Malcolm X: Sadece Bir Amerikan Sorunu Değil, Aynı Zamanda Bir Dünya Sorunu Üzerine (16 Şubat 1965)

0
7644e987-swkj9jol31evaz8sxbp3d

Öncelikle, kardeşlerim, bu akşam buraya gelmek için zaman ayırdığınız için ve özellikle beni Rochester’a davet edip bu küçük gayriresmî tartışmaya katılmamı sağladığınız için sizlere teşekkür ederek başlamak istiyorum. Burada bulunma nedenim, dünyada sürmekte olan, Afrika kıtasında nasıl ilerlediği ve yalnızca Amerika’da değil, bugün İngiltere’de, Fransa’da ve diğer eski sömürge güçlerinde de siyah topluluklar üzerinde nasıl bir etkide bulunduğu üzerine, yani Siyah devrimi üzerine konuşmaktır.

Birçoğunuz muhtemelen geçen hafta Paris’e gitmeye çalıştığımı ve geri çevrildiğimi okumuşsunuzdur. Paris kimseyi geri çevirmez. Bilirsiniz, herkesin Fransa’ya gidebilmesi gerekir; oldukça liberal bir yer olduğu düşünülür. Ama Fransa bugün pek duyurulmayan sorunlar yaşıyor. Aynı şekilde İngiltere de pek duyurulmayan sorunlar yaşıyor, çünkü Amerika’nın sorunları fazlasıyla duyuruldu. Oysa bu üç ortak, ya da müttefik, bugün siyah Amerikalının—ya da Afro-Amerikalının—yeterince farkında olmadığı ortak sorunlara sahipler.

Ve seninle benim içinde bulunduğumuz mücadelenin doğasını bilmemiz için, yalnızca yerel ve ulusal düzeydeki unsurları değil, aynı zamanda uluslararası düzeydeki unsurları da bilmemiz gerekir. Bugün bu ülkedeki siyah insanın sorunları artık yalnızca Amerikan zencisinin sorunu ya da Amerikan sorunu olmaktan çıkmıştır. O kadar karmaşık hâle gelmiştir ve öyle çok boyutu vardır ki, onu gerçek hâliyle görebilmek için tüm dünya bağlamı içinde, uluslararası bağlam içinde incelemek gerekir. Aksi hâlde yerel meseleyi bile takip edemezsiniz; çünkü yerel meselenin uluslararası bağlamın tamamında nasıl bir rol oynadığını bilmezseniz onu anlayamazsınız. Ve ona bu bağlamda baktığınızda, onu farklı bir ışık altında görürsünüz ama daha net görürsünüz.

Ve kendinize şu soruyu sormalısınız: Fransa gibi bir ülke, neredeyse herkesin istediği zaman gidebildiği bir ülkeye, neden önemsiz küçük bir Amerikan zencisinin gitmesini engelleyecek kadar onunla ilgilensin? Ve bunun başlıca nedeni, bu üç ülkenin aynı sorunlara sahip olmasıdır. Sorun şudur: Batı Yarımküre’de, sen ve ben bunun farkında olmasak da, bu dünyada tam olarak bir azınlık değiliz. Batı Yarımküre’de—örneğin Brezilya’da yaşayanların üçte ikisi koyu tenlidir; senin ve benim gibi. Onlar Afrika kökenli, Afrika soyundan gelen, Afrika geçmişine sahip insanlardır. Ve yalnızca Brezilya’da değil, tüm Latin Amerika’da, Karayipler’de, Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Kanada’da Afrika kökenli insanlar vardır.

Birçoğumuz, Afro-Amerikalıları yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunanlar sanarak kendimizi kandırıyoruz. Amerika; Kuzey Amerika, Orta Amerika ve Güney Amerika’dan oluşur. Güney Amerika’da Afrika kökenli olan herkes Afro-Amerikalıdır. Orta Amerika’da Afrika kanı taşıyan herkes Afro-Amerikalıdır. Burada, Kuzey Amerika’da, Kanada da dâhil, Afrika kökeni varsa Afro-Amerikalıdır—hatta Karayipler’de bile Afro-Amerikalıdır. Dolayısıyla Afro-Amerikalı dediğimde yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan 22 milyon kişiden söz etmiyorum. Afro-Amerikalı, Güney Amerika’nın en güney ucundan Kuzey Amerika’nın en kuzey ucuna kadar Batı Yarımküre’de yaşayan ve köklerine indiğinizde ortak bir mirasa ve ortak bir kökene sahip olan geniş kitleyi ifade eder.

Şimdi, Batı Yarımküre’de, siyah insanlarla ilgili dört etki alanı vardır. İspanyol etkisi vardır, yani İspanya’nın bir zamanlar sömürgeleştirdiği bölge. Fransız etki alanı vardır, yani onun sömürgeleştirdiği bölge. İngiltere’nin sömürgeleştirdiği bölge ve bir de Amerika Birleşik Devletleri.

İspanya’nın sömürgeleştirdiği bölge genellikle Latin Amerika olarak anılır. Burada Afrika kökenli çok sayıda koyu tenli insan vardır. Fransızların Batı Yarımküre’de sömürgeleştirdiği bölge genellikle Fransız Batı Hint Adaları diye anılır. İngilizlerin sömürgeleştirdiği bölge ise İngiliz Batı Hint Adaları ve ayrıca Kanada’dır. Ve sonra, bir de Amerika Birleşik Devletleri vardır. Böylece Batı Yarımküre’de siyah insanlar ya da beyaz olmayan insanlar dört farklı sınıflandırmaya ayrılır.

İspanya’nın zayıf ekonomisi ve artık dünyada eskisi kadar etkili bir güç olmaması nedeniyle, İspanya etkisi altındaki bölgelerden çok fazla insan—özellikle de koyu tenli insanlar—İspanya’ya göç etmiyor. Fakat Fransa ve İngiltere’deki yüksek yaşam standartları nedeniyle, İngiliz Batı Hint Adaları’ndan birçok Siyah insan Büyük Britanya’ya göç etmiş, Fransız Batı Hint Adaları’ndan birçok Siyah insan Fransa’ya göç etmiştir; seninle ben ise hâlihazırda buradayız.

Bu yüzden, üç büyük müttefik—Amerika Birleşik Devletleri, Britanya ve Fransa—bugün ortak bir sorunla karşı karşıyadır. Ama seninle bana hiçbir zaman bu ortak sorunu fark etmemizi sağlayacak kadar bilgi verilmez. Bu ortak sorun, daha önce Fransa topraklarında yaşayan Siyah halk arasında, İngiltere’de aynı şekilde yaşayanlar arasında ve Amerika’da yaşayanlar arasında ortaya çıkan yeni ruh hâlidir. Ve bu ruh hâli, Afrika kıtasındaki ruh hâlinin değişme derecesiyle aynı oranda değişmiştir. Yani Afrika devrimi gerçekleştiğinde—Afrika devriminden kastettiğim, son on-on iki yıldır Afrika uluslarının bağımsızlığa kavuşmasıdır—bu, Batı Yarımküre’deki Siyah insanların ruh hâlini kesinlikle etkilemiştir. O kadar ki İngiltere’ye göç ettiklerinde İngilizler için bir sorun oluştururlar. Fransa’ya göç ettiklerinde Fransızlar için bir sorun oluştururlar. Ve Amerika’da zaten burada bulunurken, bu aynı ruh hâli Amerika’daki Siyah insanın içinde uyandığında, bu da Amerika’daki beyaz adam için bir sorun hâline gelir.

Ve sakın Amerika’daki beyaz adamın yaşadığı sorunun benzersiz olduğunu düşünmeyin. Fransa aynı sorunu yaşıyor. Büyük Britanya aynı sorunu yaşıyor. Ama Fransa’daki ve Britanya’daki sorun ile buradaki sorun arasındaki tek fark şudur: Batı Yarımküre’de, yani Amerika Birleşik Devletleri’nde, Amerikalı beyazları korkutacak derecede militanca bir tavır yaratan birçok Siyah lider ortaya çıkmıştır. Fakat Fransa’da ve İngiltere’de bu yoktu. Ancak yakın zamanda, Amerikan zenci topluluğu ile İngiliz Batı Hint Adalıları topluluğu ve Fransa’daki Afrikalı topluluk kendi aralarında örgütlenmeye başladı; bu da Fransa’yı ölümüne korkutuyor. Aynı şey İngiltere’de de oluyor. Yakın zamana kadar tamamen örgütsüzdü. Ama yakınlarda, İngiltere’deki Batı Hintliler, Afrikalılar ve Asyalılar bir araya gelip birlikte örgütlenmeye, birlikte hareket etmeye başladılar. Ve bu durum İngiltere için çok ciddi bir sorun teşkil ediyor.

Size şu an dünyada ortaya çıkan bazı güncel sorunları anlayabilmeniz için bu arka planı vermek zorundaydım. Rochester’daki siyahlarla beyazlar arasındaki sorunları ya da Mississippi’deki ya da Kaliforniya’daki siyah-beyaz meselelerini anlayamazsınız, eğer bugün bu dünyada siyahlarla beyazlar arasındaki temel sorunu, yalnızca yerel düzeyle sınırlı değil, uluslararası ve küresel düzeyde kavramazsanız. Ona bu bağlamda baktığınızda anlarsınız. Ama yalnızca yerel bağlamda anlamaya çalışırsanız asla anlayamazsınız. Dünyada ortaya çıkan eğilimi görmek zorundasınız. Bu akşam buraya gelme amacım, size bu konuda olabildiğince güncel bir anlayış sunmaya çalışmaktır.

Birçoğunuzun bildiği gibi, Kara Müslüman hareketinden ayrıldım ve yaz aylarında beş ay boyunca Orta Doğu’da ve Afrika kıtasında kaldım. Bu süre içinde birçok ülkeyi ziyaret ettim: ilk olarak Mısır, ardından Arabistan, Kuveyt, Lübnan, Sudan, Kenya, Etiyopya, Zanzibar, Tanganika—ki artık Tanzanya’dır—Nijerya, Gana, Gine, Liberya, Cezayir. Bu beş aylık süre boyunca Mısır’da Cumhurbaşkanı Nasır, Tanzanya’da Julius Nyerere, Kenya’da Jomo Kenyatta, Uganda’da Milton Obote, Nijerya’da Azikiwe, Gana’da Nkrumah, Gine’de Sekou Touré ile uzun görüşmeler yapma fırsatım oldu. Ve o kıtadaki bu kişiler ve diğer Afrikalılarla yaptığım görüşmeler sırasında, benim anlayışımı kesinlikle genişleten ve perspektifimi derinleştiren çok fazla bilgi alışverişi oldu. O kadar ki, oradan döndüğümden beri, küçük düşünceli ya da dar kafalı insanların, yanlış bilgilere dayanan, hiçbir yere vardırmayan tartışmalarına kapılmak gibi en ufak bir isteğim olmadı; özellikle bizim kadar karmaşık sorunlara çözüm bulmaya çalışırken.

Bu yüzden bu akşam burada bazı hareketlerin birbirleriyle çatışmasından bahsetmek için bulunmuyorum. Hepimizin önündeki sorundan bahsetmek için buradayım. Üstelik bunu gayet gayriresmî bir şekilde yapmak istiyorum. Bir topluluğa konuşurken asla çok resmî yöntemlere bağlı kalmayı sevmem; çünkü konuşmalarım genellikle ırk ya da ırksal konular etrafında döner, ki bu benim suçum değil. Irk sorununu ben yaratmadım. Ve bilirsiniz, Mayflower ile ya da kendi isteğimle Amerika’ya gelmedim. Halkımız buraya zorla, irademize aykırı olarak getirildi. Dolayısıyla bugün bir sorun teşkil ediyorsak, burada olmamızdan dolayı bizi suçlayamazlar. Bizi buraya onlar getirdi.

Bu tür bir konuyu tartışırken gayriresmî kalmanın en iyi yol olduğunu düşünmemin sebeplerinden biri şu ki: insanlar ırka dayalı konuları tartışırken dar kafalı olmaya, duygusal davranmaya ve özellikle beyazlar söz konusu olduğunda olaylara aşırı kapılmaya meyillidir. Ben, beyazların çoğunun genellikle gayet zeki olduğunu, ama konu ırk sorununa geldiğinde yarasa gibi kör olup bildikleri şeyin tam tersini görmemizi istediklerini gördüm.

Bu nedenle, gayet gayriresmî olup rahatlayabileceğimiz, açık fikirli kalabileceğimiz, kendimiz için görme, kendimiz için duyma, kendimiz için düşünme alışkanlığını geliştirebileceğimiz bir ortam yaratmayı tercih ederim. Böylece kendi başımıza akıllıca bir yargıya varabiliriz.

Kendi konumumu açıklığa kavuşturmak için—bugün Colgate’te yaptığım gibi—ben bir Müslümanım; bu yalnızca dinimin İslam olduğu anlamına gelir. Tanrı’ya, Yüce Varlığa, evrenin yaratıcısına inanırım. Bu çok basit, anlaşılması kolay bir dindir. Bir tek Tanrı’ya inanırım. Bu çok daha iyidir. Bir tek Tanrı’ya inanırım ve o Tanrı’nın bir din gönderdiğine, bir dine sahip olduğuna ve daima bir dine sahip olacağına inanırım. Ve Tanrı’nın tüm peygamberlere aynı dini öğrettiğine inanırım; bu yüzden Musa mı, İsa mı, Muhammed mi ya da diğerlerinden hangisi daha büyüktü tartışması saçmadır. Hepsi tek bir Tanrı’dan gelmiş peygamberlerdir. Tek bir öğretileri vardı ve bu öğreti insanlığa açıklık getirmek, insanlığın bir olduğunu görmesini sağlamak ve yeryüzünde uygulanacak bir kardeşlik tesis etmek üzere tasarlanmıştı. Buna inanırım.

İnsanlığın kardeşliğine inanırım. Ama buna rağmen realist olmak zorundayım; Amerika’da kardeşlik uygulamayan bir toplumda yaşadığımızı kabul etmek zorundayım. Kardeşlikten bahseder ama kardeşliği uygulamaz. Ve bu toplum kardeşliği uygulamadığı için, Müslüman olan bizler—Kara Müslüman hareketinden ayrılıp, geleneksel İslam’a dayalı Müslüman bir hareket içinde yeniden örgütlenen bizler—İslam’ın kardeşliğine inanıyoruz.

Ama aynı zamanda bu ülkedeki Siyah insanların karşı karşıya olduğu sorunun o kadar karmaşık ve o kadar derin olduğunu biliyoruz ki, başka bir örgüt kurmamızın kesinlikle gerekli olduğunu da görüyoruz. Bu örgütü kurduk: Afro-Amerikan Birliği Örgütü olarak bilinen, din dışı bir örgüt. Bu örgüt, bu toplumda halkımızın karşı karşıya olduğu olumsuz siyasi, ekonomik ve sosyal kötülükleri ortadan kaldırmayı amaçlayan bir programa herhangi bir Afro-Amerikalının, herhangi bir Siyah Amerikalının aktif şekilde katılabilmesine olanak tanıyacak biçimde yapısallaştırılmıştır.

Ve bunu kurduk çünkü toplumun her üyesi için kardeşlik üretmeyi başaramamış bir toplumun kötülükleriyle mücadele etmek zorunda olduğumuzu anlıyoruz. Bu asla beyaza, maviye, yeşile ya da sarıya karşı olduğumuz anlamına gelmez. Biz yanlışa karşıyız. Ayrımcılığa karşıyız. Ayrımcılık ve ayrılığa karşıyız. Sizi memnun etmeyen bir renkte olduğumuz için bize karşı ayrımcılık veya ayrılıkçılık uygulamak isteyen herkese karşıyız…

Bir adamı teninin rengine göre yargılamayız. Sizi beyaz olduğunuz için yargılamayız; sizi siyah olduğunuz için yargılamayız; sizi kahverengi olduğunuz için yargılamayız. Bir adamı ne yaptığına ve neyi uyguladığına göre yargılarız. Ve siz kötülük uyguladığınız sürece size karşı oluruz. Ve bizim için kötülüğün en kötü türü, bir adamı teninin rengine göre yargılamaya dayalı olandır. Ve burada kimse inkâr edemez ki, yeteneklere, bilgiye, potansiyele, geçmişe veya akademik eksikliğe göre değil, yalnızca ten rengine göre yargılayan bir toplumda yaşıyoruz. Eğer beyazsan ilerleyebilirsin; eğer Siyahsan, her adımda savaşmak zorundasın ve yine de ilerleyemezsin.

Biz, büyük ölçüde ayrımcılığa inanan insanlar tarafından kontrol edilen bir toplumda yaşıyoruz. Büyük ölçüde ırkçılığa inanan ve ayrımcılık ve ırkçılık uygulayan bir halk tarafından kontrol edilen bir toplumda yaşıyoruz. Biz inanıyoruz — ve kontrol edenlerin iyi niyetli beyazlar değil, ayrımcılar, ırkçılar olduğunu söylüyorum. Ve bu toplumun dünyanın her yerinde izlediği örüntüden bunu görebilirsiniz. Şu anda Asya’da Amerikan ordusu koyu tenli insanların üzerine bombalar atıyor. Bunu söyleyemezsiniz — sanki evinden o kadar uzakta bir yerden başkasına bomba atmayı gerekçelendirebilirmişsin gibi. Eğer yan kapıda olsaydın, anlayabilirdim; ama bu ülkeden o kadar uzak bir yere gidip bir başkasının üstüne bomba atamazsın ve oradaki varlığını gerekçelendiremezsin, benimle değil.

Bu ırkçılıktır. Amerika tarafından uygulanan ırkçılık. Asya’daki koyu tenli insanlara karşı bir savaşı içeren ırkçılık, Kongo’daki koyu tenli insanlara karşı savaşı içeren başka bir tür ırkçılık, tıpkı Mississippi, Alabama, Georgia ve New York Rochester’daki koyu tenli insanlara karşı savaşı içermesi gibi. Dolayısıyla biz insanlara beyaz oldukları için karşı değiliz. Ama ırkçılık uygulayanlara karşıyız. Renkleri sizinkinden farklı bir tona denk geldiği için insanların üzerine bomba atanlara karşıyız. Ve biz buna karşı olduğumuz için basın bizim şiddet yanlısı olduğumuzu söylüyor. Biz şiddetten yana değiliz. Biz barıştan yanayız. Ama karşı karşıya olduğumuz insanlar şiddetten yana. Onlarla uğraşırken barışçıl olamazsın. Bizi, kendilerinin suçlu olduğu şeyle suçlarlar. Suçlunun her zaman yaptığı budur. Seni bombalar, sonra kendini bombaladığını iddia eder. Senin kafatasını ezer, sonra ona saldırdığını iddia eder. Irkçıların her zaman yaptığı budur — suçlu olan, suç işleme süreçleri bir bilim hâline gelmiş olan kişi. Uygulamaları suç eylemidir. Ve sonra basını kullanarak kurbanı suçluymuş gibi, suçluyu da kurbanmış gibi gösterirler. Bunu böyle yaparlar.

Ve siz burada Rochester’da, muhtemelen başka herhangi bir yerdeki herkesten daha fazla bu konuda bilgi sahibisinizdir. İşte bunu nasıl yaptıklarına bir örnek. Basını alırlar ve basın aracılığıyla sistemi döverler, ya da beyaz halk aracılığıyla — çünkü beyaz halk bölünmüştür. Bazıları iyi niyetlidir ve bazıları iyi niyetli değildir. Bazıları iyi niyetlidir, bazıları iyi niyetli değildir. Bu doğrudur. İyi niyetli olmayan bazıları vardır ve iyi niyetli olan bazıları vardır. Ve genellikle iyi niyetli olmayanlar, iyi niyetli olanlardan daha fazladır. İyi niyetli olanları bulmak için mikroskop gerekir. Dolayısıyla beyaz halkın desteği olmadan herhangi bir şey yapmayı sevmezler. Toplumda genellikle çok etkili olan ırkçılar, kamuoyunu yanlarına almadan hamlelerini yapmazlar. Bu yüzden kamuoyunu yanlarına almak için basını kullanırlar.

Siyah toplumu bastırmak ve ezmek istediklerinde ne yaparlar? İstatistikleri alırlar ve basın aracılığıyla bunları halka verirler. Siyah toplumdaki suç oranının başka herhangi bir yerde olduğundan daha yüksekmiş gibi görünmesini sağlarlar. Bu ne yapar? Bu mesaj—bu, ırkçılar tarafından kullanılan çok ustaca bir mesajdır, ırkçı olmayan beyazların Siyah toplumdaki suç oranının çok yüksek olduğunu düşünmesini sağlamak için. Bu, Siyah toplumu bir suçlu imajında tutar. Siyah toplumdaki herhangi birinin bir suçluymuş gibi görünmesini sağlar. Ve bu izlenim verilir verilmez, polis tipi bir düzeni Siyah toplumda kurmayı mümkün hâle getirir ya da buna zemin hazırlar; polis içeri geldiğinde Siyah insanları bastırmak için her türden acımasız yöntemi kullandığında—kafataslarını ezdiğinde, köpekleri üzerlerine saldığında ve bu tür şeylerde—beyaz halkın tam onayını alarak. Ve beyazlar buna uyar. Çünkü oradaki herkesin zaten bir suçlu olduğunu düşünürler. Basın bunu yapar.

Bu bir maharet. Bu maharet şöyle adlandırılır—bu, “imge yaratma” diye adlandırılan bir bilimdir. Seni bu imgeleme bilimi aracılığıyla kontrol altında tutarlar. Sana kendi hakkında kötü bir imge vererek, hatta kendine aşağılık duymuş gibi bakmanı sağlarlar. Kendi Siyah insanlarımızdan bazısı bu imgeyi kendileri yemiş ve sindirmiştir—öyle ki kendileri Siyah toplumda yaşamak istemez hâle gelirler. Kendileri Siyah insanlarla birlikte olmak istemezler.

Bu, suçluyu kurban gibi, kurbanı da suçlu gibi göstermek için çok ustaca kullandıkları bir bilimdir. Örnek: Amerika Birleşik Devletleri’nde Harlem isyanları sırasında ben Afrika’daydım, neyse ki. Bu isyanlar esnasında, ya da bunların bir sonucu olarak, ya da isyanlardan sonra, basın yine çok ustaca, yağmacıları, suçluları, hırsızları, biraz mülk ele geçirdikleri için, böyle tasvir etti.

Şuna dikkat edin, mülkün tahrip edildiği doğrudur. Ama başka bir açıdan bakın. Bu Siyah topluluklarda, topluluğun ekonomisi Siyah adamın elinde değildir. Siyah adam kendi ev sahibisi değildir. Yaşadığı binalar başkası tarafından sahiplenilmiştir. Topluluktaki dükkânlar başkası tarafından işletilir. Topluluktaki her şey onun kontrolü dışındadır. Orada yaşamaktan ve en düşük tipte barınma yerleri için en yüksek kirayı ödemekten, en düşük kalitedeki yiyecek için en yüksek fiyatı ödemekten başka hiçbir söz hakkı yoktur. Bunun kurbanıdır, ekonomik sömürünün, politik sömürünün ve her çeşit başka sömürünün kurbanıdır. Şimdi, o kadar hayal kırıklığına uğramış, o kadar dolmuş, içinde o kadar patlayıcı enerji birikmiştir ki, kendisini sömüren kişiye ulaşmak ister. Ama onu sömüren kişi onun mahallesinde yaşamaz. Sadece o evi sahiplenir. Sadece o dükkânın sahibidir. Sadece o mahallenin sahibidir. Dolayısıyla Siyah adam patladığında, ulaşmak istediği kişi orada değildir. Böylece mülkü tahrip eder. O bir hırsız değildir. Sizin ucuz mobilyanızı ya da ucuz yiyeceğinizi çalmaya çalışmamaktadır. Size ulaşmak istemektedir, ama siz orada değilsinizdir. Ve sosyologlar meseleyi olduğu gibi çözümlemek ve olduğu gibi anlamak yerine, yine gerçek meseleyi örtbas ederler ve bu insanları hırsız, çete üyesiymiş gibi göstermek için basını kullanırlar. Hayır! Onlar örgütlü hırsızlığın kurbanlarıdır, örgütlü ev sahiplerinin—ki bunlar sadece hırsızdır—örgütlü tüccarların—ki bunlar sadece hırsızdır—ve belediyede oturan, ev sahipleri ve tüccarlarla işbirliği içinde olan siyasetçilerin—ki bunlar sadece hırsızdır—kurbanlarıdır.

Ama yine, basın kurbanı suçlu gibi göstermek ve suçluyu kurban gibi göstermek için kullanılır… Bu imgelemdir. Ve bu imgeleme yerel düzeyde uygulandığı gibi, bunu uluslararası bir örnekle daha iyi anlayabilirsiniz. Söylediklerime tanıklık eden en iyi güncel uluslararası örnek Kongo’da olanlardır. Ne olduğuna bakın. Sahip olduğumuz durum şuydu: Bir uçak Afrika köylerinin üzerine bomba bırakıyordu. Bir Afrika köyünün bombalara karşı savunması yoktur. Ve bir Afrika köyü, bombalanması için yeterli bir tehdit değildir! Ama uçaklar Afrika köylerinin üzerine bomba bırakıyordu. Bu bombalar düştüğünde, düşmanla dostu ayırt etmezler. Erkekle kadını ayırt etmezler. Kongo’daki Afrika köylerine bu bombalar düştüğünde, Siyah kadınların, Siyah çocukların, Siyah bebeklerin üzerine düşerler. Bu insan varlıkları paramparça edildi. Bu uçaklar tarafından katledilen binlerce Siyah insan için hiçbir feryat, hiçbir merhamet sesi duymadım.

Neden hiçbir feryat yoktu? Neden hiçbir kaygı yoktu? Çünkü, yine, basın kurbanları suçluymuş gibi ve suçluları kurbanmış gibi göstermek için çok ustaca davrandı.
Köylere “isyancıların elinde” diye atıfta bulunurlar, bilirsiniz. Sanki demek istiyorlarmış gibi: çünkü bunlar isyancıların elindeki köylerdir, nüfusu yok edebilirsin ve bu sorun değildir. Aynı şekilde ölüm tüccarlarına da “Amerikan eğitimi almış, Castro karşıtı Kübalı pilotlar” diye atıfta bulunurlar. Bu da bunu meşru hâle getirir. Çünkü bu pilotlar, bu paralı askerler—paralı askerin ne olduğunu bilirsiniz, o bir vatansever değildir. Paralı asker ülkesine duyduğu vatanseverlikten dolayı savaşa giden biri değildir. Paralı asker kiralık bir katildir. Para karşılığı adam öldüren, kan döken bir kişidir, kimin kanı olduğu fark etmez. Bir insanı bir kedi ya da köpek ya da tavuk öldürür gibi kolayca öldürürsün.
Dolayısıyla bu paralı askerler, Afrika köylerinin üzerine bomba bırakırlarken, masum, savunmasız kadınların, çocukların ve bebeklerin bombalarıyla yok edilip edilmediklerini hiç umursamazlar. Ama onlara “paralı asker” dendiği için, yüceltilmiş bir ad verildiği için seni heyecanlandırmaz. “Amerikan eğitimi almış” pilotlar olarak anıldıkları için—Amerikan eğitimi almış oldukları için—bu onları kabul edilebilir kılar. “Castro karşıtı Kübalılar,” bu da onları kabul edilir kılar. Castro bir canavardır, dolayısıyla Castro’ya karşı olan herkes bizim için iyidir, ve oradan yapabilecekleri her şey de bizim için iyidir… Aynı şekilde senin zihnini de bir çantaya koyup istedikleri yere götürürler.

Ama bu, bakmanız ve cevaplamanız gereken bir şeydir. Çünkü bunlar Amerikan uçaklarıdır, Amerikan bombalarıdır, makineli tüfeklerle donanmış Amerikan paraşütçüleri tarafından eskort edilmektedir. Ama bilirsiniz, onların asker olmadığını söylerler; sadece eskordur, tıpkı Güney Vietnam’da bir avuç danışmanla başlamaları gibi. Yirmi bin tanesi—sadece danışman. Bunlar sadece “eskort.”
Bütün bu toplu katliamı işlerler ve buna “insancıl” etiketi takarak—bir insancıllık eylemi diyerek—kurtulurlar. Ya da “özgürlük adına,” “hürriyet adına.” Her türden kulağa hoş gelen slogan, ama bu soğukkanlı cinayettir, toplu cinayettir. Ve bu öyle ustaca yapılır ki, bu yirminci yüzyılda kendini sofistike sayan sen ve ben, bunu seyredebilir ve üzerine onay mührü vurabiliriz.
Sadece siyah derili insanlara, beyaz derili insanlar tarafından yapıldığı için.

Soğukkanlı bir katil olan Tshombe adında bir adamı alırlar. Duymuşsunuzdur onu, Tom Amca Tshombe. O başbakanı, meşru başbakan olan Lumumba’yı öldürdü. Onu öldürdü. İşte bu adam, uluslararası bir katildir; Dışişleri Bakanlığı tarafından seçilmiş ve Kongo’nun başına yerleştirilmiş ve sizin vergi dolarlarınızla desteklenmiş. O bir katil. Hükümetimiz tarafından tutulmuş biri. Kiralık bir katil.
Ve ne tür bir kiralık katil olduğunu göstermek için, göreve gelir gelmez Güney Afrika’dan daha fazla katil tutar ve kendi halkını vurur. Ve siz de neden Amerika’nın dışarıdaki imajının bu kadar iflas ettiğini merak ediyorsunuz. Dikkat edin, “Sizin Amerika imajınız dışarıda iflas etmiş durumda” dedim.
Basın bunu kabul edilebilir kılarak “Kongo’yu birleştirebilecek tek kişi o” der. Hah. Bir katil. Çin’i Birleşmiş Milletlere almıyorlar, çünkü BM birliklerine Kore’de savaş ilan ettiğini söylüyorlar. Tshombe BM birliklerine Katanga’da savaş ilan etti. Siz ona para verirsiniz ve desteklersiniz. Aynı ölçüyü kullanmazsınız. Ölçüyü burada şöyle kullanırsınız, orada değiştirsiniz.

Bu gerçek—bugün herkes sizi görebiliyor. İnsanları en azından bir zamanlar kurnazlığınızla kandırabilecek kadar akıllı olduğunuzu zannetmeye çalışarak dünyanın gözünde kendinizi hasta gösteriyorsunuz. Ama bugün hile çantanız tamamen boşalmış durumda. Dünya sizin ne yaptığınızı görebiliyor.
Basın beyaz halk arasında histeriyi kamçılar. Sonra vites değiştirir ve beyaz halkın sempatisini kazanmaya girişir. Sonra yine vites değiştirir ve beyaz halkın, Amerika’nın girişmek üzere olduğu her türlü suç faaliyetine destek vermesini sağlar.

Rehinelerden nasıl söz ettiklerini hatırlayın: “beyaz rehineler.” “Rehineler” değil. “Kongo’daki bu ‘yamyamlar’ın beyaz rehineleri vardı” dediler. Ah, ve bu sizi çok sarstı. Beyaz rahibeler, beyaz papazlar, beyaz misyonerler.
Beyaz rehine ile Siyah rehine arasındaki fark nedir? Beyaz bir hayat ile Siyah bir hayat arasındaki fark nedir? Siz fark olduğunu düşünmelisiniz ki basınınız beyazlığı özellikle vurguluyor. “On dokuz beyaz rehine” kalbinizi sızlatıyor. Aylardır yüzlerce, binlerce Siyah insanın üzerine bombalar bırakılırken siz hiçbir şey söylemediniz. Ve hiçbir şey yapmadınız.
Ama bir avuç—ilk başta o şeyin içinde olmaması gereken bir avuç—beyaz insanın hayatı işin içine girer girmez, birdenbire kaygılandınız.

Ben Afrika’daydım, yaz boyunca; paralı askerler ve pilotlar Kongo’da Siyah insanları sinek gibi vurup öldürürken. Batı basınında adı bile geçmiyordu. Anılmıyordu. Eğer anılıyorsa, gazetenin gizli saklı bir köşesinde, mikroskopla bile zor bulunacak bir yerde anılıyordu.
Ve o zaman Afrikalı kardeşler, önce rehine almıyorlardı. Rehine almaya ancak bu pilotların köylerini bombaladığını fark ettiklerinde başladılar. Ve sonra rehineleri aldılar, köye götürdüler ve pilotları uyardılar: Eğer köye bomba atarsanız, kendi insanlarınıza isabet ettirirsiniz. Bu bir savaş manevrasıdır. Onlar savaştaydı. Bir köyde rehineleri elde tutmalarının tek nedeni, paralı askerlerin o köylerdeki insanları kitlesel ölçekte öldürmesini engellemekti. Onları rehine olarak tutmalarının nedeni yamyam olmaları değildi. Ya da onların etlerinin lezzetli olduğunu düşünmeleri değildi. Bu misyonerlerden bazıları kırk yıldır oradaydı ve yenmemişlerdi. Yemeyi düşünüyor olsalardı, genç ve körpe oldukları zaman yerlerdi.
Zaten yaşlı bir tavuğun üzerindeki o yaşlı beyaz eti sindirmeniz bile mümkün değildir.

Bu imgelemdir. Onlar imge yaratma yeteneklerini kullanır ve sonra bu yarattıkları imgeleri halkı yanlış yönlendirmek için kullanırlar. İnsanları yanıltmak, insanlara yanlışı doğru olarak, doğruyu yanlış olarak kabul ettirmek için. İnsanların gerçekten suçlunun kurban olduğunu ve kurbanın suçlu olduğunu sanmasını sağlamak için.
Ben bunu işaret ederken, siz şöyle diyebilirsiniz: “Bütün bunların Amerika’daki Siyah adamla ne ilgisi var? Ve Rochester’da burada Siyah–beyaz ilişkileriyle ne ilgisi var?”

Bunu anlamak zorundasınız. 1959’a kadar Afrika kıtasının imgesi Afrika’nın düşmanları tarafından yaratılıyordu. Afrika, dış güçlerin egemen olduğu bir yerdi. Avrupalıların egemen olduğu bir yerdi. Ve Avrupalılar Afrika kıtasına egemen olduklarında, Afrika’nın dışarıya yansıtılan imgesini yaratanlar da onlardı.
Ve Afrika’yı ve Afrikalıları olumsuz bir imgeyle, nefret dolu bir imgeyle yansıttılar. Afrika’nın bir ormanlar ülkesi, hayvanlar ülkesi, yamyamlar ve vahşiler ülkesi olduğunu bize düşündürdüler. Bu nefret dolu bir imgeydi. Ve Afrika hakkında bu olumsuz imgeyi projekte etmede çok başarılı oldukları için, burada Batı’da Afrika kökenli olan bizler, Afro-Amerikalılar, Afrika’ya nefretle baktık. Afrikalıya nefretle baktık.
Ve bize “Afrikalı” diye hitap edildiğinde, bu bizim hizmetçi yapılmamız gibi, oyun oynamamız gibi, ya da bizim hakkımızda hiç istemediğimiz şekilde konuşulması gibiydi.

Neden? Çünkü ezenler bilir ki, bir kişiye kökünden nefret ettiremezsin onu ağaçtan nefret ettirmeden. Kendi özünden nefret etmesini sağlayamazsın, sonunda kendinden nefret etmeden.
Ve hepimiz Afrika’dan geldiğimiz için, bize Afrika’dan nefret ettiremezsin, sonunda kendimizden nefret ettirmeden. Ve bunu çok ustaca yaptılar.
Ve bunun sonucu ne oldu? Burada Amerika’da Afrika’ya dair her şeye nefret eden 22 milyon Siyah insan ortaya çıktı. Biz Afrika özelliklerinden nefret ediyorduk. Afrika özelliklerinden nefret ediyorduk. Saçımızdan nefret ediyorduk. Burnumuzdan, burnumuzun şeklinden, dudaklarımızın şeklinden, derimizin renginden nefret ediyorduk. Evet nefret ediyorduk.
Ve siz, bize atalarımızın toprağından ve o kıtadaki insanlardan nefret etmeyi kurnazca sağlayarak, bize kendimizden nefret etmeyi öğrettiniz.

Biz o insanlardan nefret ettiğimiz sürece kendimizden nefret ettik. Onların nasıl göründüğünü düşündüğümüz şeyden nefret ettiğimiz sürece, aslında bizim nasıl göründüğümüzden nefret ettik.
Ve siz bana nefret öğretmeni diyorsunuz. Hani, siz bize kendimizden nefret etmeyi öğrettiniz. Dünyaya bütün bir ırktan nefret etmeyi siz öğrettiniz ve şimdi sırf boynumuza geçirdiğiniz ilmeği beğenmediğimiz için bize sizden nefret ediyoruz diye suç atmaya cüret ediyorsunuz.
Bir adama Tanrı’nın ona verdiği dudaklardan nefret etmeyi, Tanrı’nın ona verdiği burun şeklinden nefret etmeyi, Tanrı’nın ona verdiği saçın dokusundan nefret etmeyi, Tanrı’nın ona verdiği deri renginden nefret etmeyi öğretmek—bir ırkın işleyebileceği en büyük suçtur. Ve işlediğiniz suç budur.

Rengimiz bir zincir hâline geldi, psikolojik bir zincir. Kanımız—Afrika kanı—bir psikolojik zincir, bir hapishane hâline geldi, çünkü ondan utanıyorduk. Biz, onların yüzümüze karşı bunu söylüyor olduklarına inanıyorduk ve söylemediklerini söyleseler bile; söylüyorlardı! Cildimiz siyah olduğu için kendimizi kapana kısılmış hissediyorduk. Damarlarımızda Afrika kanı olduğu için kapana kısılmış hissediyorduk. Bizi böyle hapsettiniz. Sadece bizi buraya getirip köle yaparak değil. Fakat ana yurdumuz hakkında yarattığınız imge ve o kıtadaki halkımız hakkında yarattığınız imge bir tuzak, bir hapishane, bir zincir, dünya başlangıcından bu yana sözde medeni bir ırk ve medeni bir ulus tarafından icat edilmiş en kötü türden kölelikti.

Bugün bile bu ülke içindeki halkımızda bunun sonuçlarını görüyorsunuz. Çünkü Afrika kanımızdan nefret ettiğimiz için kendimizi yetersiz hissettik, aşağı hissettik, çaresiz hissettik. Ve bu çaresizlik hâlimizde kendimiz için çalışmazdık. Sizden yardım beklerdik, sonra siz bize yardım etmezdiniz. Kendimizi yeterli hissetmezdik. Sizden tavsiye isterdik ve siz bize yanlış tavsiye verirdiniz. Sizden yön isterdik ve siz bizi döndürüp dolaştırırdınız. Fakat bir değişim meydana geldi. Bizde. Peki nereden? 1955’te Endonezya’nın Bandung kentinde, koyu tenli insanların bir konferansı yapıldı. Afrika ve Asya’nın insanları asırlardan bu yana ilk kez bir araya geldi. Nükleer silahları yoktu, hava kuvvetleri yoktu, donanmaları yoktu. Ama durumlarını tartıştılar ve hepimizin ortak bir şeye sahip olduğunu buldular—baskı, sömürü, acı. Ve ortak bir baskıcıya, ortak bir sömürücüye sahiptik.

Kenya’dan gelen bir kardeş baskıcısını İngiliz diye çağırıyordu; Kongo’dan gelen bir diğeri baskıcısını Belçikalı diye çağırıyordu; Gine’den gelen başka biri baskıcısını Fransız diye çağırıyordu. Fakat baskıcıları bir araya getirdiğinizde hepsinin ortak bir yanı vardı: hepsi Avrupa’dan geliyordu. Ve bu Avrupalı Afrika ve Asya halkını baskı altında tutuyordu.

Ve baskıyı, sömürüyü, acıyı, üzüntüyü ortak gördüğümüz için, insanlarımız bir araya gelmeye başladı ve Bandung Konferansı’nda, artık farklılıklarımızı unutma zamanının geldiğine karar verdiler. Farklılıklarımız vardı. Kimisi Budistti, kimisi Hinduydu, kimisi Hristiyandı, kimisi Müslümandı, kimisinin hiçbir dini yoktu. Kimisi sosyalistti, kimisi kapitalistti, kimisi komünisti, kimisinin ekonomisi dahi yoktu. Ama bütün bu farklılıklara rağmen tek bir konuda anlaştılar: Bandung ruhu, o andan itibaren, farklılık alanlarını geri plana itmek ve ortak alanları öne çıkarmaktı.

Ve Bandung ruhu, sadece Asya’da değil, özellikle Afrika kıtasında milliyetçilik ve özgürlük ateşini körükledi. 1955’ten 1960’a kadar Afrika kıtasındaki milliyetçilik ve bağımsızlık alevleri öyle parlak ve öyle ateşli hâle geldi ki, yoluna çıkan her şeyi yakıp kavurabilecek güçteydi. Ve bu ruh yalnızca Afrika kıtasında kalmadı. Bir şekilde—bir şekilde Batı Yarımküresi’ne kaydı ve neredeyse 400 yıldır Afrika kıtasından ayrı olduğu sanılan Batı Yarımküresi’ndeki Siyah adamın kalbine, zihnine ve ruhuna girdi.

Fakat özgürlük arzusu, Afrika kıtasındaki Siyah adamı harekete geçiren aynı arzu, burada, Güney Amerika, Orta Amerika ve Kuzey Amerika’daki Siyah adamın kalbinde de yanmaya başladı ve bize ayrılmadığımızı gösterdi. Aramızda okyanus olsa bile aynı kalp atışı tarafından yönlendiriliyorduk. Afrika kıtasındaki milliyetçilik ruhu—Sömürgeci güçler çökmeye başladı; orada kalamadılar. İngilizler Kenya’da, Nijerya’da, Tanganika’da, Zanzibar’da ve kıtanın başka yerlerinde zora girdiler. Fransızlar, Cezayir dâhil bütün Fransız Ekvator Kuzey Afrika bölgesinde zora girdiler. Kongo, Belçikalıların artık orada kalmasına izin vermiyordu. 1954–55’ten 1959’a kadar bütün Afrika kıtası patlayıcı hâle geldi. 1959’a gelindiğinde artık orada kalamıyorlardı. Gitmek istedikleri için değil. Birdenbire hayırsever hâle geldikleri için değil. Birdenbire Siyah adamın doğal kaynaklarını sömürmekten vazgeçtikleri için değil. Fakat Siyah adamın kalbinde ve zihninde yanan bağımsızlık ruhu yüzünden. Artık kolonileştirilmeye, baskı altına alınmaya ve sömürülmeye izin vermiyordu. Hayatını feda etmeye ve kendi hayatını almak isteyenlerin hayatını almaya razıydı ki bu yeni bir ruhtu.

Sömürgeci güçler gitmedi. Peki ne yaptılar? Basketbol oynayan bir insanı düşünün—eğer ona bakarsanız—karşı takımın oyuncuları onu sıkıştırır ve topu dışarı atmak istemiyorsa, topu aynı takımdan olup müsait olan birine paslamak zorundadır. Ve Belçika, Fransa, Britanya ve diğer sömürgeci güçler sıkıştıkları için—sömürgeci güçler olarak açığa çıktıkları için—Afrikalılar açısından hâlâ “temiz” olan birilerini bulmak zorundaydılar. Ve Afrikalılar açısından tek temiz olan Amerika Birleşik Devletleri idi. Bu yüzden topu Amerika Birleşik Devletleri’ne pasladılar. Ve bu yönetim topu kaptı ve o zamandan beri deli gibi koştu. Topu kapar kapmaz yeni bir problemle karşı karşıya olduklarını fark ettiler. Problem şuydu: Afrikalılar uyanmıştı. Ve uyanışlarında artık korkmuyorlardı. Ve Afrikalılar korkmadığı için Avrupa güçlerinin bu kıtada zor kullanarak kalması imkânsızdı. Dolayısıyla Dışişleri Bakanlığımız topu kapıp yeni bir analizle, Avrupa sömürgeci güçlerinin yerine geçeceklerse yeni bir strateji kullanmaları gerektiğini fark ettiler.

Stratejileri neydi? Dostça yaklaşım. Dişlerini sıkarak gelmek yerine, Afrikalılara gülümsemeye başladılar. “Biz sizin dostunuzuz.” Fakat Afrikalıyı kendisinin dostu olduğuna ikna etmek için işe, bize dostmuş gibi davranarak başlamak zorundaydı.

Adam sana kötü olduğun için gülümsemedi, hayır. Suyun öte tarafındaki kardeşini etkilemeye çalışıyordu. Sana gülümsemesinin sebebi, gülümsemesinin tutarlı görünmesini sağlamaktı. Orada dostça yaklaşım kullanmaya başladı. İyi niyetli bir yaklaşım. Hayırsever bir yaklaşım. Buna iyi niyetli sömürgecilik deyin. Hayırsever emperyalizm. Dolaryanilik tarafından desteklenen hümaniteryanizm. Tokenizm—sembolik jestler. Kullandıkları yaklaşım buydu. Oraya iyi niyetle gitmediler. Missisipi’de Siyah insanları asarken nasıl olur da Afrika kıtasına Barış Gönüllüleri, Crossroads ve diğer gruplarla gidip yardım edebilirsiniz? Nasıl yaparsınız? Sözde onlara İsa’yı öğretmek için misyonerleri nasıl eğitebilirsiniz, Rochester’da bile bir Siyah adamı İsa’nın kilisesine almazken, güneyi hiç söylemiyorum bile. Bu gerçekten üzerine düşünülmesi gereken bir şey. Düşündüğüm zaman çileden çıkıyorum.

1954’ten 1964’e kadar olan dönem kolaylıkla ortaya çıkan Afrika devletinin dönemi olarak görülebilir. Ve Afrika devleti 1954’ten 1964’e kadar ortaya çıktıkça bunun Afro-Amerikalı, Siyah Amerikalı üzerindeki etkisi ne oldu? Afrika’daki Siyah adam bağımsızlık kazandıkça kendisinin kendi imgesini yaratmasının efendisi konumuna geldi. 1959’a kadar Afrika’yı düşündüğümüzde çıplak, tom-tom çalan, burnunda kemik olan biri düşünürdük. Evet! Zihninizdeki tek Afrikalı imgesi buydu. Fakat 1959’dan itibaren onlar Birleşmiş Milletler’e gelmeye başladıkça ve onları televizyonda görmeye başladıkça şoka girdiniz. İngilizceyi sizden daha iyi konuşabilen bir Afrikalı karşınızdaydı. Sizden daha mantıklı konuşuyordu. Sizden daha fazla özgürlüğü vardı. Sizin giremediğiniz yerlere—giremediğiniz yerlere—o sadece cüppesini giyip yürüyerek geçip gidiyordu. Bu sizi sarsmak zorundaydı. Ve ancak sarsıldıktan sonra gerçekten uyanmaya başladınız.

Afrika ulusları bağımsızlık kazandıkça ve Afrika kıtasının imgesi değişmeye başladıkça, Afrika imgesi negatifden pozitife döndükçe, Batı Yarımküresi’ndeki Siyah adamın bilinçaltı bu pozitif Afrika imgesiyle özdeşleşmeye başladı.

Ve Afrika kıtasındaki Siyah adamın duruş sergilediğini gördüğünde burada da, Siyah adamın kalbi, zihni ve ruhu duruş sergileme arzusu ile doldu. Aynı imge, aynı… Afrika imgesi negatiftir—eski şapka elde, uzlaşmacı, korkulu yüz ifadelerini duyarsınız—biz de aynıydık. Ama Jomo Kenyatta ve Mau Mau ve başkaları hakkında okumaya başladığımızda, bu ülkedeki Siyah insanların aynı doğrultuda düşünmeye başladığını gördünüz. Ve bazıları kabul etmek istemese de, gerçekte düşündükleri doğrultuya daha yakındılar.

Onlar Afrika kıtasındaki insanlarla yaklaşımlarını değiştirmek zorunda kaldıkları gibi, bu kıtadaki halkımıza karşı yaklaşımlarını da değiştirmeye başladılar. Afrika kıtasında tokenizm ve bir sürü dostane, hayırsever, filantropik yaklaşımlar kullanıyorlardı—bunlar sadece sembolik çabalardı—aynı şeyi burada bize karşı da yapmaya başladılar. Tokenizm. Kimsenin sorununu çözmek için tasarlanmamış her türlü programı ortaya çıkardılar. Attıkları her adım sembolik bir adımdı. Bir kere bile sorunu gerçekten çözmeye yönelik gerçekçi bir adım atmadılar. Uygulamaya bile sokmadıkları bir Yüksek Mahkeme ayrımcılık karşıtı kararı çıkardılar. Rochester’da bile değil, Missisipi’de hiç değil. Missisipi halkını Mississippi Üniversitesi’ni entegre edecekmiş gibi göstererek aldattılar. Üniversiteye bir zenciyi 6.000—15.000 askerle soktular sanırım. Ve sanırım bunun maliyeti 6 milyon dolardı.

Ve üç dört kişi sırf bu gösteri yüzünden öldü. Ve bu sadece bir gösteriydi. İçi boş bir gösteri. İçlerinden biri içeri girdikten sonra Mississippi’de entegrasyon olduğunu söylediler. Georgia’daki okula iki tanesini soktular ve Georgia’da entegrasyon var dediler. Vay canına, utanmanız gerekir. Gerçekten, ben beyaz olsaydım o kadar utanırdım ki halının altına sürünürdüm. Ve halının altındayken o kadar alçalırdım ki dışarı çıkarken halıda bile bir tümsek bırakmazdım.

Bu tokenizm, bu tokenizm yalnızca bir avuç seçilmiş Zenci’nin çıkarlarını korumak için tasarlanmış bir programdı. Ve bu seçilmiş Zenciler büyük pozisyonlara getirildiler ve sonra ağızlarını açıp dünyaya “ne kadar ilerleme kaydediyoruz” demek için kullanıldılar. “Ne kadar ilerleme kaydediyoruz” dememeliydi, “ne kadar ilerleme kaydediyor” demeliydi. Çünkü bu seçilmiş Zenciler domuz gibi yer içerken, beyazlarla omuz omuza gezerken, Washington D.C.’de otururken, bu ülkenin Siyah halkının büyük çoğunluğu gecekondu ve gettolarda yaşamaya devam etti. Bu ülkenin Siyah halkının büyük çoğunluğu işsiz kalmaya devam etti ve en kötü okullara gitmeye ve en kötü eğitimi almaya devam etti.

Aynı zamanlarda Kara Müslüman hareketi olarak bilinen bir hareket ortaya çıktı. Kara Müslüman hareketi şunu yaptı: Kara Müslüman hareketi sahneye çıkana kadar NAACP radikal olarak görülürdü. Onu soruşturmak isterlerdi. CORE ve diğer herkes şüpheliydi. King’in adı bile duyulmamıştı. Kara Müslüman hareketi gelip de o türden konuştukça, beyaz adam “NMCP’ye şükürler olsun” dedi. Kara Müslüman hareketi NMCP’yi beyazlara kabul ettirdi. Liderlerini kabul ettirdi. Sonra onlara “sorumlu Zenci liderler” demeye başladılar. Bu da beyazlara karşı sorumlu oldukları anlamına geliyordu. Şimdi ben NMCP’ye saldırmıyorum. Sadece anlatıyorum. Ve kötü olan şu ki, bunu inkâr edemezsiniz.

Hareketin yaptığı katkı buydu. Birçok insanı korkuttu. Sevgiden doğru davranmayacak olan birçok insan korkudan doğru davranmaya başladı. Çünkü Roy [Wilkins] ve [James] Farmer ve diğer bazıları beyazlara şöyle derdi: “Eğer bize doğru davranmazsanız, gidip onları dinlemek zorunda kalacaksınız.” Bizi kendi pozisyonlarını, pazarlık pozisyonlarını güçlendirmek için kullandılar. Kara Müslüman hareketinin felsefesi hakkında ne düşünürseniz düşünün, onun son on iki yıldaki Siyah insanların mücadelesine oynadığı rolü analiz ettiğinizde onu doğru bağlamına yerleştirmeniz ve doğru perspektiften görmeniz gerekir. Hareket, Siyah topluluğun en militanca, en memnuniyetsiz, en ödün vermez unsurlarını ve aynı zamanda en genç unsurlarını kendine çekti. Ve hareket büyüdükçe bu kadar militanca, ödün vermez, memnuniyetsiz bir unsuru çekti.

Hareketin kendisi görünüşte İslam dinine dayanıyordu ve dolayısıyla sözde bir dinî hareketti. Fakat İslam dünyası ya da ortodoks Müslüman dünyası Kara Müslüman hareketini kendisinin gerçek bir parçası olarak asla kabul etmediği için, bizleri içinde olduğu bir tür dinî boşluğa itti. Kendimizi bir dinle tanımlarken, bu dinin uygulandığı dünyanın bizi o dinin gerçek uygulayıcıları olarak reddettiği bir konuma koydu. Ayrıca hükümet bizi manevra edip dinî bir grup değil de siyasî bir grup olarak etiketlemeye çalıştı ki bize vatana ihanet ve yıkıcılık suçlaması yöneltilsin. Tek sebep buydu. Fakat siyasî olarak etiketlenmemize rağmen, siyasete katılmamıza asla izin verilmediği için siyasî bir boşluk içindeydik. Dinî bir boşluktaydık. Siyasî bir boşluktaydık. Gerçekte dünyadan, hatta mücadele ettiğimiz dünyadan bile kesilmiş, yabancılaştırılmıştık. Kendimize ait bir tür dinî/siyasî melez hâline geldik. Hiçbir şeye dahil değil, sadece kenardan her şeyi kınayan, ama hiçbir şey düzeltemeyecek bir konumdaydık çünkü hiçbir eyleme geçemiyorduk.

Yine de hareketin doğası, eylemci insanları çekti. Eylem isteyen. Bütün Siyah insanların karşı karşıya olduğu kötülüklere karşı bir şeyler yapmak isteyen. Siyah adamın dinini pek umursamıyorduk. Çünkü ister Metodist ister Baptist ister ateist ister agnostik olsun, aynı cehennemi yaşıyordu.

Dolayısıyla eylem gerektiğini görebiliyorduk ve içimizden eylemci olanlar memnuniyetsiz, hayal kırıklığına uğramış hâle geldik. Ve nihayet ayrılık ortaya çıktı ve sonunda bölünme oldu. Ayrılanlar, hareketin gerçek eylemcileriydi ve bu toplumda bütün Siyah insanların hakları için mücadele etmemizi sağlayacak bir program isteyen kadar zeki olanlardı.

Fakat aynı zamanda dinimizi de istiyorduk. Bu nedenle ayrıldığımızda yaptığımız ilk şey New York’ta merkezlenen Müslüman Cami adlı yeni bir örgüte yeniden gruplaşmaktı. Ve bu örgütte gerçek, ortodoks İslam dinini benimsedik ki bu bir kardeşlik dinidir. Bu dini kabul ederken ve bu dini uygulayabilecek bir örgüt kurarken—ve bu Müslüman Cami hemen Müslüman dünyanın dinî yetkilileri tarafından tanındı ve onaylandı—aynı zamanda bu toplumda dinin ötesine geçen bir sorunumuz olduğunu fark ettik. Bunun içindi ki Afro-Amerikan Birliği Örgütü’nü kurduk ve toplumdaki herkesin, Siyah insanların insan olarak tam olarak tanınmasını ve saygı görmesini sağlayacak bir eylem programına katılabilmesini istedik.

Afro-Amerikan Birliği Örgütü’nün sloganı “Ne Gerekirse Yaparak”. Mücadelemizi bizi ezenlerin koyduğu kurallarla vermeye inanmayız. Sömürenlerin kurallarını koyduğu bir mücadelede kazanabileceğimize inanmayız. Bizi uzun süre sömürüp ezenlerin sevgisini kazanmaya çalışarak bir mücadele yürütemeyeceğimize inanmayız.

Mücadelemizin haklı olduğuna inanıyoruz. Şikâyetlerimizin haklı olduğuna inanıyoruz. Bu toplumda Siyah insanlara karşı yapılan kötü uygulamaların suç olduğuna ve bu suç uygulamalara katılanların kendilerinin suçlulardan başka bir şey olmadığına inanıyoruz. Ve bu suçlularla ne gerekirse yaparak mücadele etme hakkına sahip olduğumuza inanıyoruz. Bu, şiddeti savunduğumuz anlamına gelmez. Fakat federal hükümetin Siyah insanların yaşamını ve mülkünü koruma konusundaki isteksizliğini ve yetersizliğini gördük. Düzenli beyaz ırkçıların, Klan üyelerinin, Yurttaşlar Konseyi üyelerinin ve diğerlerinin Siyah topluluğa girip bir Siyah adamı alıp ortadan kaybettirerek hiçbir şeyin yapılmadığını gördük.

Durumumuzu yeniden analiz ettik. 1939’a geri döndüğümüzde, Amerika’daki Siyah insanlar ayakkabı boyuyordu. En eğitimliler bile Michigan’da, benim geldiğim yerde, başkent Lansing’de ayakkabı boyuyordu. Şehirde alabileceğiniz en iyi iş, bir kulüpte beyazlara yemek taşımaktı. Ve genellikle kulüpteki garson, beyazların arasında “iyi bir iş” yaptığı için şehrin önemli insanı olarak görülürdü, bilirsiniz.

En iyi eğitime sahipti fakat eyalet binasında, başkentte ayakkabı boyuyordu. Valinin ayakkabılarını, başsavcının ayakkabılarını boyardı ve bu onu “bilen biri” yapardı, bilirsiniz, çünkü yüksek makamlardaki beyazların ayakkabılarını boyayabiliyordu. Merkezdeki insanlar Siyah topluluğunda neler olup bittiğini bilmek istediğinde, işte o onlardan biriydi. “Şehir zencisi” olarak bilinirdi, Zenci lider. Ve ayakkabı boyamayanlar, yani vaizler de toplulukta büyük bir sese sahipti. Bize izin verdikleri tek şey ayakkabı boyamak, masa hizmeti yapmak ve vaizlikti.

1939’da, Hitler ortalığı kasıp kavurmadan önce, ya da ortalığı kasıp kavururken, evet—Hitler ortalığı kasıp kavurmadan önce, fabrikalarda bile çalışamazdık. WPA’da hendek kazıyorduk. Birçoğunuz çok çabuk unuttunuz. WPA’da hendek kazıyorduk. Yemeğimiz sosyal yardımdan gelirdi, üzerlerinde “satılamaz” yazardı. Mağazadan o kadar çok “satılamaz” şey aldım ki, bunu gerçekten bir mağazanın adı sanmıştım. Siyah adamın durumu buydu, 1939’a kadar…. Savaş başlayana kadar bu basit işlerle sınırlıydık. Savaş başladığında, orduya bile alınmadık. Siyah bir adam askere çağrılmazdı. Çağrılır mıydı, çağrılmaz mıydı? Hayır! Donanmaya katılamazdınız. Hatırlıyor musunuz? Çağırmazlardı. Bu 1939 kadar geç bir tarihte, Amerika Birleşik Devletleri’nde!

Size “özgürlük ülkesi” ve geri kalan o şeyleri söylemeyi öğrettiler. Hayır! Orduya katılamazdınız. Donanmaya katılamazdınız. Sizi askere bile çağırmazlardı. Sadece beyaz insanlar alınıyordu. Siyah lider büyük ağzını açıp “Eğer beyazlar ölmek zorunda ise, bizim de ölmemiz gerek” deyinceye kadar bizi askere almaya başlamadılar.

Siyah lider, II. Dünya Savaşı’nda ölmek zorunda olmayan bir sürü Siyah insanı ölüme gönderdi. Amerika savaşa girince, derhal bir insan gücü kıtlığıyla karşı karşıya kaldı. Savaş zamanına kadar fabrikaya bile giremezdiniz. Lansing’de yaşadım, Oldsmobile fabrikasının ve Reo’nunkinin olduğu yerde. Bütün fabrikada üç Siyah vardı ve her biri elinde bir süpürge tutuyordu. Eğitimleri vardı. Okula gitmişlerdi. Sanırım biri üniversiteye gitmişti. Fakat o bir “süpürge uzmanı”ydı. Zor zamanlar gelip de insan gücü kıtlığı olunca, bizi fabrikaya aldılar. Kendi çabamızla değil. Vicdanları uyandığı için değil. Bize ihtiyaçları olduğu için. İnsan gücüne ihtiyaçları olduğu için. Her türlü insan gücüne. Ve çaresiz kaldıklarında, fabrikaların kapılarını açıp bizi içeri aldılar. Böylece makineleri çalıştırmayı öğrenmeye başladık. Sonra makine çalıştırmayı öğrenmeye başladıklarında, daha fazla para kazanmaya başladık. Daha fazla para kazandıkça biraz daha iyi mahallelere taşınabildik. Biraz daha iyi mahallelere taşınınca biraz daha iyi okullara gittik. Ve o daha iyi okula gidince biraz daha iyi bir eğitim aldık ve biraz daha iyi bir iş elde edebilecek konuma geldik. Onların kalplerinin değişmesinden dolayı değildi. Ahlaki bilinçlerinin ani bir uyanışından dolayı değildi. Hitler’di. Tojo’ydu. Stalin’di. Evet, dışarıdan gelen baskıydı, dünya düzeyindeki tehdit ve tehlikeydi, sizin ve benim birkaç adım ileri gitmemizi sağlayan. Peki neden en başta bizi askere almadılar? Bize o kadar kötü davranmışlardı ki, orduya alıp bize silah verip nasıl ateş edeceğimizi öğretirlerse—bizi neye ateş etmemiz gerektiğini söylemek zorunda kalmayacaklarından korkuyorlardı.

Ve muhtemelen söylemeleri gerekmezdi. Vicdanlarıydı. Bu yüzden şunu belirtiyorum ki, amca Sam’in kalbinin değişmesi değildir kapıların bile zorla aralanmasına sebep olan. Bu dünya baskısıydı. Dış tehdit, dış tehlikeler zihnini meşgul etmiş ve seni ve beni biraz daha dik durmaya zorlamıştı. Bizi kalkındırmak istediği için değil. Bizi ileri götürmek istediği için değil. Zorlandığı için.

Ve kapıların zor da olsa açılmasına neyin sebep olduğunu doğru analiz edince, bugünkü konumunuzu daha iyi anlarsınız. Ve bugün ihtiyaç duyduğunuz stratejiyi de daha iyi anlarsınız. Siyah insanların özgürlüğü için tek başına Amerika sınırları içinde yürütülen herhangi bir hareket kesin olarak başarısızlığa mahkûmdur.

Sorununuz Amerikan bağlamında mücadele edildiği sürece, tek müttefikleriniz Amerikalılar olabilir. Onu “sivil haklar” diye adlandırdığınız sürece, Amerikan Birleşik Devletleri hükümetinin yetki alanı içinde kalır. Ve Amerika hükümeti, ayrımcılarla, ırkçılarla doludur. Hükümetteki en güçlü adamlar ırkçıdır. Bu hükümet otuz altı komite tarafından kontrol edilir: yirmi kongre komitesi ve on altı senato komitesi. Yirmi kongre komitesinin on üçü güneyden. Senato komitelerini kontrol eden on altı senatörün onu güneyden. Bu da demektir ki, yaşadığımız ülkenin iç ve dış yönünü belirleyen otuz altı komitenin yirmi üçü ırkçıların elindedir. Düpedüz, soğukkanlı, taş gibi ayrımcıların elinde. Karşınızda duran budur. Gücün insanlığın en kötü türünün elinde olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Peki etraflarından nasıl dolanacağız? Bu adamlara boyun eğmiş bir Kongre’den nasıl adalet alacağız? Ya onların kontrolündeki bir Senato’dan? Ya onların kontrolündeki bir Beyaz Saray’dan? Ya onların kontrolündeki bir Yüksek Mahkeme’den?

Yüksek Mahkeme’nin çıkardığı o zavallı karara bakın. Kardeşim, bak ona! Bu Yüksek Mahkeme’deki adamların yalnızca hukukta değil, hukuk dilinde de ustalaşmış olduklarını bilmiyor musunuz? Hukuki dil ustasıdırlar, öyle ki eğitimde ayrımcılığı ortadan kaldıran bir kararı öyle bir şekilde yazabilirlerdi ki kimse onun etrafından dolaşamazdı. Ama öyle bir şey çıkardılar ki, on yıl geçti, hâlâ her yanı açık. Ne yaptıklarını biliyorlardı. Size bir şey veriyormuş gibi görünürken aslında onu kullanamayacağınızı biliyorlardı.

Geçen yıl insan hakları yasası çıkardılar ki tüm dünyaya duyurdular, sanki bizi entegrasyonun vaat edilmiş topraklarına götürecekmiş gibi. Öyle ya! Geçen hafta, muhterem Dr. Martin Luther King hapisten çıkıp Washington’a gitti ve Alabama’daki Siyah insanların oy kullanma hakkını koruyacak yeni yasalar için her gün dilekçe vereceğini söyledi. Neden? Az önce bir yasa çıkmadı mı? Az önce bir insan hakları yasası çıkmadı mı? O çok reklamı yapılan insan hakları yasası Alabama’daki Siyah insanların sadece kayıt olmak istemelerinden dolayı federal hükümete onları koruma gücü bile vermiyor mu? Bu başka bir pis hiledir, çünkü her yıl bizi hileyle kandırdılar. Başka bir pis hile.

Dolayısıyla, bütün bu aldatmacayı, bu hileyi, bu manevraları görürken—yalnızca federal düzeyde değil, ulusal düzeyde, yerel düzeyde, tüm düzeylerde—yeni nesil Siyah insanlar artık Kongre’nin, Senato’nun, Yüksek Mahkeme’nin ve başkanın sorunlarımızı çözmesini beklediğimiz sürece bir bin yıl daha masa bekleyeceğimizi görüyor. Ve öyle günler yok artık.

Sivil haklar yasasından beri—Birleşmiş Milletler’de Afrika diplomatlarının Mozambik, Angola, Kongo, Güney Afrika’daki Siyah insanlara yapılan adaletsizliklere karşı ağıtlı konuşmalar yaptığını görürdüm ve şunu merak ederdim: Otellerine geri dönüp televizyonu açtıklarında köpeklerin Siyah insanları ısırdığını, polislerin hemen köşedeki Siyah insanların dükkânlarını coplarla parçalayarak bastığını, su hortumlarının kıyafetlerimizi yırtacak kadar güçlü bir basınçla bize doğrultulduğunu nasıl görüp de Angola ve Mozambik’te olanlarla ilgili nutuk atıp burada olanlar hakkında tek kelime etmezlerdi?

Gidip bazılarıyla konuştum. Ve dediler ki Amerika’daki Siyah adam kendi mücadelesini sivil haklar mücadelesi olarak adlandırdığı sürece—sivil haklar bağlamında mesele yerel kalıyor ve Amerika Birleşik Devletleri’nin yetki alanında kalıyor. Ve içlerinden biri bu konuda ağzını açarsa, protokol kurallarının ihlali sayılır. Fark şu ki, diğer milletler şikâyetlerini sivil haklar şikâyeti olarak değil, insan hakları şikâyeti olarak adlandırdılar. “Sivil haklar” içinde bulundukları ülke hükümetinin yetki alanına girer. Fakat “insan hakları” Birleşmiş Milletler Tüzüğü’nün bir parçasıdır.

BM tüzüğünü imzalayan tüm uluslar İnsan Hakları Bildirgesi’ni ortaya koydular ve şikâyetlerini “insan hakları ihlali” olarak sınıflandıran herkes bu şikâyetleri Birleşmiş Milletler’e götürebilir ve dünya çapındaki insanlar tarafından tartışılabilir hâle getirir. Sorununuzu “sivil haklar” diye adlandırdığınız sürece tek müttefikleriniz komşu topluluktaki insanlardır ki çoğu şikâyetinizden sorumludur. Ama onu “insan hakları” diye adlandırdığınızda uluslararası hâle gelir. O zaman sorunlarınızı Dünya Mahkemesi’ne götürebilirsiniz. Dünyaya sunabilirsiniz. Ve dünyadaki herkes müttefikiniz olabilir.

Bu nedenle Afro-Amerikan Birliği Örgütü’ne katılan bizlerin ilk adımlarından biri, şikâyetlerimizi uluslararası hâle getirecek ve dünyanın artık bizim sorunumuzun bir zenci sorunu ya da Amerikan sorunu değil, insan sorunu olduğunu göreceği bir program ortaya koymaktı. İnsanlık için bir sorun ve insanlığın tüm unsurlarının saldırması gereken bir sorun. O kadar karmaşık bir sorun ki, Amca Sam’in tek başına çözmesi imkânsız ve bu nedenle patlayıp kimsenin başa çıkamayacağı hâle gelmeden önce bu durumu düzeltebilecek bir konumda olan insanlarla bir araya gelmek istedik.

Teşekkür ederim.

Malcolm X (Malik el-Shabazz)

Bir yanıt yazın