akil-ne-demek-akil-kime-denir-189999

Kelimenin aslı olan AKALE kelimesi, tutmak hapsetmek ve menetmek anlamlarına gelir. AKALE LİSANEHÜ, dilini tuttu. Dışarıdan gelen saldırıları, hücumları engellediğinden dolayı kaleye MA’KİL denilmiştir. Yine, başka bir insanın kanının akıtılmasını engellediği için diyet, akıl olarak isimlendirilmiştir. ( Rağıb el-İsfehani, el-Müfredat fi Garibi’I-Kur’an, s. 342. ).  

Akıl, gerçeği anlamak, bilmek iyiyi kötüden ayırma, ilim-idrak ve zihinde hâsıl olan suret gibi manalara da gelir. (Lisanü’l-Arab, 11/458-459). Akıl iyi ile kötünün arasını ayırmaya yarayan bir içgüdü kuvvetidir. Bu anlam peygamberimiz (sav)’in şu sözünde açıklandığı gibidir: “Hiç bir kimse, kendisini hidayete götüren ve kötülüklerden alıkoyan akıldan daha faziletli bir şey kazanmamıştır  (el-Müncid, Salahuddin, el-İslam ve’l-Akl,s. 9.) Yine akıl, öyle bir kuvvettir ki, hayırla şerrin arasını ayırır ve hayrı müdafaa eder, şerri ise meneder diye tarif edilmiştir. Ayrıca akıl ahmaklık (humk) ın zıddı olarak da alınmıştır.(el-Müncid, a.g.e, s.9).

Felsefe ve mantık terimi olarak akıl; “varlığın hakikatini idrak eden, maddi olmayan fakat maddeye tesir eden basit bir cevher (öz), maddeden şekilleri soyutlayarak kavram haline getiren ve kavramlar arasında ilişki kurarak önermelerde bulunan ve kıyas yapabilen güç” demektir. Bu anlamıyla akıl sadece meleke değil, özdeşlik, çelişmezlik ve üçüncü şıkkın imkânsızlığı gibi akıl ilkelerini bütün fonksiyonlarını belirleyen bir terimdir. (Bolay, Süleyman Hayri, Akıl, D. İ. A, II/238.). İnsanın her çeşit faaliyetinde doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayıran bir güç olarak akıl, ahlaki, siyasi ve estetik değerleri belirlemede en önemli fonksiyonu haizdir.

 Kur’an-ı Kerim’de akıl kelime kökü isim olarak hiçbir ayette geçmemektedir. Akıl kelimesi mastar olarak da Kur’an’da hiç kullanılmamıştır. Buna mukabil Kur’an’da akıl kelimesi biri geçmiş, diğerleri geniş zaman kipinde olmak üzere kırk dokuz yerde fiil şeklinde geçmektedir. Bazen de akletmeye teşvik mahiyetinde “akletmezler” ve “akletmezmisiniz” şeklinde istifham (soru), istinkar ve nefiy olarak kullanılmıştır. Bu ayetlerde genellikle “akletme” nin yani aklı kullanarak doğru düşünmenin önemi üzerinde durulmuştur. Akıl kelimesinin Kur’an-da fiil olarak geçmesinin nedeni sürekli çalışması gerektiği, fonksiyonel/işlevsel bir yapıya sahip olduğu gerçeğine dikkat çekmek şeklinde değerlendirilebilir. Kur’an terminolojisinde akılbilgi edinmeye yarayan bir güç” ve “bu güç ile elde edilen bilgi” şeklinde tarif edilmiştir. Kur’an-ı Kerim “ancak bilenlerin akledebileceğini (Ankebut, 29/43.) söyler. Kur’an bu gücü ve bu bilgiyi iyi kullanmadıkları için kâfirleri, ” …Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden akledemezler.” (Bakara, 2/171.)  diyerek yermiş,”O, aklını kullanmayanlara kötü bir azap verir.” (Yunus,10/100) ayetiyle bütün insanlığı uyarmış ve Kur’an’da, akıllarını kullananların cehennem azabından kurtulacakları (Mülk, 67/10.)  belirtilmiştir. Kur’an’a göre insanı insan yapan, onun her türlü aksiyonlarına anlam kazandıran ve ilahi emirler karşısında insanın yükümlülük ve sorumluluk altına girmesini sağlayan akıldır.

Kur’an aklın kullanılmasında ve hayırla şerrin ayrılmasında ve anlamakta ısrar eder. Bundan dolayı Allah’u Teâla insanı akılla şereflendirmiş ve onu hayvanlar derecesinden yükseltmiştir ki, onunla hayrı idrak edip ona tabi olsunlar ve şerri tanıyıp ondan kaçınsınlar. Kur’an’ın birçok ayetinde, akıl sayesinde kullanılan bilginin gene bu gücün kontrolünde kullanılması gerektiği, bunu yapmayanların sorumlu tutulacağı sık sık ifade edilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de eşyadaki nizamı anlama gücüne sahip olan akla, aynı zamanda ilahi hakikatleri sezme, anlama ve onların üzerinde düşünüp yorum yapma görev ve yetkisi de verilmiştir. (Bakara:2/242).

Akıl, tariflerinden de anlaşıldığı gibi, maddi bir şey değil bilakis ruhi bir kuvvettir. Maddi olmadığı için tecrübî hiç bir yönü de olamaz. Bu sebeple aklın mahiyetinin tam olarak bilinmesi mümkün değildir. Fakat aklın, işleyen, fonksiyonel bir şey olduğu hemen göze çarpıyor. Aklı bir makineye benzetirsek, bu makinanın işleyişi farklı ve apayrı bir tarzda olup, onun mahiyeti ise hiçbir şekilde bilinememektedir. O bizi ilme götüren, gerçek bilgiye ulaştıran sebeplerden biridir. Akıl birbirine uygun nesneler ve kavramlar arasında bağlantı, ilgi, alaka kurar. Mesela, kalem ile yazmak arasında uygun bir bağlantı vardır. Ancak fil ile uçmak arasında uygun ve müspet bir bağlantı yoktur. Çünkü fil uçar önermesi, her zamanki deneylerimizce doğrulanmamaktadır. Akıl meçhul, gayb olanı vasıtalarla, algılanan şeyleri de müşahede ile idrak eder.

Akıl meçhul olanı, gaybı ancak vasıtalarla anlar. Gaybı, vasıtasız/malzemesiz anlaması mümkün değildir. Algılanan şeyleri de müşahede ile yani onları bizzat görerek anlar. Görüldüğü gibi her iki halde de aklın elinde bir malzemenin bulunması gerekiyor. Akıl elinde herhangi bir belge, delil, burhan olmadan sonuca ulaşamıyor. Şu var ki akıl az bir malzemeden birçok sonuç ve hüküm çıkarabilir. Aklı bir fabrikaya benzetebiliriz. Eğer fabrikaya krom madeni verirsek, fabrika farklı ebat ve şekillerde birçok şey üretebilir. Ancak fabrikanın üretim yapabilmesi için krom madeninin (malzemenin) verilmesi şarttır. Aksi halde fabrika rölantide çalışmaya başlar ve nihayetinde kendini harap edip bitirir. Akıl da böyledir diyebiliriz. Ancak fabrikadan hatta yüzlerce fabrikadan daha gelişmiş ve daha mükemmeldir.

 Kur’an insanın irade sahibi bir varlık olarak yeryüzüne halife olarak gönderildiğini bildirmekte ve kâinatın bir yaratıcısı olduğu sonucuna vararak kâinatta Allah’ın ayetleri olduğunu vurgulamaktadır. İnsan kendisine verilen akıl ile vahyin getirdiğini hak olarak idrak edebilir. Ancak akıl, hakikati idrak edebilmek için “selim” olmalıdır. Kur’an-ı Kerim “selim akıl sahiplerine“, “öz sahiplerine” hitap eder ve ancak bunların ibret alacaklarını beyan eder. (Kur’an’da 16 ayette “Ulu’l el-bab” tabiri geçmektedir. Mesela bkz: Bakara 2/79).  Dolayısıyla akıl, “selim akıl” ve “selim olmayan akıl” diye ikiye ayrılmaktadır. Akl-ı selimi ise şöyle tarif edebiliriz: “İnsanın, bilgilerinin, çevresinin, geleneklerinin, eğitimcilerinin tesirinden sıyrıldığı zaman ve bu saydıklarımızın tesirinde kalmadan öz aklına –her şeyden açık kalan öz aklına– akl-ı selim denir. Ki işte insan bu aklıyla apaçık ve kesin vasıtasız bilgiye ulaşmış olabilir.” (Atay, Hüseyin, Kur’an’da Bilgi Teorisi, s.28).

 İnsan aklının selim olması halinde hakikati idrak edeceği vurgulanmaktadır. Zaten peygamberler, insanlara akıllarını örten perdeleri kaldırmak, yani akıllarını selim hale getirmek için örnek olarak gönderilmişlerdir. Peygamberlerin çağrısının unutulduğu toplumlarda, insanların akıllarının önüne çeşitli engeller girmekte ve bu engeller insanları hakkın uzağına itmektedir. Onları mutlak hakikatten uzaklaştırmaktadır. İnsanlar hakkı unuttuklarında kendilerine yabancılaşmakta hak olmayan (sabit gerçek olmayan) şeyleri hak sanabilmektedir. İşte Kur’an bu konuda insanları vahiy ile desteklemiştir. Vahyin işlevi aklın önüne geçmek değil aklın önündeki engelleri kaldırmaktır. Eğer aklın önündeki engeller kalkarsa o zaman insan hakkı idrak edecektir.

 İnsan aklının selim olması halinde hakkı idrak edeceğini söylemiştik. Bu, peygamberlerin varlığının gereksizliği anlamına alınmamalıdır. Zira insanın bir toplum içinde yaşaması kaçınılmazdır. Dolayısıyla bu dünyada ona verilmiş görevini unutturacak çok çeşitli faktörlerle karşı karşıyadır. Bu faktörler hem içte hem de dışta olabilmektedir. İşte peygamberler insanlara örnek olarak onları hakka yönlendirmek için gönderilmişlerdir. Peygamberlerin sıfatlarından birinin de Akıllı ve Zeki (Fetanet) olmak olduğu hatırlanırsa aklın ne denli önemli olduğu anlaşılmış olur. Akıl insanı insan yapan, insanı bütün varlıklardan ayıran ve üstün kılan bir melekedir.

Bir yanıt yazın