Psikolojinin İslamîleştirilmesi Üzerine
Psikolojinin İslamîleştirilmesi
“neden”, “nedir”, “nasıl” ve “kim”
Giriş
Bu açılış konuşmasını hazırlarken, İslamîleştirme kavramının uzun yıllardır üzerini kaplayan kafa karışıklığı bulutunu dağıtmaya yardımcı olacağını umduğum basit ve kolay anlaşılır bir üslubu bilinçli olarak tercih ettim. Bunu yaparken, psikolojiyi öğretme, araştırma ve İslamîleştirme konusundaki uzun yıllara dayanan tecrübelerimden bazı açıklayıcı kişisel deneyimlere de atıfta bulundum. Dinleyicilere şunu temin ederim ki, bu kişisel deneyimleri yalnızca kendimi daha iyi anlatabilmek için aktarıyorum. Yetmişinci yaşıma yaklaşmış bulunuyorum; artık akademik üstünlük için yarışan genç biri değilim ve temel motivasyonum alkış ya da kendini yüceltme de değildir. Nitekim son beş-altı yıldır psikoloji dışındaki alanlara giderek daha fazla ilgi duymaya başladım. Felsefe, İslam tıbbı tarihi ve tasavvuf, beni yavaş yavaş kendi uzmanlık alanımdan uzaklaştırmakta; artık psikoloji konferanslarına kıyasla tıp kongrelerine daha sık davet edilmekteyim.
Sunmakta olduğum bu metin, şu anda yazmakta olduğum “Kertenkele Deliğinden Çıkış” başlıklı bir kitabın özetidir. Bu kitap, bana şöyle diyen iyi dostlarıma bir cevaptır:
“Malik Badri, Müslüman psikologların ikilemi adlı eserinde bizi bir kertenkele deliğinde olduğumuza ikna etti; fakat bu delikten nasıl çıkacağımızı söylemedi.”
Bunu söyledikten sonra, İslamîleştirmenin ‘neden’i, ‘nedir’i, ‘nasıl’ı ve ‘kim’i üzerine olan çalışmamın özetine geçelim.
Batı Psikolojisinin İslamîleştirilmesinin ‘Neden’i
Modern Batı psikolojisini neden İslamîleştirmeye ihtiyaç duyuyoruz?
1965 yılında Ürdün Üniversitesi’nin ana konferans salonunda psikolojinin İslamîleştirilmesi üzerine ilk halka açık konuşmamı yaptığımda, İslam ile psikoloji arasındaki ilişkiyi sorgulayan alaycı soruların bombardımanına tutulmuştum. Bazı küçümseyici sorular ve yorumlar şunlardı:
“İslam bir dindir, psikoloji ise bir bilimdir.”
“İslami fizyolojiden, fasık botanikten ya da kâfir fizikten söz ediyor musunuz? O hâlde neden İslami psikoterapiden ya da seküler psikolojiden söz ediyorsunuz?”
“Bilim, felsefe ve dinin esaretinden kurtulup olgunlaşmak için yıllarca mücadele etti; siz psikolojik bilimlerin tekrar eski dindarlığa ya da modası geçmiş felsefeye geri kaymasını mı istiyorsunuz?”
O dönemde başkanlığını yaptığım Psikoloji Bölümü’ndeki bazı dostlarım, eğer uzmanlık alanıma İslam’ı bu şekilde dahil etmeye devam edersem, bir akademisyen olarak saygınlığımı kaybedebileceğimi samimiyetle ifade ettiler.
On bir yıl sonra, Amerika’daki Müslüman Sosyal Bilimciler Derneği tarafından psikolojinin İslamîleştirilmesi üzerine bir bildiri sunmam için davet edildim. Bu, “Müslüman psikologlar kertenkele deliğinde” başlıklı meşhur makalemdi. Özellikle İslam’a sonradan giren Amerikalı psikologlardan aldığım coşkulu ilgi ve alkış beni son derece şaşırttı. Bunlardan biri olan Dr. John Sullivan, konuşmamdan sonra meslek hayatı boyunca farkında olmadan bir kertenkele deliğinde yaşadığını fark ettiğini, bu nedenle bir hastanede danışman olarak çalıştığı görevinden istifa edip danışmanlığı İslamîleştirebileceği bir işe geçtiğini söyledi. Daha sonra İslami danışmanlık üzerine çok iyi bir kitap yazdı.
Suudi Arabistan’a, Riyad Üniversitesi Psikoloji Kliniği’nde profesör ve klinik direktörü olarak görev yaptığım dönemde geri döndüğümde, üniversitenin rektör yardımcısı olan ve kendisi de bir psikolog olan Profesör el-Nâfi‘, benden “kertenkele deliği” konuşmamı Arapçaya çevirmemi ve öğrenciler, öğretim üyeleri ve halktan ilgilenenler için açık bir konferans olarak sunmamı istedi. Bunu yaptım ve beklediğim gibi, Psikoloji Bölümü’ndeki on üç Arap öğretim üyesi, İslamîleştirme önerilerime karşı son derece kuşkucu davrandılar ve psikolojinin dinle hiçbir ilgisi olmayan bir bilim olduğu yönündeki eski plağı tekrar çalmaya başladılar. Bazıları Freud’a yönelttiğim eleştiriler nedeniyle oldukça öfkeliydi.
Bölümdeki öğretim üyelerinden yalnızca biri –ki kendisi dindar bir Müslümandı– daha sonra bana, bu öğretim üyelerinin derslerinde tamamen psikanalitik teori ve uygulamalara dayandıklarını söyledi. “Freud’u elinizden alırsanız,” dedi, “ne öğreteceklerini bilemezler. Aslında maaşlarını ondan alıyorlar!” Bu elbette yirmi beş yıldan fazla bir süre önceydi. Konuşmayı sevenler ise öğrenciler ve sosyal bilimler dışındaki fakültelerin öğretim üyeleriydi. Konuşmadan sonraki sabah, öğrencilerin yüksek sesle “Bölümümüzde kaç tane kertenkele var?” diye sormaları nedeniyle meslektaşlarımın daha da öfkelendiğini gördüm.
Birçok Müslüman psikolog, kendilerini insan davranışının tüm biçimlerini eninde sonunda kontrol edip öngörebilecek bilim insanları olarak görerek egolarını şişirmiştir. Bunu şu an yapamamalarının tek nedeni, psikolojinin henüz genç bir bilim olmasıdır! Dr. Abdullah es-Subbayih, Suudi Arabistan’da genç bir doçent olan bir psikolog, Altanîhîd fî’t-te’sîl adlı mükemmel kitabında bu tür psikologlara çok iyi bir örnek verir. (s. 29) Orada, Arap bir meslektaşının şu ifadeyi güçlü bir şekilde dile getirdiğini aktarır:
“İslamîleştirme uluslararası bir kabul görmedikçe psikolojiyi öğrencilerime İslamîleştirmeye hazır değilim!”
1999 yılında yaşayan bir Arap profesörün, psikolojiyi İslamîleştirebilmek için Batılı psikologların onayını beklemesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Eğer bu Arap psikolog, Batılı psikologların kendi disiplinlerine yönelttikleri modern eleştirilerden haberdar olsaydı, aradığı uluslararası kabulü zaten bulmuş olurdu. Ne yazık ki Arap ve Müslüman meslektaşlarımızın birçoğu yalnızca Arapçaya ya da kendi ulusal dillerine çevrilmiş eserleri okumaktadır. Bu literatürün büyük bir kısmı eskidir ve çok az yazar güncel dergileri okuyarak kendini yenilemeye ilgi duymaktadır.
Bu kişisel deneyimler, İslamîleştirmeye hâlâ kuşkuyla yaklaşan ya da psikolojinin saf bir bilim olduğuna inanan bazı meslektaşlarımızın, Batılılardan bile daha Batılı düşündüklerini fark etmemizi sağlamalıdır. Deyim yerindeyse, kraldan çok kralcıdırlar. Üzücü olan şudur ki, ister Müslüman olsun ister olmasın Batılılar, kendi psikolojilerinin başka kültürlerin ihtiyaçlarına uyarlanması yönündeki çabalara, birçok Arap ve Müslüman psikologdan daha anlayışlı yaklaşmaktadır.
İslamîleştirmeyi reddedenlerin kraldan çok kralcı olduğu ve Batı’nın bile psikolojinin farklı kültürlere uyarlanması gereğini kabul etmeye başladığı yönündeki tespitim, World Psychology dergisinin aynı sayısında yayımlanan bir makaleyle de desteklenmektedir. Georgetown Üniversitesi’nden Moghaddam ile Oxford Üniversitesi’nden Harré, “Ama bu gerçekten bir bilim mi? Sosyal davranışa geleneksel ve alternatif yaklaşımlar” başlıklı makalelerinde şu ifadeleri kullanmaktadırlar (vurgu bana aittir):
“Uluslararası bağlamda psikolojiyi şekillendiren en önemli etken, uluslar arasında ve ulusların kendi içlerindeki güç eşitsizlikleridir. Psikolojinin Üçüncü Dünya’nın kalkınmasına katkı sağlayamamasının temel nedeni büyük ölçüde bu eşitsizliklerdir… ve bu açıkça etik bir sorundur. Batı bağlamında bile güvenilirliği ve geçerliliği son derece tartışmalı olan sözde psikolojik ‘bilgi’, kâr güdümlü büyük bir değişim sistemi içinde Üçüncü Dünya toplumlarına toptan ihraç edilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri kendisini psikolojinin tek süper gücü olarak tesis etmiştir… Psikoloji, ihraç edilen bilginin uygunluğu neredeyse hiç dikkate alınmadan ABD’den dünyanın geri kalanına aktarılmaya devam etmektedir. Benzer şekilde, Üçüncü Dünya psikologları da eğitimlerinin uygunluğu sorgulanmaksızın ABD ve diğer Batı ülkelerinde yetiştirilmektedir. Bu uygunsuz bilgi ve personel ihracı, sömürgecilik yoluyla kurulmuş olan bağımlılık ilişkilerini güçlendirmekte ve sömürücü gelenekleri sürdürmektedir.”
(World Psychology, 1995, s. 53–54)
Şimdiye kadar söylenenlerden, Batı psikolojisinin herhangi bir uyarlamaya tabi tutulmaksızın bize ve öğrencilerimize zararlı olabileceği, en iyi ihtimalle ise hiçbir fayda sağlamayabileceği açıkça anlaşılmalıdır. Ancak uyarlamayı kabul edersek, bu mutlaka İslamîleştirme anlamına mı gelir? Evet, kesinlikle.
Batı psikolojisinin kendisi, insan davranışının üç ana bileşenin etkileşimi sonucu ortaya çıktığını ilan etmektedir: biyolojik, psikolojik ve sosyo-kültürel. İslam’ın bir din ve bir hayat tarzı olarak, bir Müslümanın psikolojik ve sosyo-kültürel yönlerinin şekillenmesinde çok büyük bir etkisi olduğunu göremeyen kimse, tünel görüşünden mustarip bir miyoptur.
Sıkça atıf yapılan bir araştırmada (referansını şu anda hatırlamıyorum), Profesör Şihâbeddin Mughni, Harvard Üniversitesi’nde geçirdiği bir izin yılı sırasında yürüttüğü çalışmasında, İslam’ın bir dünya görüşü ve hayat tarzı olarak, Müslüman ümmetin modal kişiliğini belirli baskın kişilik özellikleri ve nitelikleri etrafında şekillendirdiğini açıkça göstermiştir. Bu özellikler, Müslümanları diğer milletlerden net biçimde ayırmaktadır.
Bu özelliklerin başında manevî boyut gelir. Allah Teâlâ’ya iman ve O’nun, en küçük atom altı parçacıktan göklerdeki en büyük galaksiye kadar bu evrenin yaratıcısı ve sürdürücüsü olduğuna inanmak. O, insanların kalplerindeki sırları bilir; hatta sırların altındakini (bilinçdışını) dahi bilir. İnsanın başına gelen her şeyin ardında mutlaka bir hikmet-i ilâhiye vardır. Bu hayattan sonra bir hayat vardır ve insan, yeryüzündeki kısa ikameti boyunca yaptıklarından hesaba çekilecektir.
Bu inançlar, Müslümanlarla çalışan herhangi bir psikoloğun, çalışmalarını İslamîleştirmesini zorunlu kılar. Batı psikolojisi ise, davranışçı, psikanalitik, hümanistik, biyolojik ya da bilişsel olsun, bütün perspektiflerinde ruhu inkâr eder. Bunların tamamı seküler bir dünya görüşü üzerine inşa edilmiştir. Bu bakımdan, Allah’a ve kendi yaratılışında manevî bir bileşene inanan Müslümanlar için fazla bir fayda sağlamaz.
Bir Müslüman psikolog, danışanlarında ya da hastalarında bu manevî boyutlara temas ettiğinde, çalışmasında büyük başarılarla ödüllendirilir. Otuz yıllık psikoterapi pratiğim boyunca, Allah’ın lütfuyla, seküler ve ilaç temelli terapilerin rahatlama ve huzur sağlayamadığı birçok hastayı İslami terapi yoluyla tedavi edebildim. Hartum Kuzey Sinir Hastalıkları Kliniği’nde kıdemli psikolog olarak görev yaptığım dönemde, bana yönlendirilen hastaların çoğu, psikiyatrik ilaçlardan, elektroşok tedavisinden ve diğer terapilerden hiçbir fayda görmeyen “reddedilmiş” vakalardı. Davranışçı ve bilişsel terapilerimi İslami öğretiler ve manevî duygularla birleştirdiğimde, hastalarımdaki iyileşme beklentilerimin çok ötesinde oldu.
Bu bölümün sonunda beni son derece umutlandıran bir hususu da belirtmeliyim. Dünyanın farklı bölgelerinde –Arap dünyasında, Güneydoğu Asya’da, Pakistan’da, Güney Afrika’da, Avrupa’da, Avustralya’da ve Amerika’da– konferanslarda karşılaştığım yeni nesil Müslüman psikologlar, mesleklerini İslamîleştirmenin gerekliliğini çok net bir biçimde görmektedirler. “Neden” sorusunu açıkça kavramış durumdalar; fakat şimdi “nasıl” sorusunun cevabını aramaktadırlar.
Görüşme imkânı bulamadığım ya da yüz yüze tartışamadığım pek çok kişi de bana yazmaktadır. Mektuplarında tekrar eden cümleler genellikle şunlardır:
“Psikoloji alanında yüksek lisans/doktora eğitimimi tamamladım; fakat Batı merkezli uzmanlığımın Müslüman danışanlarımla çalışırken bana yardımcı olmadığını fark ediyorum. Müslüman psikologların ikilemi adlı küçük kitabınızı ve tefekkür üzerine yazdığınız son kitabınızı okudum; benim için bir göz açıcı oldular. Ancak Müslüman danışanlarla nasıl çalışılacağını özellikle öğreten başka kitaplar biliyor musunuz? Lütfen bana bu alanda eğitim alabileceğim bir üniversite ya da enstitü tavsiye eder misiniz?”
Ayrıca, dünyanın farklı bölgelerinden çok sayıda genç Müslüman psikoloğun, yüksek lisans ve doktora tezlerinde danışman ya da eş-danışman olmamı istemesi, zamanımın ve imkânlarımın çok ötesine geçmiştir.
Batı Psikolojisinin İslamîleştirilmesinin “Nedir’i”
Şimdi “neden” sorusunu ele aldıktan sonra, Batı psikolojisinin hangi kısımlarını acilen İslamîleştirmemiz gerektiği ve hangi kısımlarını İslamîleştirmemize gerek olmadığı sorusuna geliyoruz. Önce kendimize şu soruyu sormalıyız: Psikoloji, terimin tam anlamıyla gerçekten bir bilim midir ve bu nedenle İslamîleştirmeye ihtiyaç duymaz mı, yoksa felsefe, sözde bilgi, sanat ve birkaç küçük “kesin bilim” alanının karmaşık bir karışımı mıdır?
Bu mesele üzerinde biraz durmak istiyorum; çünkü psikolojinin bir bilim olduğu ve bilimin tarafsız olduğu, dolayısıyla dinle hiçbir ilgisinin bulunmadığı gerekçesiyle İslamîleştirmeye yöneltilen pek çok eleştiriyi uzun süredir dinlemekteyim. Arap ve Müslüman psikologlardan bazıları hâlâ, öğrencilerine psikolojinin bilim olduğunu, çünkü teorilerine ve uygulamalarına bilimsel yöntemi kullandığını söyleyen eski plağı çalmaya devam etmektedir. Buna göre bir bilimi bilim yapan şey, uzmanlarının düğmelere basması ya da karmaşık cihazlar kullanması değil; konusunun ampirik gözleme dayanmasıdır.
Bu ifadeyi ilk kez 1953 yılında, Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde aldığım ilk genel psikoloji (201) dersinde Amerikalı hocamdan duydum; daha sonra psikoloji ve sosyal bilimlerde aldığım her derste bunu tekrar tekrar duymaktan yoruldum. Ancak günümüzde Batılı psikologların çoğu bu aşırı kullanılmış plağı artık çalmamaktadır; ne var ki meslektaşlarımızın bir kısmı hâlâ bunu sürdürmektedir.
Psikologlar olarak şunun farkında olmalıyız ki, kimya ve fizik gibi sözde “kesin bilimler”, ele aldıkları değişkenlerin sıkı biçimde kontrol edilebilir olması nedeniyle büyük bir gelişme göstermiştir. Bu bağlamda, metallerin yoğunluğu ve kesin sıcaklığı, belirli kromozomal bozukluklardan kaynaklanan insan bedensel hastalıkları ya da sıvıların alkaliliği ile; insan kaygısı, içedönüklük, uyarılmışlık ya da aşk gibi psikolojik değişkenleri karşılaştırınız. Davranış ve zihinsel süreçler –modern psikolojinin sözde alanı– o denli karmaşıktır ki, psikologlar bunlar için kesin tanımlar üzerinde bile uzlaşamamaktadır.
İkinci olarak, fizik ve kimya gibi bilimler –hatta biyoloji bile– maddi doğaları ve değişkenlerinin görece basitliği sayesinde, disiplinlerine mantıksal bir yapı kazandıran temel birimler geliştirebilmiştir. Atom (kimya ve fizik), hücre (biyoloji) ve gen (genetik) gibi birimler olmaksızın bu bilimler, hayatımızı kökten değiştiren yaratıcı keşifler ve göz kamaştırıcı icatlarla böylesine büyük bir sıçrama yapamazdı.
Bu temel unsurlar, söz konusu disiplinlere, konularını homojen ve hiyerarşik bir biçimde düzenleme imkânı vermiştir. Bir ders kitabındaki bir bölümün olguları ve teorileri, mantıksal olarak bir sonrakine bağlanır; okuyucu, birinci bölümü anlamadan ikinciyi kavrayamaz. Örneğin, fizyoloji kitaplarının tamamı hücreyle başlar; benzer hücreler dokuları, dokular organları, benzer işlevlere sahip organlar ise sistemleri oluşturur. Kitap, adeta Öklid geometrisi gibi, bölümden bölüme pürüzsüz biçimde ilerler.
Psikologlar olarak itiraf etmeliyiz ki, özellikle insanla uğraştığımız için, bu tür temel kavramlara sahip değiliz ve sahip olmamız da mümkün değildir. World Psychology dergisinde (1995) yayımlanan çok yeni bir çalışmada Denmark ve Eisenberg şöyle demektedir:
“Psikolojiye, fizik ya da kimya gibi bilimlerle aynı bilimsel ölçütlere uyma yükümlülüğü yüklemek açıkça adil değildir. Psikoloji insanlarla uğraşır ve madde yasalarının büyük ölçüde tutarlı olmasına karşın insanlar neredeyse tanım gereği tutarsızdır. İnsan zihni nihai bir karıştırıcı değişkendir; denekler deneyciyle ne kadar işbirliği yaparsa yapsın, psikolojik deney üzerindeki kontrol son derece sınırlıdır.” (s. 32)
Bu nedenle, psikolojinin genç bir bilim olduğu ve davranışın bu tür birimlerinin zamanla keşfedileceği yönünde kendimizi kandırmamalıyız. Batılı psikologlar bu tür birimleri aramak için çok zaman harcamış ve sonunda bu faydasız arayıştan vazgeçmişlerdir.
Bu nedenle, psikologlar olarak, temel altyapı kavramlarının yokluğu ve inceleme nesnemizin doğası nedeniyle, bütüncül ve kapsayıcı bir “büyük teoriye” sahip olamayacağımızı itiraf etmeliyiz. Birbiriyle rekabet eden çok sayıda teori ve uygulamaya sahibiz; bunların hiçbiri, kendi geniş iddialarının doğruluğu konusunda diğer rakip perspektifleri ikna edecek kanıtlar üretememektedir. Bu yüzden öğrencilerimizin, bölümlerimizden mezun olduklarında, kayıt yaptırdıkları zamana kıyasla daha da kafası karışmış olmaları şaşırtıcı değildir.
Bilimsel devrimler kuramıyla tanınan ünlü düşünür Thomas Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı eserinde popülerleştirdiği “paradigma” kavramına ilişkin olarak, Marx ve Hillix (1979, s. 7) tarafından şu şekilde aktarılmaktadır:
“Gelişmiş bilimlerin paradigmaları vardı; fakat psikolojinin yoktu.”
Gelişmiş bilimlerde bir “paradigma değişimi”, yeni paradigmaların eskilerini devirmesi ve yerlerine geçmesiyle sonuçlanır. Oysa psikolojide ve diğer sosyal bilimlerde, paradigma olarak adlandırıp adlandıramayacağımız yeni yaklaşımlar büyük bir heyecan ve çok sayıda takipçi üretir; ancak eski yaklaşımlar da varlıklarını sürdürür ve bazen birkaç yıl sonra yeniden canlanırlar. Bu nedenle çağdaş psikoloji filozofları, psikolojinin saf bilimleri taklit etmesinden ve insan sorunlarını çözmedeki yetersizliğinden giderek daha yüksek sesle şikâyet etmektedir.
Sigmund Koch, psikolojinin Newtoncu fiziği taklit etmesini “çağımızın bilime tapınması” olarak nitelendirir ve acı bir dille şöyle der:
“İnsanın ampirik incelemesine adanmış bir ‘bilim’ ya da herhangi bir tutarlı disiplin olarak psikoloji yanlış tasarlanmıştır. İnsanın olumlu incelenmesine yönelik yüz yıllık devasa çaba, burada ve orada ilgili bir olgu ya da bir içgörü kıvılcımı üretmiş olsa da, bunların toplamı zaman içinde sözde-bilgi hasadı tarafından ezici biçimde bastırılmıştır… Bu çabanın ‘bilim’ olarak kurumsallaşmasından bu yana geçen yüz yılın anlamı nedir?” (Brown, 1974, s. 4–6)
Uzmanlık alanımızdaki bu doğal karmaşa nedeniyle, disiplinimizin konusu mantıksal bir sıraya göre düzenlenemez. Genel psikolojiye dair herhangi bir ders kitabına bakınız: her bölüm, önceki materyale dayanmayan, kendi içinde kapalı bir birimdir; hatta çoğu zaman, aynı kitap kapağı içinde yer alması dışında, diğer bölümlerle hiçbir bağı yoktur. Öğrenci kitabın herhangi bir bölümünden başlayabilir ve içeriği anlayabilir.
Bu nedenle, farklı yazarların ders kitaplarında çok farklı konu düzenlemeleri benimsediklerini görürüz. Genç bir psikoloji öğretim üyesi olarak, biyolojik psikoloji ve istatistikle başlamanın, edebiyat fakültesi öğrencilerini cesaret kırıcı biçimde etkileyebileceğini her zaman düşünmüşümdür. Oysa kitapların son bölümlerinde yer alan anormal davranış ve sosyal davranış konuları, daha fazla ilgi uyandırabilir. Her öğretim üyesi bu soruna kendi yöntemince yaklaşır. Bu yüzden bazı psikologlar disiplinimizi bir “salata” olarak adlandırır. Ben ise onu “pasar malam” (Malezya gece pazarı) olarak adlandırmayı tercih ederim.
Bir salata, tek bir sınıflandırma altında düşünülebilir: sebzeler. Salatanın farklı bileşenlerinin, sebze olmaları dışında da ortak özellikleri vardır; vitamin açısından zengindirler, kalori açısından fakirdirler, su içerikleri yüksektir, sindirime yardımcı olurlar ve tatlarında belli bir benzerlik vardır. Oysa bir pasar malam’da –yani Malezya gece pazarında– malları tek bir başlık altında toplayamazsınız. Saatler koyun etinin yanında, pastalar atletlerin yanında durur. Ortak olan tek şey, hepsinin aynı açık alanda bulunması ve satılık olmalarıdır.
Bu psikolojik pasar malam’da, bir psikolog sosyal psikoloji alanında uzmanlaşmış olabilir; sosyoloji bölümündeki meslektaşlarının çalışmalarına son derece hâkimdir; ancak kendi bölümündeki bir başka meslektaşının, örneğin “maymunlarda medial-temporal lezyonlar ve retrograd amnezi” ya da “sıçanlarda çiftleşme davranışı üzerinde deoksiribonükleik asidin etkisi” gibi bir konuda yazdığı makaleden hiçbir şey anlamayabilir. Sosyal psikolog araştırmasını bir psikoloji dergisine gönderebilir; ancak makale sosyoloji ya da antropoloji dergisinde de yayımlanabilir. Buna karşılık davranış genetiği ya da fizyolojik psikoloji uzmanı olan meslektaşı, psikoloji, genetik ya da fizyoloji dergilerinde yayımlanabilir.
Psikoloji bölümündeki üçüncü bir öğretim üyesi ise istatistikçidir; biyolojiyle ya da sosyal psikolojiyle ilgilenmez; hatta istatistiksel psikoloji dışındaki hiçbir alanla ilgilenmez. Buna rağmen diğer iki meslektaşı, deneysel çalışmalarını planlamak ve yürütmek için onun yardımına şiddetle ihtiyaç duyar. Onlar için faktör analizi ve ki-kare gibi terimler, Araplar için Çince kadar anlaşılmazdır.
Psikolojinin diğer bazı dalları ise, herhangi bir sosyal bilim olmaktan ziyade felsefeye ve koltuk teorilerine daha yakındır. Teori ve hipotezleri, ampirik gözlemle doğrulanamaz ya da yanlışlanamaz; bu nedenle bilimden, doğunun batıdan uzaklığı kadar uzaktır. Psikanalizin tamamını ve “libido”, “Oidipus çatışması”, hadım edilme ve “penis kıskançlığı” gibi muğlak kavramlarını buna örnek olarak verebiliriz.
Psikanalizin bilim dışı niteliğini tartışmak için burada yer harcamak istemiyorum; bunu daha önceki bir yayınımda zaten yaptım (Badri, 1978). Sadece şunu belirtmekle yetineceğim: Thornton (1983), geniş kitlelerce okunan Freud and Cocaine: The Freudian Fallacy adlı eserinde, Freud’un ana teorilerini yazdığı tüm dönem boyunca ağır bir şekilde kokaine bağımlı olduğunu bize bildirmektedir. Öğrencilerimize “bilim” olarak öğrettiğimiz cinsel içerikli malzemenin büyük bir kısmı, gerçekte zeki bir uyuşturucu bağımlısının tutarsız anlatımından ibarettir.
Dolayısıyla psikolojide gerçekten “kesin bilim” olarak nitelendirilebilecek olan şeyler, büyük ölçüde biyokimya, nöroloji, fizyoloji, genetik ve farmakoloji gibi diğer saf bilimlerle örtüşen “sahipsiz alanlarla” sınırlıdır. Bu bilimler psikolojiyle birleştiğinde fizyolojik psikoloji, nöropsikoloji, davranış genetiği ve psikofarmakoloji gibi disiplinler ortaya çıkar. Klinik ve tıbbi psikolojinin bazı yönleri de tıp ve psikiyatriden beslenir.
Psikolojiyi incelerken ya da öğrencilerimize öğretirken, psikolojideki kesin bilimsel malzemeyi; felsefî meselelerle, Batı modernitesinin kültüre bağımlı yönleriyle ve Amerikan yaşam tarzıyla bilinçsizce birbirine karıştırma eğilimindeyiz. Müslüman psikologlar, davranış genetiği ve beyin nörotransmitterleriyle ilgili bilimsel materyali; hümanistik psikoloji ve psikanalizdeki teorilerle ayırt etmeksizin öğretmektedir. Hatta bazıları bunu ayırt etmeye bile çalışmamaktadır.
Bu bakımdan psikoloji, dağınık bir disiplin ya da bir pasar malam olarak, büyük Müslüman âlim Ebû Hâmid el-Gazâlî zamanındaki Yunan felsefesine çok benzemektedir. O dönemde Yunan felsefesi; astronomi, fizik, biyoloji ve matematik gibi bilimlerin, metafizik, mantık, Yunan mitolojisi ve teolojiyle; ayrıca epistemoloji ve ahlâk gibi diğer felsefe alanlarıyla karışımından oluşuyordu. Gazâlî, el-Munkız mine’d-Dalâl adlı eserinde, saf bilimler ile soyut felsefeyi; Yunan mitolojisine ve dinî bakımdan sapkın teolojiye dayanan alanlardan titizlikle ayırmıştır.
Gazâlî’ye göre mantık, astronomi ve fizyoloji gibi alanların İslamîleştirilmesine gerek yoktur; çünkü bunlar İslami inanca doğrudan zarar da vermez, destek de olmaz. Değerlendirilmesi ve hatalarının ortaya konması gereken kısım, ikinci gruptur. Ayrıca Gazâlî, bu iki bilgi türünün birbirine karıştırılmasının Müslüman zihinler için büyük bir tehlike oluşturduğunu vurgulamıştır. Yunanlıların astronomideki başarılarını ve tutulmaları öngörme kabiliyetlerini okuyan bazı kimselerin, onların sapkın teolojik düşüncelerinin de aynı derecede doğru olduğunu sanabileceklerini belirtir. Buna karşılık, Yunan felsefesinin teolojik yönlerini okuyan “İslami fanatik” bir kimse de, aceleci bir genellemeyle Yunan felsefesinin tamamını küfür olarak mahkûm edebilir. Böyle biri, farkında olmadan savunduğunu sandığı dine büyük zarar verebilir.
Gazâlî’nin yüzyıllar önce önerdiği bu yaklaşım, modern Batı psikolojisinde neyin İslamîleştirilmesi, neyin olduğu gibi kabul edilmesi gerektiğine karar vermede muhtemelen en sağlıklı yaklaşımdır. Psikofiziği, görme ve işitmenin fizyolojisini, göz ve kulağın anatomisini İslamîleştirmemize gerek yoktur. Serotoninin uyku davranışındaki rolünü, noradrenalinin enerji düzeyimizi ayarlamasını ya da kafein, alkol ve eroinin insan sinir sistemi üzerindeki etkilerini İslamîleştirmemize de gerek yoktur. İslami bir istatistiksel psikoloji geliştirmemize ya da nötr öğrenme teorilerine karşı etik bir savaş açmamıza da gerek yoktur. Bunlar, psikoloji ile diğer kesin bilimler arasındaki “sahipsiz alanlardır.”
Buna karşılık, kişilik teorileri, anormal psikoloji, hümanistik psikolojinin tamamı ve onun varoluşçu felsefeye dayanan temelleri, psikanaliz ve psikoterapi ekollerinin büyük bölümü ile kültürel psikoloji alanına geldiğimizde, İslamîleştirme olmaksızın –bunun farkında olsak da olmasak da– seküler hümanizme dayalı, İslam karşıtı materyali kabul etmiş ve öğretmiş oluruz. Burada “seküler hümanizm”i, Batı modernitesinin yarı-dinsel bir ideolojisi olarak nitelendiriyorum; çünkü sekülerlik, din karşıtı bir din hâline gelebilir.
Bu noktada şunu özellikle vurgulamalıyım: Biz psikolojide ya da Batı sosyal bilimlerinde her şeyi İslamîleştirmek peşinde değiliz. “Bilginin İslamîleştirilmesi” sloganı, bu nedenle çok yanıltıcı olmuştur. Bilginin büyük bir kısmı zaten İslamîleştirilmiştir. Kur’an ve Peygamberimizin sünnetinden gelen bilgi, sadece İslamîleştirilmiş olmakla kalmaz; İslam’ın kendisi onsuz var olamaz.
Bu noktada uyarlama (adaptation) ile İslamîleştirme arasındaki farkı açıkça anlamamız gerekir. İslamîleştirmenin bütün biçimleri bir uyarlamadır, fakat her uyarlama bir İslamîleştirme değildir. Uyarlama, Batı psikolojik materyalinin başka kültürlere daha uygun hâle getirilmesi için yapılan değişiklikleri ifade eder. İslamîleştirme ise, bu uyarlamanın zorunlu olarak ideolojik ve dünya görüşüne ilişkin boyutlar içermesidir.
İslami uyarlama meselesini bitirmeden önce, Batı sekülerleşmesinin biyoloji ve diğer kesin bilimleri etik mesajlarını yaymak için kötüye kullanmasına karşı okuyucuların dikkatini çekmek isterim. Bu konuyu The AIDS Crisis: A Natural Product of Modernity’s Sexual Revolution adlı kitabımda ayrıntılı biçimde ele aldım. Örneğin Batı medyası, eşcinsellerin beyinlerindeki hipotalamus hücrelerinin heteroseksüellerinkinden farklı olduğunun keşfedildiği ya da eşcinsellik için bir gen bulunduğu iddiaları etrafında büyük bir gürültü koparmıştır. Tarafsız araştırmacılar bu “keşiflerin” tamamını çürütmüş olsalar da, medya ve alanımızdaki bazı ders kitapları bu çürütmeleri aktarmamakta; böylece saf okuyuculara bilimin eşcinselliğin kalıtsal olduğunu kanıtladığı izlenimi verilmektedir.
Bu durum Müslüman genç öğrenenleri ciddi biçimde şaşırtabilir. “Allah, kendisinde yarattığı bir şeyden dolayı insanları nasıl cezalandırır?” diye düşünebilirler. Bu nedenle, neyin İslamîleştirileceğine karar verirken, Müslüman bir âlimin kesin bilimlere dayandığı iddia edilen materyali de titizlikle incelemesi gerekir.
Bu bölümün sonucunda şu açıkça görülmelidir: İslamîleştirmemiz gereken şey, Batı sekülerliğinden, onun tanrısız dünya görüşünden ve insanın doğasına ilişkin sapkın tasavvurlarından etkilenen alanlardır. Psikolojinin ya da Batı sosyal bilimlerinin tamamını İslamîleştirmeye çalışmıyoruz. “Bilginin İslamîleştirilmesi” sloganı, bu nedenle büyük bir kafa karışıklığına yol açmıştır. Bilginin sınırsız ve kapsamlı hâlinin İslamîleştirilebileceğini kimse iddia edemez; çünkü bilginin büyük bir kısmı zaten İslamîleştirilmiştir. Kur’an-ı Kerim ve Peygamberimizin sünnetinden gelen bilgi yalnızca İslamîleştirilmiş değildir; İslam onsuz var olamaz.
Bazı dostlarım, bilginin İslamîleştirilmesi sloganını savunurken, baştan itibaren amaçlarının yalnızca seküler Batı bilgisini değil, aynı zamanda geçmiş yüzyılların Müslüman toplumları için geliştirilmiş olan ve çağdaş Müslümanların modern sorunlarını çözmekte yetersiz kalan fıkhın da İslamîleştirilmesi olduğunu söylemişlerdir. Bana göre bu tür bir argüman, İslamîleştirme ile içtihat ya da tecdid arasındaki farkı ayırt edememektedir. Erken dönem Müslüman toplumlarda uygulanan fıkıh İslamiydi ve bugün de İslamidir. Bazı yönlerinin modernleştirilmesi ya da uyarlanması gerekebilir; ancak bu durum onun İslami niteliğini ortadan kaldırmaz.
Bu karışıklık nedeniyle, İslamîleştirmeye kendini adamış büyük bir İslami kurum olan IIU’nun bile, öğretim üyelerine bu mübarek çabanın ne olduğunu açık biçimde anlatmakta ya da sosyal bilimler alanında iyi İslamîleştirilmiş ders kitapları üretmekte henüz başarılı olamadığını düşünüyorum.
Batı Psikolojisinin İslamîleştirilmesinin “Nasıl’ı”
Psikolojiyi doğru biçimde İslamîleştirebilmek için, Müslüman âlimin modern psikolojinin ve diğer sosyal bilimlerin, Batı modernitesinin seküler dünya görüşünün ürünleri olduğu gerçeğini açıkça kavraması gerekir. Özellikle psikoloji, bu yeni dünya görüşüne meşruiyet kazandıran ve onun doktrinlerini vaaz eden danışmanlar, psikologlar ve psikiyatristlerden oluşan bir “rahipler sınıfı” üretmiştir.
Müslüman İslamîleştiriciler şunu bilmelidir ki, hiçbir insan toplumu –antik ya da modern– nüfusunun çoğunluğunu, varoluşlarına anlam veren temel felsefî ya da dinî meseleler etrafında birleştiren ortak bir dünya görüşü olmaksızın var olamaz. Bunlar, insanın mahiyetine, nereden gelip nereye gittiğine dair kritik sorulardır. Bu dünyadaki hayatın anlamı, ölümden sonra hayatın olup olmadığı, evrenin nasıl var olduğu, onu kimin sürdürdüğü ve ebedî mi yoksa yok olmaya mı mahkûm olduğu gibi meseleler, bütün toplumların dünya görüşünü şekillendiren ve ideolojilerini ve etik pratiklerini yöneten temel sorulardır.
Bu tür merkezi soruları sormak, Allah’ın insanın fıtratına yerleştirdiği derin bir eğilime dayanır; insan, isterse Allah’ı arayıp O’na iman edebilir ve bu dünyada ve ahirette mutlu yaşayabilir; isterse O’nu reddedip şehvetlerinin kölesi olur ve inkâr içinde azapla ölür. Bu nedenle hiçbir insan kültürü bu büyük meselelerle yüzleşmekten kaçamaz. Aslında bu tür felsefî sorulara cevap arayışı, bütün kültürlerde insan hayatının çok erken dönemlerinde başlar. Bu derin fıtratın sevkiyle, dört yaşındaki çocuklar bile ebeveynlerini şaşırtan ve eğlendiren sorular sorar; özellikle putperest ya da dinî bakımdan sapkın kültürlerde ebeveynler bu sorulara tatmin edici cevaplar bulmakta zorlanırlar.
Halk arasında, hatta birçok âlim nezdinde “din” terimi yalnızca doğaüstü, her şeye kadir bir varlığa tapınmaya götüren bir inançlar sistemi olarak anlaşılır. Kişinin tutumuna bağlı olarak, bu inançlara güçlü bir bağlılık gösterenler dindar, takvalı, fanatik ya da katı ve düşüncesiz olarak nitelendirilebilir. Ancak bu tanım, dini yalnızca büyük tarihsel dinlerle sınırlamaktadır. Bana göre, en azından psikolojik bakış açısından, terim; takipçilerine bir dünya görüşü ya da yarı-din sunan, ruhani olsun ya da olmasın, her türlü inanç sistemini kapsayacak şekilde genişletilmelidir.
Bu bakımdan, milliyetçilik, Marksizm ve sekülerizm gibi seküler hareketler de, takipçilerini ırklarına, ideolojilerine, bilime ve teknolojiye ya da bizzat kendilerine ve maddî hazlarına tapmaya sevk eden “dinler” olarak görülebilir. Gerçekten de tarihsel dinler adına nasıl savaşlar ve çatışmalar çıkmışsa, bu yarı-dinlerin fanatikleri de benzer düşmanlıklar ve silahlı çatışmalar yürütmüştür. Dolayısıyla bir kişi ya da bir grup, dini bakımdan dinsiz olabilir.
Batı sekülerliğini bu şekilde kavradığımızda, modern psikolojinin teori ve uygulamalarının arka planındaki felsefeyi anlamamız mümkün olur. Bunlar, yeni bir seküler “din” tarafından motive edilmiştir; bu din, artık bütün dünyayı kendi ideolojisini ve etik standartlarını benimsemeye dönüştürmek için güçlü biçimde vaaz vermektedir. Kısaca ifade etmek gerekirse, etik küreselleşme denen şey tam olarak budur.
Bu yeni seküler hümanizm yarı-dininde, insanın daha önce “ilahî bir ruhla donatılmış seçkin bir varlık” olarak tasvir edilen imajı tamamen tersine çevrilmiştir. Tarihsel olarak, Katolik Kilisesi’nin bilime ve bilim insanlarına karşı takındığı düşmanca tutum, engizisyonlar ve milyonlarca masum kadının cadı olarak yakılması gibi aşırılıkları, dine yönelik aşırı bir düşmanlıkla karşılanmıştır. Bunun sonucunda, bilim çağındaki modern Batı insanının yeni imajı, görünüşte farklı ama gerçekte birbirini tamamlayan iki biçimde şekillenmiştir: biri insanı hayvan seviyesine indirger, diğeri ise ona bir tanrının niteliklerini atfeder.
Ruhun inkârına dayanan seküler mesajın, Batı modernitesinin insan ile hayvan arasındaki farkı ortadan kaldırmasına yardımcı olan kendi “peygamberleri” olmuştur. Darwin’in evrim teorisi, Freud’un psikanalizi, Watson’ın davranışçılığı, Konrad Lorenz’in etolojisi ve Desmond Morris’in sosyobiyolojisi, bu çabanın başlıca katkılarıdır. Modern sosyal bilimler de, insanı hayvanlaştıran bu yeni inancı güçlendirmede önemli bir rol oynamıştır.
Ruhun inkârı, doğal olarak üç temel unsurun daha inkârına yol açmıştır: insanın bu dünyadaki ahlâkî ve dinî sorumluluklarından dolayı Allah’a karşı hesap verebilir olması; bu sorumluluğun anlamlı olabilmesi için özgür iradeye sahip olması; ve bu hayattan sonra hesap günü için başka bir hayatın bulunması. Son olarak, ruhsuz bir hayvan olarak tasavvur edilen insan, mekanik bir varlık olarak görülmeye başlanmıştır. Bu anlayış ilk kez ünlü Fransız filozof Descartes tarafından ortaya atılmış ve çağdaş Batı insan anlayışı üzerinde büyük bir etki bırakmıştır. Uyarıcı–tepki (S–R) psikolojisine dayanan davranışçılık ekolü, insanın bu mekanik tasavvurundan açıkça etkilenmiştir.
Bütün bunların sonucu ne olmuştur? Sonuç, Allah’ın inkârı ya da en azından O’nun etkisiz bir varlık hâline getirilmesidir. Bu durum, Batı sekülerliğini, daha önce Allah’a ait olan sorumlulukları insana yüklemeye sevk etmiştir. Davranışçılık ve diğer sosyal bilimler, insanın ahlâkî davranışının çevresi ve kültürü tarafından belirlendiğini güçlü biçimde savunarak sekülerleşmenin önünü açmıştır. Dünyada çok sayıda farklı kültür ve etik standart bulunduğuna göre, “büyük T ile doğru” olan tek bir ahlâkî kodu takip etme fikri, psikolojik olarak reddedilmiş ya da en azından ciddi biçimde sulandırılmıştır.
Bu tanrısız etik görecelilik ortamında, seküler topluma kendi ahlâk kodunu belirleme ve vatandaşlarının “sosyal olarak sorumlu” olmasını sağlamak için insan yapımı yasalar kullanma yetkisi verilmiştir. İnsan, böylece kendi hayatının ve bedeninin tek sahibi olarak taçlandırılmıştır. Kendi cinsiyle evlenmekte, cinsiyetini değiştirmekte ve cinsel organlarını kestirmekte, Allah’ın verdiği fiziksel özellikleri estetik cerrahiyle değiştirmekte, intihar etmekte ya da başkalarına hayatlarına son vermede yardım etmekte özgürdür.
Bu nedenle, Batı psikolojisinin tarihini ve felsefesini ciddi biçimde incelemeden psikolojiyi İslamîleştirmenin mümkün olduğunu düşünmüyorum. Seküler hümanizmin bu yapısı açığa çıkarılıp yıkılmadıkça ve onun yerine insanın varlığına dair İslami bir tasavvur inşa edilmedikçe, İslamîleştirmenin “nasıl”ı gerçek anlamda yerine getirilemez. Bu yapının yıkılması ve yerine İslami anlayışın konulmasıyla, İslamîleştirici; seküler olanı, nötr olanı ve uyarlama sonrası son derece faydalı olanı ayırt edebilecek berrak bir görüşe sahip olacaktır.
Batılı psikologların sekülerleşme adına manevî pratikleri nasıl dönüştürdüklerini görmek için çok uzağa gitmeye gerek yoktur. Doğu dinleriyle ilişkili olan meditasyon tekniklerinin faydalı yönleri alınmış, fakat manevî ve dinî arka planları tamamen sekülerleştirilerek Batı’da “transandantal meditasyon (T.M.)” adı altında psikoterapötik bir teknik hâline getirilmiştir. Terapötik uygulama, ruhani içeriğinden soyulmuş; mantrası Amerikan psikoterapisinin bir parçası yapılmıştır.
Kanaatime göre Freud’un psikanalitik terapisi de benzer bir sürecin ürünüdür. Freud, duygusal olarak sıkıntılı, suçluluk duyan ve ruhsal açıdan çöküntü yaşayan insanların, sıcak, anlayışlı ve güvenilir bir rahibe günahlarını itiraf ettiklerinde büyük ölçüde rahatladıklarını gözlemlemiştir. Bu itiraflar genellikle gözyaşıyla ve duygusal bir boşalmayla birlikte olur; seanslar kilisenin küçük ve izole bir bölümünde, yani itiraf odasında gerçekleşirdi. Günahkâr itirafını tamamladıktan sonra rahip, ruhani ve dinî yöntemlerle onun acısını hafifletirdi.
Freud’un yaptığı şey, bana göre, aynı modeli birebir kopyalamak olmuştur. Ancak ruhani ve dinî yardım yerine, duygusal olarak rahatsız kişiyi seküler psikanalitik teoriye tâbi kılmıştır. Batı psikolojisini İslamîleştirmeye çalışanların, bu yaklaşımı uygulamak için gerekli İslami bağlılığa ve özgüvene sahip olmaları gerekir.
Peki biz Arap ve Müslüman psikologlar, Batılıların sekülerleşme için çalıştıkları gibi İslamîleştirme yükünü taşıyabilir miyiz? Artık şuna inanıyorum ki, İslam hakkında yeterli bilgiye sahip olmamaları dışında, İslam’a sonradan giren Batılı psikologlar, bu alanda bizden daha iyi bir iş çıkarabilirler. Doğal olarak kendi kültürlerini daha iyi tanırlar; psikolojideki yeni teori ve akımlara daha hâkimdirler; çünkü bunlar kendi ülkelerinde üretilmektedir. Daha da önemlisi, çocukluktan itibaren aldıkları eğitim, onları yaratıcı ve eleştirel düşünmeye teşvik etmektedir. Bu nedenle, alanlarındaki büyük isimleri ve merkezi teorileri eleştirirken bilinçli ya da bilinçdışı bir aşağılık duygusu taşımazlar.
Bu yüzden, bazı Batılı psikologlar –inançları ne kadar sapkın olursa olsun– “ruhsallığa” yöneldiklerinde, öylesine ikna edici ve güçlü bir dille yazarlar ki, kitapları seküler ülkelerde bile çok satanlar listesine girer. Buna örnek olarak Scott Peck’in özellikle The Road Less Traveled adlı kitabını verebiliriz; bu eser, New York Times çok satanlar listesinde rekor bir süre, on yıl boyunca kalmıştır. Yine Herbert Benson’un Beyond the Relaxation Response ve Timeless Healing adlı eserleri de bu bağlamda zikredilebilir.
Bu nedenle, yerli Müslüman psikologların, din konusundaki bilgileriyle Batılı Müslüman mühtedilerle birlikte çalışmaları, psikolojinin İslamîleştirilmesine büyük hizmet sağlayabilir. Bu işbirliği, İslamîleştirmenin “nasıl”ına dair en başarılı yöntemlerden biri olabilir.
Bu bölümde, “nasıl” meselesine dair son bir noktaya daha değinmek istiyorum. Burada, vâcip ya da farz-ı ayn olan İslamîleştirme ile müstehab ya da nâfile olan İslamîleştirme arasında bir ayrım yapıyorum.
Vâcip (zorunlu) İslamîleştirme, eğer bunu yapmazsak danışanlarımızın ya çok az fayda görmesi, ya hiç fayda görmemesi, hatta bazen başlangıçtakinden daha kötü bir duruma düşmesi ihtimali bulunan durumlardır. İster İslam’a bir din ve dünya görüşü olarak inanalım ister inanmayalım, yardım ettiğimiz Müslümanları tanımak ve onların inançlarını dikkate almak zorundayız.
Bu durumu açıklayan, sıkça anlattığım bir hikâye vardır. Brunei’de çalışmakta olan, dürüst ve geniş görüşlü Avrupalı bir psikiyatrist olan Dr. Karl Schmidt, alkol ve uyuşturucu bağımlılarını tedavi etmek için geliştirdiği yenilikçi teknikler üzerine bir bildiri sunmuştur. Bu bildiri, 1987 yılında Ürdün’ün Amman kentinde düzenlenen ve Arap Psikiyatristler Birliği tarafından desteklenen Üçüncü Pan-Arap Psikiyatri Kongresi’nde sunulmuştur.
Dr. Schmidt, bir grup bağımlıyı şehir dışındaki bir kampa götürmüş ve onları, şafak vaktinde başlayıp yatma saatine kadar süren yoğun bir günlük programa tâbi tutmuştur. Program; fiziksel egzersizler, yoğun konuşmalar ve video gösterimleri içermekteydi ve namazlar, sohbetler ve video gösterimleriyle güçlü biçimde İslami faaliyetlerle doyurulmuştu.
Sunumdan sonra, kendisini “kraldan çok kralcı” olarak nitelendirdiğim Müslüman Arap psikiyatristlerden biri, Avrupalı meslektaşına alaycı bir şekilde şu soruyu yöneltti:
“Bir bilim insanı olarak, böyle bir terapötik çalışmada dinî faaliyetleri nasıl kullanabilirsiniz? Bilimi dinle nasıl karıştırırsınız?”
Batılı psikiyatrist, İngiltere’de öğrendiği tüm yöntemleri ve uygulamaları denediğini, fakat bunların Müslüman bağımlıları değiştirmede başarısız olduğunu; iyileşenlerin ise çok yüksek oranda nüksettiğini anlattı. Ardından şunu ekledi:
“İslami yönelimli faaliyetleri programa dahil ettiğimde, çok daha fazla hastayı iyileştirdim ve nüks oranı çok daha düşük oldu. Ben Müslüman değilim; Hristiyanım. Ama İslami yönelimli terapiler Müslümanlar için seküler olanlardan daha iyi sonuç veriyorsa, kişi İslam’a inanmasa bile bunları kullanmalıdır.”
İşte bu, vâcip İslamîleştirmedir. Amacı, psikolojik müdahaleyi uygularken Müslümanların psikolojisine dair bilgiden faydalanmaktır.
Buna karşılık, müstehab (nâfile) İslamîleştirme, İslam’a güçlü bir iman ve Allah Teâlâ ile Resûlü’ne derin bir sevgi besleyen, samimi Müslüman psikologlar tarafından uygulanır. Bu profesyonellerin amacı, danışanlarını yalnızca psikolojik açıdan rahatlatmak değil, aynı zamanda onları daha iyi Müslümanlar hâline getirmektir. Danışanlarını gece namazına teşvik edebilir, onlara Kur’an okuyabilir, bunu bir tür rukye olarak uygulayabilir ya da modern psikolojik teori ve uygulamalarla öğrendiklerini birleştirerek başka İslami müdahalelerde bulunabilirler. Bu tür psikologlar için meslekleri, Allah’a yapılan mübarek bir ibadet olarak görülür.
İslamîleştirme konusundaki kafa karışıklığının büyük bir kısmının, bu iki yaklaşımın birbirine karıştırılmasından kaynaklandığına inanıyorum. İslamîleştirme “B” (müstehab) doğrultusunda coşkuyla konuşan dindar psikologları dinleyen, fakat İslam’a bağlı olmayan ya da onu bir din olarak kabul etmeyen psikologlar, kendilerini şaşkın ve rahatsız hissedebilirler. Zorla inanç değiştirmeye zorlandıkları izlenimine kapılabilir ve açıkça reddetmeseler bile projeyi sabote edebilirler.
Öte yandan, İslamîleştirme “B”ye gönülden bağlı olan bazı âlimler de, sürecin yalnızca Müslümanların psikolojisini incelemeye indirgenmesini kabul edilemez bulabilir ve İslamîleştirme “A” üzerinde çalışanları uzlaşmacı ya da Batılılaşmış olmakla eleştirebilirler.
Batı Psikolojisinin İslamîleştirilmesinin “Kim’i”
Şimdi çalışmamızın son bölümüne geliyoruz. Bu bölümde, psikolojiyi İslamîleştiren kişinin (İslamîleştiricinin) sahip olması gereken en önemli niteliklerden bazılarını ele almak istiyorum. Bu konuyu daha önce, 1992 yılında IIU Press tarafından ayrı bir yayın olarak basılan “Müslüman ülkelerde beşerî bilimlerin kullanımı ve kötüye kullanımı” başlıklı çalışmamda da işlemiştim. O çalışmada, “İslamîleştiricinin İslamîleştirilmesi” alt başlığı altında birkaç sayfa yazmıştım. O dönemde bu ifade bir tür slogan hâline gelmişti. Dinleyicilerin çok azının bu metne sahip olduğunu düşündüğüm için, burada bu kısmı bazı uyarlamalarla birlikte yeniden aktarıyorum.
İslamîleştiricinin sahip olması gereken en önemli nitelik samimiyettir. Derin bir İslami iman ve manevî motivasyon, bu mübarek görevin temelini oluşturur. Günümüzde İslamîleştirme alanındaki bazı öncü Müslüman âlimler, İslamîleştiricinin en temel niteliği olarak entelektüelleşmeyi vurgulamakta, hatta zaman zaman bunu aşırı derecede öne çıkarmaktadır. Bana göre bu yaklaşım tam olarak haklı değildir. Akademisyen olmanın getirdiği bir kibir kalıntısını hâlâ içinde taşıyan, ya da güçlü bir İslami duruşu pedantik felsefî açıklamalarla yumuşatmaya çalışan yarım yamalak bir entelektüel, Batı alanındaki katkıları ne kadar tanınmış olursa olsun, bu sahada üretken olamaz.
Buna karşılık, sosyal bilimlerde ilkine kıyasla daha az uzmanlaşmış olsa bile, samimi, fedakâr ve dindar bir Müslüman âlim, İslamîleştirme alanında çok daha kalıcı ve güçlü katkılar sunabilir. Nitekim İslamîleştirmenin ilk gerçek öncüleri arasında Ebu’l-A‘lâ el-Mevdûdî, Seyyid Kutub, Malik bin Nebî ve Said Nursî gibi isimler yer alır. Bunların hiçbiri tanınmış bir sosyal bilimci değildi; buna rağmen isimleri bugün bile sönmeyen bir ışık gibi parlamakta ve eserleri yüzlerce kez basılarak birçok dilde Müslüman sosyal bilimciler ve halk üzerinde etkisini sürdürmektedir.
Bu isimlerin bazı eserleri ve yöntemleri bugün bazı meslektaşlarımız tarafından eleştirilebilir. Ancak bu çoğu zaman haksız ve nankörcedir. Elli yıl ya da daha önce yazılmış metinleri bugünün ölçütleriyle yargılamak doğru değildir. Onları eleştirenlerin bir kısmı, gençlik yıllarında bu eserlerden faydalanarak İslami duyarlılıklarını geliştirmiş, daha sonra İslamîleştirme alanında uzmanlık basamaklarını tırmanmış kişilerdir. Uzun yıllar boyunca bu eserler, psikoloji, eğitim ve diğer sosyal bilimlerin İslamîleştirilmesi konusunda tek kaynak olmuştur.
Samimiyet, iman derinliği ve takvayı vurgularken, elbette yüksek düzeyde uzmanlaşmanın ve entelektüel çabanın önemini küçümsemiyorum. Mevdûdî ve Kutub gibi isimlerin katkıları son derece istisnaidir; kural değildir. Onlar, el-Muhâsibî, el-Gazâlî ve İbn Kayyim gibi, yüzyıllar geçse de fikirleriyle Müslüman psikologlara ve İslamîleştiricilere yol gösterebilen seçkin Allah dostlarıdır.
Biz sıradan insanlar için ise, seçtiğimiz Batılı bilim dalında iyi temellendirilmiş bir lisansüstü uzmanlık vazgeçilmezdir. İslamîleştirme alanı, akademik yeterliliği olmayanların sığınağı olmamalıdır. Zayıf akademik geçmişe sahip bir meslektaşın, coşkulu İslami retorikle psikolojiyi İslamîleştirmeye çalışması, çoğu zaman meslektaşları nezdinde alay ve reddiyeden başka bir sonuç doğurmaz.
Bu noktada, Ebû Hâmid el-Gazâlî’nin el-Munkız mine’d-Dalâl adlı eserinde özellikle vurguladığı bir hususu hatırlatmak isterim. Gazâlî’ye göre, herhangi bir ilimdeki sapmaları ve çelişkileri ortaya koymak isteyen kişi, önce o ilmi ustalarından daha iyi öğrenecek seviyeye gelmelidir. Ancak o zaman hem âlimler hem de halk, onun eleştirisini ciddiye alır. Gazâlî de Yunan felsefesini eleştirmeden önce onu titizlikle incelemiş ve Makâsıdü’l-Felâsife adlı eserini yazmıştır. Alanında otorite olarak tanındıktan sonra ise, meşhur Tehâfütü’l-Felâsife’yi kaleme almıştır. Bu, İslamîleştiricinin sahip olması gereken ikinci temel niteliktir.
Üçüncü nitelik açıktır: İslamîleştirici, İslam’ı bir din ve dünya görüşü olarak iyi bilmelidir. Bu, Kur’an ve tefsiri, sünnet ve hadis, özellikle aile hukuku ile ilgili fıkıh konuları ve erken dönem Müslüman âlimlerin psikolojiyle ilişkili görüşlerini kapsar.
Dördüncü nitelik, İslamîleştiricinin hareket odaklı ve hayata yakın olmasıdır. İslam’ı, bireyin psikolojisinde ve toplumun kültürel örüntülerinde etkin bir güç olarak görmelidir. Aksi hâlde İslamîleştirme süreci, soyut ve kopuk bir akademik egzersize dönüşür. Çoğu zaman, bir metnin hareket içinde yetişmiş bir psikolog tarafından mı yoksa fildişi kulede yaşayan bir akademisyen tarafından mı yazıldığını kolaylıkla ayırt edebilirim. İlki, Batı bilgisinin Müslüman gençlik üzerindeki tehlikelerini daha net görür; onlarla özdeşleşebilir ve seküler tehdidin nerede zarar verdiğini tespit edebilir. Dili sade ve açıktır; Batı uzmanlığını Müslümanlara nasıl faydalı kılacağını bilir. İkincisi ise, soyut teorileri didik didik eden, metnini nadiren serpiştirilmiş birkaç İslami referansla süsleyen, jargonla dolu bir üslup kullanır.
Beşinci nitelik, İslamîleştiricinin kendi yetkinliği hakkındaki algısıdır. Pek çok zeki ve iyi yetişmiş Müslüman psikoloğun, etnosentrik ve kimi zaman absürt Batı teorilerini yıllarca sorgulamadan öğrencilerine aktardığını görmek üzücüdür. Çoğu Arap ve Müslüman psikoloğun en büyük katkısı, Batı psikoloji kitaplarını ya da testlerini tercüme etmekten ibarettir. Yazıldığı iddia edilen bazı kitaplar ise, Batılı kaynakların neredeyse kelimesi kelimesine çevirisidir; bu da dili ağır ve anlaşılmaz kılar.
Çevrilmiş psikolojik testlerde de benzer sorunlar görülmektedir. Çok sıcak bir iklime sahip Müslüman bir ülkede, Eysenck Kişilik Envanteri’ni çeviren bir psikolog, İngiltere için “duygusallığı ölçmek” amacıyla sorulan “Çok terler misiniz?” sorusunu aynen çevirmiştir. Oysa o ülkede hem psikolog hem denekler sürekli terlemektedir!
Bir başka Arap psikolog ise MMPI testini Suudi deneklere uygulamış ve “yalan faktörünü” ölçmek için kullanılan şu soruyu aynen çevirmiştir: “Evde yalnızken yemek yerken de, dışarıda yemek yerken gösterdiğiniz görgü kurallarını gösterir misiniz?” Amerikalı için bu soruya “evet” demek büyük ihtimalle yalandır; çünkü evde eliyle yemek alabilir. Oysa Suudi biri, evde de dışarıda da eliyle yer. Bu soruya “evet” dediğinde doğruyu söylemektedir; fakat test onu yalancı olarak işaretler.
Bu örnekler küçük görünebilir; fakat asıl üzücü olan şudur: Batı’da Wolpe, Vic Meyer, Miller Mair, Arthur Crisp, Meredith ve Philip Vernon gibi büyük isimlerle yaşadım; Müslüman dünyasında ise Abdülaziz el-Kavsî, Şihâbeddin Muğnî, Afak Ansârî, Ebû Hatab, Osman ve Raffaî gibi önemli isimleri tanıdım. Çoğu Batılı, bana Doğululardan daha az etkileyici görünmüştür. Buna rağmen katkımız neden bu kadar azdır? Neden hiçbirimiz, tüm Müslüman dünyada tercih edilen İslami temelli bir teori, test ya da terapi ortaya koyamadık? Bunun sebebinin zaman ya da imkân eksikliği olduğunu düşünmüyorum. Asıl neden, özgüven eksikliği ve yeni bir şey ortaya koyma cesaretinin yokluğudur.
Dipnotlar
1 Malik Badri (1932–2021): Sudanlı psikolog; İslam psikolojisi ve psikoterapisi alanının öncü isimlerindendir. Özellikle The Dilemma of Muslim Psychologists (1979) adlı eseriyle tanınır.
2.“The Islamization of Psychology” başlıklı bu metin, Badri’nin çeşitli konferanslarda sunduğu bildirilerin ve daha sonra kitaplaştırdığı çalışmaların özetlenmiş bir versiyonudur.
3.“Out of the Lizard’s Hole” ifadesi, Badri’nin Batı merkezli psikolojiye eleştirel bağımlılığı metaforlaştırmak için kullandığı kavramdır. İlk olarak The Dilemma of Muslim Psychologists’te sistematik biçimde işlenmiştir.
4. İslamîleştirme (Islamization) kavramı, burada “bilgiyi dinî dogmaya uydurma” anlamında değil; Batı sosyal bilimlerinin seküler dünya görüşü varsayımlarının eleştirel biçimde ayıklanması anlamında kullanılmaktadır.
5.World Psychology: 1990’lı yıllarda kültürlerarası psikoloji ve Batı merkezliliği eleştiren makalelerin yayımlandığı uluslararası akademik dergi.
6.H. J. Eysenck: İngiliz psikolog; kişilik kuramlarıyla tanınır. Badri’nin aktardığı alıntı, psikolojinin evrensellik iddiasına yönelik Batı içinden gelen eleştirileri göstermek amacıyla kullanılmıştır.
7. Moghaddam & Harré: Kültürel psikoloji ve sosyal inşacılık alanında çalışan iki önemli Batılı akademisyen. Aktarılan pasaj, psikolojinin sömürgeci bilgi transferiyle ilişkisini eleştirir.
8.Thomas Kuhn (1922–1996): Bilim felsefecisi. The Structure of Scientific Revolutions adlı eseriyle “paradigma” kavramını popülerleştirmiştir. Badri, Kuhn’un psikolojiyi “paradigmasız” bir disiplin olarak değerlendirmesini vurgular.
9.Sigmund Koch: Psikolojinin bilim olma iddiasına yönelik sert eleştirileriyle bilinen Amerikalı düşünür. Badri, psikolojideki “pseudo-knowledge” (sözde bilgi) eleştirisini Koch üzerinden temellendirir.
10.“Pasar malam” benzetmesi: Malezya gece pazarı anlamına gelir. Badri, psikolojinin dağınık ve bütünlüksüz yapısını anlatmak için bu metaforu kullanır.
11. Psikanaliz eleştirisi: Badri’nin Freud’a yönelik eleştirileri, yalnızca teorik değil; psikanalizin metafizik ve etik varsayımlarına yöneliktir. Bu eleştiriler ayrıntılı biçimde The Dilemma of Muslim Psychologists’te yer alır.
12. Ebû Hâmid el-Gazâlî (ö. 1111): İslam düşünürü. Badri, Gazâlî’nin Yunan felsefesine yaklaşımını, modern psikolojinin eleştirel ayrıştırılması için metodolojik örnek olarak sunar.
13. Uyarlama (adaptation) – İslamîleştirme ayrımı: Uyarlama kültürel uygunlukla sınırlıyken, İslamîleştirme ontolojik ve etik varsayımları da kapsar.
14.Seküler hümanizm: Badri’ye göre modern psikolojinin örtük “yarı-din”idir; Tanrı’yı dışlayan, insanı nihai otorite olarak konumlandıran dünya görüşü.
15. Darwin – Freud – Watson hattı: Badri, bu çizgiyi insanın “ruhsuzlaştırılması” sürecinin entelektüel taşıyıcıları olarak değerlendirir.
16. Vâcip (farz-ı ayn) İslamîleştirme: Müslüman danışanlarla çalışırken onların inanç dünyasını dikkate almayı zorunlu kılan pratik düzey.
17.Müstehab (nâfile) İslamîleştirme: Psikolojik yardımın aynı zamanda manevî/ahlâkî dönüşümü hedeflediği, inanç temelli uygulamalar.
18.Brunei örneği: Badri’nin kültürel-dinî uyumun terapötik etkililiğini göstermek için verdiği ampirik vakadır.
19.“İslamîleştiricinin İslamîleştirilmesi”: Badri’nin, yalnızca teorilerin değil, bu teorileri üreten öznenin de ahlâkî ve epistemik dönüşüm geçirmesi gerektiği yönündeki temel tezi.
20.Özgüven eleştirisi: Metnin sonunda vurgulanan husus, Müslüman akademisyenlerin tercüme ve taklitten öteye geçememesinin temel nedeninin epistemik değil, psikolojik olduğu iddiasıdır.
Malik B. Badri
16 Şubat 1932 – 8 Şubat 2021 ,Sudanlı bir yazar ve psikoloji profesörüydü. Modern İslam Psikolojisinin kurucusuydu ve Müslüman Psikologların İkilemi gibi etkili kitaplar yayınladı. Bazen sevgiyle Baba Malik olarak anılırdı. 8 Şubat 2021’de Malezya’nın Kuala Lumpur şehrinde öldü. Ahfad Üniversitesi’ni kuran Babikr Bedri’nin oğluydu .
