, modernliğin ve eleştirel teorinin içine düştüğü ölçütsüzlük sorununa, aşkınlıkla içkinlik arasında kurduğu dengeyle cevap verir. İnsan, varlığın düzenine katıldıkça hem özgürlüğünü hem anlamını bulur. Eleştirel teori için çıkmaz olan şey — yani aşkın ölçütün yokluğu — İslam düşüncesinde varlığın birliği içinde aşılmıştır. Çünkü burada “değer”, soyut bir kavram değil, varlığın kendisidir; “iyi”, Tanrı’nın varlıkta tecelli eden hakikatidir.

Bir yanıt yazın