Müslümanlar / İslam / Selâm: Evrensel Barış İçin Çağdaş Bir Semantik
Giriş
Müslüman birliğinin nasıl güçlendirilebileceği sorusu, daha da temel olan başka bir soruya bağlıdır:
“Bir ‘Müslüman’ olmak gerçekte ne anlama gelir?”
Ne biz ne de dünya barış içindeyiz. Hiçbir zaman olmadık ve hiçbir zaman da olmayacağız. Bu, olumsallığın zorunlu bir özelliğidir. Fakat biz, gerek dünyada, gerek benlikte, gerekse her ikisinde birden, barışta kendi nedenimizi ve amacımızı ararız. Dünya ve onun bütün kurucu unsurları — ki biz de bunlara dâhiliz — bu nedenle barışın failleridir; mutlak Barış ile, yani olumsal ve koşullu olanı kuşatan fakat kendisi hiçbir şey tarafından kuşatılamayanla, barışta-olma aracılığıyla birbirlerine bağlanmışlardır.
Barışın faili olmak, kendi kendini gerçekleştirmeden — gerek bizimkinden gerekse her şeyinkinden — önce gelir. Aşağıdaki soruya aciliyet kazandıran da budur:
İnsanlık tarihinde zaman içinde açığa çıkan ve diller aracılığıyla ifade edilen farklı bakış açıları göz önüne alındığında, mutlak Barış arayışında — ki bu Barış olumsallıkta ve dolayısıyla varoluşta, hem bütün olarak hem de onun her bir zerresinde tezahür eder — insanlığımızı tam olarak nasıl gerçekleştirebiliriz?
Mutlak Barış’a (el-Selâm) bütünüyle yönelmiş olan insan, barışın faili olan insandır; işte bu insan müslimdir. Mutlak Barış’ta barışı bilinçle arayan birey, barışta-olma hâlindedir (islam); mutlak Barış’ı severek ve yalnızca iyi olana itaat sunarak, en yüksek kapasitesinin gelişimini sürdürür ve buna tanıklık eder.
Bilgide ilerledikçe, olumsal ve Tanrı’ya bağımlı kalırız — mutlak bilen olan Tanrı’ya. Yaptığımız her eylemde, adaletsiz olma, cehaletle karar verme ve davranma riski taşırız; çünkü neyi ve nasıl bildiğimiz koşulludur. Bilgimizi mutlak bilenle sınamaksızın ona ısrarla tutunmak, hem bizi hem de dünyayı zedeler; dünya uyumdan yoksun ve eksik görünmeye başlar. Kendimizi uyum sağlayıcılar ve tamamlayıcılar olarak varsaydığımızda, ufuklarda ve benlikte bozulma üretiriz.
Nesneleştirilmiş din ile din karşıtı söylem, modernliğin ortak bir eğilimini paylaşır: İslam’ı, benliğin mutlak Barış’a (el-Selâm) bağlanmasını sağlayan bir hâl olarak değil, itaat ve dolayısıyla benliğin tâbi kılınması üzerine kurulu bir söylem olarak yanlış tanımak.
Dünyadaki şeyler ve ilişkiler artık eskisi gibi değildir. Şimdi bu yeni şey ve ilişkilerden yedisini ele alalım:
(Yedi Yeni Şey ve İlişki)
(1) İnsanların her yöne doğru bu denli hızlanmış bir hareketliliği daha önce hiç olmamıştır.
(2) Kırsaldan kopuş ve kentleşme de hiçbir zaman bu kadar hızlanmamıştı. İnsanların büyük çoğunluğu geçmişte kentlerde yaşamıyordu. Bugün ise yaşıyor.
(3) Farklı tarihsel ve kültürel arka planlara, dillere ve ırksal kimliklere sahip insanlar artık hem fiziksel hem de zihinsel olarak birbirlerine her zamankinden daha yakındır ve ortak siyasal çerçeveler içinde daha sıkı bir diyalog ve iş birliği hâlinde yaşamaktadır. Aralarında açık farklar vardır; fakat aynı zamanda içkin bir birlik ihtiyacı da mevcuttur.
(4) Bilim ve teknoloji mekânı ve zamanı kökten biçimde birbirine bağlamaktadır. Bunların yardımıyla sanallık, dünyayı hep birlikte katıldığımız tek bir sahneye dönüştürmüştür. Dijital yapılar ve siber teknolojiler çoğalıp karmaşıklaştıkça, mahremiyet ve gizlilik haklarımız piyasa ve sermayenin efendileri, devletler ve veri şirketleri tarafından giderek daraltılmakta ve sömürgeleştirilmektedir.
(5) Kitlesel eğitimin yayılması, bizi — özellikle maddenin uzay-zaman ve kütle-enerji derinlikleri ile onların kozmik ufuklarına dair olanlar başta olmak üzere — büyük bir bilimsel keşif ve araştırma birikiminin ortak mirasçıları hâline getirmiştir. Bu durum, dünyaya ve kendimize bakışımızı hayranlık verici biçimlerde dönüştürmüştür. Ancak aynı zamanda, hem dünyayı hem de benliği Gerçek ile olan temel bağından koparan zararlı bir nesneleştirmeyi de beraberinde getirebilir.
(6) Dünya ve insanlık daha berrak biçimde görünür hâle geldikçe, bireyler ve halklar arasındaki farklar da daha belirgin hâle gelmiştir. Bu durum, insan olarak ortak özümüzün ve birlikte yaratılmış varoluşun geri kalanıyla olan akrabalığımızın tanınması gereğini daha da vurgular.
(7) Bu akrabalık duygusunun yitimi sayesinde, doğa üzerinde ölçek ve kapsam bakımından eşi benzeri görülmemiş bir baskının sorumlusu hâline geldik.
Dünyadaki bu yeni şeyler ve ilişkiler, kültürel, siyasal ve ekonomik bağlarımızın — aile, cemaat ve halklar dâhil — tamamını istisnasız biçimde etkilemektedir. Bu bağlar, vahşi düşmanlıktan yapıcı iş birliğine ve dostluğa kadar uzanan geniş bir yelpazede tezahür eder. Bu durum aşağıdaki sorulara aciliyet kazandırır:
Fiziksel ve metafiziksel varoluş ile onun kurucu unsurları arasında düzeni sürdürmekten kim ya da ne sorumludur?
Kendilerini, peygamber Muhammed’in mirasçıları ve Tanrı’nın onun aracılığıyla bütün insanlara indirdiği uyarının varisleri olarak tanımlayanlar bu soruya nasıl karşılık vermelidir?
Bu miras, çağımızın bu özelliklerini anlamamıza nasıl katkı sağlayabilir?
Varlıkta olan her şey — göklerde ve yerde bulunan her şey — bizim meselemizdir. Dış dünyanın ufuklarına dair bilgimiz, kendimize dair bilgidir. Ve tersine: kendimize dair bilgimiz, varoluşa dair bilgidir. Ancak ne biz ne de dünya benliğin ilkesi değildir. Biz ve dünya yalnızca o İlke’nin işaretleriyiz; hem olumsallığa bütünüyle aşkın hem de olumsallığa bütünüyle içkin olan İlke’nin. İlke bize hiçbir şekilde bağımlı değildir. Biz bütünüyle O’na bağımlıyız.
Bu aksiyomu gözden kaçırdığımızda, benliğin bile giderek gereksizleştiği, faaliyetlerimizin sözde bağımsızlık kazandığı kademeli bir kendini-aşma fantezisine kapılırız.
Bu fantezi içinde, mutlak İlke’nin vahyinde benliğin merkezîliğini inkâr ederiz. Doğal olarak hayatta kalmak (ölümden kaçınmak) ve mutluluk içinde olmak isteriz. Fakat ölüm ve mutsuzluk kaçınılmazdır. Başkaları bizi öldürdüğünde ya da bize acı çektirdiğinde, biz başkalarına — hatta kendimize — aynısını yaptığımızda, bunlar er ya da geç bizi yakalar. Barıştan söz ederiz ve hatta kendimizde ve dünyada barışı gerçekleştirmeye çalışabiliriz; fakat dünya ve hemcinslerimiz hâlâ düzensizlikten, adaletsizlikten ve bozulmadan yoksun değildir.
Müslim olmak (barışta-olmak), Tanrı’ya — mutlak Barış olan el-Selâm’a — bağlanmış olmaktır; bu bağ, barışta-olma (islam) aracılığıyla kurulur. Ufuklarda ve benlikte bulunan her şey — ki birlikte, Bir olanın kendi-kendisini açığa vurmasının kaynayan ve sürekli değişen akışını oluştururlar — bizi bu bağa çağırır. Çokluk olumsaldır, Birlik mutlaktır. Birlik, kendisini durmaksızın çoklukta açığa vurur; insanlığın bütün dillerinde — ki bu diller aracılığıyla Birliğin peygamberleri söylemlerini yürütmüşlerdir — ve her şeyin Birliğe dönüşünde, mutlak Bir olanın vahyi ve tasdiki olarak.
Dil, bilinçli varlığın kendisini ifade etme biçimidir. Dış ufuklarda ve benlikte bulunan her şeyi yansıtır. Onun nedeni ve amacı, birliği ve olumsal insan iradesinin düzensizleştirici etkisini yansıtmaktır. Düzen, Tanrı’nın seçilmiş peygamberleri aracılığıyla defalarca yeniden tesis edilmiştir. Peygamberlik, Mutlak ile bağlantıdır ve bu nedenle evrenseldir; belirli bir zaman ve mekânda tezahür etse bile.
Bilinen ve bilinmeyen peygamberlerin tamamı, yaratıldıkları kemalin mührünü taşırlar; varlığı en güzel doğrulukta toplayan bir varlık olarak insanlığın mührünü. Peygamberlik geleneği, insanlar var oldukça süreklidir. Silinemez; fakat gerçekliğimizden gaflete, unutuluşa ve inkâra doğru solabilir. Bugünkü Müslümanları ve onların durumunu, geleneğimizin önceki çağlarda neler yapabildiğiyle ya da onun ezelî amacının ne olduğu ile karşılaştırın. Bu geleneğin, kendimize, dünyaya ve Tanrı’ya yönelik tutumlarımızdan uzun zamandır çekilmekte olduğu açıkça görülmektedir.
Geleneğin bu geri çekilişi, benliğin içinde gerçekleşir. Bununla birlikte, bu geri çekilme, geleneğin bilgi, iman ve şükür içinde büyüttüğü kimselerin tamamını bir anda sahneden silecek kadar ani değildir. Tanrı’nın Tilâvet’te (Kur’ân’da) buyurduğu gibi:
“İşte böylece sizi orta bir ümmet kıldık ki insanlar üzerine şahitler olasınız ve Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun.”
Orta bir ümmet olmak, birbirleriyle ve nihayetinde mutlak bilen olan Tanrı ile bilme yoluyla bağlantılı bireylerden oluşan bir topluluk olmak demektir. Şahitlik, benlikte ve benlik aracılığıyla, hiçbir kuşku olmaksızın bilmeyi gerektirir — varlığın tamamıyla tanıklık etmeyi. Bugünün çağında bu şahitler kimlerdir ve nerededirler? Onları yalnızca kendilerine nasıl atıfta bulunduklarına ya da başkalarının onlara nasıl atıfta bulunduğuna bakarak tanıyabilir miyiz?
Bu konferans, herkes ve varoluşun bütünü için anlam taşıyan zor ve güncel bir soruyu ele almaktadır: “Müslümanların birliği nasıl güçlendirilebilir?” Bu soru, güç, birlik ve Müslümanlar kavramlarını kullanır. Eğer Müslümanların güçlendirilmesi ve birliğe yöneltilmesi gerekiyorsa, bu, onların zayıf ve bölünmüş oldukları varsayımına dayanır. Bunlar arzu edilmeyen durumlardır. Bunların aşılması, Müslüman benlik-duygusunun zayıflık ve bölünmüşlükten güç ve birliğe doğru bir yükseliş yönelimi geliştirmesini gerektirir.
Bu arzu edilmeyen zayıflık ve bölünmüşlük, hem bireysel Müslümanların benlik-duygusunu hem de insanlığın kurucu bir parçası olarak Müslümanların tamamını etkiler. Bu zayıflık ve bölünmüşlüğün sınırları nelerdir; buna karşılık güç ve birliğin sınırları nelerdir? Güçlü olmak, daha zayıf ya da daha güçlü olma potansiyelini içerir. Birlik için durum böyle değildir. Olumsal olan ikiliğe katılır ve bölünebilir. Onun ilkesi olan mutlak Birlik ise bölünemezdir. İkilik ve bölünebilirlik — bastırılamaz akış içindeki kaynayan çokluk — mutlak Birliği açığa vurur ve tasdik eder.
Ufukların içerdiği şeyler, hem bastırılamaz bir akış hem de düzen olarak görünür. Onların birliği dışarıdan dayatılmış değildir. Nedenleri ve amaçları, olumsallığa hem bütünüyle aşkın hem de bütünüyle içkin olan mutlak Birliktedir. İnsanlık ve tek tek insan varlıkları, mutlak Birlik ile ilişki içinde var olurlar. Güç ve zayıflık ile bütün ve tikel soruları iki olasılığı gündeme getirir.
Birincisi, insan topluluklarında tutarlılığın ancak dışarıdan zor yoluyla dayatılarak sağlanabileceği varsayımıdır; bu, Gerçek’in her ideolojik imgesinin önemli bir unsurudur ve O’ndan yabancılaşmayı gösterir. İnsanlık, bugün bireyin ve onun benlik-duygusunun pahasına böyle bir ideolojik birliği dayatma projesinin sancıları içindedir.
İkincisi ise, bireyselliğimizin ve kolektif aidiyet ifadelerimizin — aile, kabile ve halk — tam da benlikte ve dolayısıyla varlığımızın nedeni ve sebebi olan yaratılmamış ve yaratılamaz özde temellendikleri için tutarlı olduklarıdır. Buna saygı göstermeyen hiçbir insan ya da dünya birliği mümkün değildir.
Müslümanların nasıl güçlendirileceği ve birleştirileceği sorusu, aslında herkesin, müslim teriminin işaret ettiği şey aracılığıyla varoluşun yüce idealine bağlanma arayışıyla ilgilidir: Zayıflık ve bölünmüşlük olarak deneyimledikleri şeyi güç ve birlikle nasıl ikame edeceklerdir?
Her yerde cevap ararlar ama bulamazlar; bu da arayışları için doğru protokollerden yoksun olduklarını gösterir. Bununla birlikte, pek azı kendisini arayıcı olarak görür ya da aradıkları şeyle gerçek bir bağları olduğunun farkındadır. Onlar, özü cehalet, inkâr ve nankörlük tarafından örtülmüş bir şeyle adlandırılmışlardır; bu nedenle kendi varlık düzlemlerinde kaybolmuş hâlde yaşarlar — ta ki kendilerine şu soruyu sorana kadar:
Aradığım şeyin en azından bir kısmı zaten içimde mevcut mu?
En azından bir kısmı, dışımda olanlardan bağımsız mı?
Bu soru insanlık için geçerlidir; fakat her bir bireyi etkiler. Her zaman böyle olmuştur ve her zaman böyle olacaktır. Bilinçli müslimler bu soruyu sorduklarında, en başta şunu sormalıdırlar: Müslim olmak gerçekte ne demektir?
Cevabı zaten bildiğimiz izlenimi oluşabilir ve bu da onun hakkında aklı başında konuşmayı zorlaştırır. Zorlaştırır; çünkü her şey çok açıkmış gibi görünür. Ama gerçekten, müslim olmak ne demektir?
Güç ve birlik arayışı, Mutlak’a bağımlılığımıza dair farkındalığımızı azaltabilir. Bu kayıp koşulları altında karşılaşılan hiçbir şey, müslim olarak kendini-gerçekleştirmeye katkı sunmaz. “Müslim” adının özgün ve sahih anlamı içi boşaltılmıştır.
İşte bu nedenle konferans başlığının ele alınması, kaybettiğimiz şeyin biçimi ve içeriğiyle yüzleşmemizi gerektirir; böylece insanlığın mutlak İlke’den kopuk bir dünyada putlaştırılmasına başvurmak yerine, bütün peygamberliğin kalbinde yer alan evrensel teosantrik imgeyi yeniden keşfetme umudunu taşıyabiliriz.
Nesneleştirilmiş din ile din karşıtı söylem, modernliğin ortak eğilimini paylaşır: İslam’ı, müslimi el-Selâm’a bağlayan şey olarak değil, itaat ve dolayısıyla benliğin tâbi kılınması üzerine kurulu bir söylem olarak yanlış tanımak. Bu durum, İslam’ın nesneleştirilmiş ve nesneleştirici bir kültüne yol açmıştır. Bu kült, Tanrı’ya mutlak olarak övgü sunmayı ve en mükemmel örneğe — Övülmüş olana — öykünerek evrensel bir övgü ve yüceltme ekonomisi içinde gerçek ibadeti ikame etmiştir.
Oysa bu yol, müslimler olarak tam özgürleşmenin ve kendini-gerçekleştirmenin tek yoludur.
Mutlak Bir olan, dilin İlk’i ve Son’u, Dış’ı ve İç’i olmaktan çıktığında, dilin Bir olanı tezahür ettirme, ona gönderimde bulunma ve onunla bağlantı kurma yetisi örtülür.
Güç ve birlik soruları, bütün modern ideolojilerin içkindir; bu ideolojiler, insanlığın geçmişini ve geleceğini, hayal edilmiş bir hedefin — dünyaya giderek artan bir güçle hâkim olma hedefinin — iradesine ve fiziksel (uzay-zaman ve kütle-enerji) çerçevesine bağımlı kılan teleolojik inşalardır. Bu ideolojiler, güce ve onun etkilerine yönelik giderek artan bir ihtiyacı beraberinde getirir. Mantıksal olarak bu durum, sözde tarihin sonuna varır.
Bu ütopyacı vaade ulaşamayanlar — ki bu herkes demektir — yol boyunca aşağılanır. İki yüzyıldan daha kısa bir süre içinde, gücü ve birliği azamiye çıkarma takıntısı, yıkım, acı ve insan ölümü bakımından ağır bir bedel ödetmiştir. Bu olgu, gücü ve birliği sürdürme arayışını desteklemek üzere işlev gören bir dünya ve insanlık imgesi tarafından temellendirilmiştir; bu imge, ardından gelen son derece gelişmiş siyasal, eğitsel, bilimsel, teknolojik, biyopolitik ve askerî sistemleri meşrulaştırmıştır — otoritelerin kolektif vaatleri adına bireysel insan varlığının kitlesel olarak aşağılanmasını da buna eklemek gerekir.
Bu tasavvur hâlâ pek çok insanı etkisi altında tutmaktadır. Bu durumu, müslim bakış açısından ve İslam’ın dünya ve insanlık imgesinden hareketle inceleyip değerlendirebilmek için üç önemli önkoşul vardır.
Birincisi, islamın — barışta-olmanın — bir ideoloji olmadığında ısrar etmeliyiz.
İkincisi, onu bir ideolojiye indirgeme ayartısına direnmeliyiz; böyle bir indirgeme, onun olmadığı bir şeye öykünmek anlamına gelir. Bu, özgürleşmeye, insanlığımızın gerçekleştirilmesine ve Tanrı ile olan sahih ilişkimizi kurmaya karşı işlenmiş bir eylemdir.
Üçüncüsü ise, Müslümanların nasıl güçlendirileceği ve birleştirileceği sorusunu, islamın içerdiği metafiziksel, kozmolojik, antropolojik ve psikolojik varsayımlar çerçevesinde ele almalıyız.
Bugün dünyanın bütün halkları arasında, Müslüman olarak tanımlanan bireyler yaşamaktadır. Bunlar arasında çok yoksullar da vardır, çok zenginler de; baskı altında olanlar da, özgür olanlar da; zulme uğrayanlar da, kitlesel katliam ya da soykırım tehdidi altında yaşayanlar da. Fiilen kullanılan hemen her dil, “Müslüman” terimini benimsemiştir. Dil topluluklarının çoğu bu terimi hem bireyler hem de gruplar için kullanır.
Kendilerini Müslüman olarak tanımlayan ya da başkaları tarafından böyle tanımlananlar, tarihe dair çeşitli anlayışlarıyla birlikte, kültürel ve siyasal çevrelerin tamamına yayılmış durumdadır. Bunların birçoğu, varoluşsal kırılganlıklarını aşmaya yönelik fantezilere sığınır: bireyler, gruplar ve halklar hakkında kurulan fantezilere ve onları zayıflık ve bölünmüşlükten kurtaracağı varsayılan çeşitli ütopyalara. Kendi zayıflıklarının sorumluluğunu başkalarına yüklerler; oysa kendilerine yabancı kalırlar — gerçeklikte evinde olanlar değil, bir fantezide göçmenler olarak yaşarlar; güç ve birliğin bulunduğu varsayılan bir duruma “geri dönüş” özlemi duyarlar.
Eğer gerçekten kat edilmeye değer bir yol istiyorlarsa, bunun en azından potansiyel olarak zaten içlerinde mevcut olduğunu bilmelidirler. Zayıflıklarının ve güçlerinin, çözülmenin ve birleşmenin hakikatini ancak şu koşullarda keşfedebilirler: Nerede olduklarından ve oraya nasıl geldiklerinden, içinde bulundukları koşullardan ve durumlarından, nasıl ilerlemek istediklerinden ve — en önemlisi — bütün bunlar hakkında dürüstçe konuşmaya ve yerinde yargıda bulunmaya hazır olduklarında.
Bunu benlikte ve benlik aracılığıyla keşfetmedikçe, ne mutlak bilenle bilme yoluyla bağlantılı bilenler olabilirler ne de mutlak Sadık olanla iman yoluyla bağlantılı müminler. Olumsallıklarının zemini — bilen ve mümin olmalarının zemini — mutlak bilen ve mutlak Sadık olandır.
Mutlak Bir ve Bölünmez olan, olumsallıkta tezahür eder; varoluşa geliş ve varoluştan çekilişin (artış ve azalışın) uzay-zaman ve kütle-enerji akışı içinde kendi-kendisini açığa vurması olarak. Mutlak olan artmaz ve eksilmez. Hiçbir şey tarafından kuşatılamayan Mutlak, her şeyi kuşatır; kendisini ufuklar boyunca ve her bir benliğin içinde mutlak Barış olarak bilinir kılar.
Olumsal olan şeylerin hiçbiri kendi kendine yeterli ya da Bir’den bağımsız olamaz. Bir’e dair bilgimiz yalnızca benliklerimiz aracılığıyladır; olumsallığı, Bir’in kendisini işaretlediği bir işaret olarak biliriz. Olumsal ile Mutlak arasındaki bu etkileşimi, düşüncenin dilsel ortamı olan konuşma aracılığıyla çeşitli biçimlerde ifade ederiz; bu ortamın kendisi de bilince bağımlıdır.
Mutlak ile olan ilişkisinin giderek daha fazla farkına varan bilinç düzeylerimiz, benlikteki daha alt düzeylere — öznenin nesneye yönelimi gibi — yönelerek bizi doğrultur, yükseltir ve mutlak Bilinçli olana dönüş yoluna yerleştirir.
Bilinç bilincine yapılan bu gönderme, benlik-duygumuzun (öz-bilinç) iki düzeyini hatırlatmalıdır: biri bilinçli olan, diğeri ise onun bilinçli olduğu şeydir. Bilinçli olmak ikiliği içerir. Biz ve bilinçli oluşumuz olumsal, asimetrik biçimde simetrik ve sürekli değişen düzeyleriz; bunlar, mutlak Bilinçli olanın mutlak “Vardır”ını benliğin içinde tezahür ettirir ve tasdik eder.
Bu ilişki şu şekilde temsil edilebilir:
cₙ₋₁ = cₙ
Burada c harfi hem bilinç düzeyini hem de onun bilinçli olduğu şeyi ifade eder. n indisi, bilincin sürekliliğini ve benliğin ekseni boyunca — en güzel doğruluktan en alt derinliğe kadar — her iki yönde de sonsuza dek bölünebilirliğini gösterir.
Tanrı mutlak Bilinçlidir; benlik içindeki bütün bilinçlere mutlak Üçüncü’dür — hem bütünüyle aşkın hem de bütünüyle içkindir. Olumsallıkta tezahür eden mutlak Benliğin bu yönlerinin nasıl iç içe geçtiğini belirleyemeyiz; çünkü bu olumsallık, bütünüyle mutlak Bilinçli olana bağımlıdır.
Aynı durum, Övülmüş olanın benlik-duygusu içindeki başlangıcı için de geçerlidir; bu, daha yüksek olma yönündeki her zaman mevcut potansiyelimizdir. Bu da sembolik olarak şöyle ifade edilebilir:
ḥₙ₋₁ = ḥₙ
Bu durumda ḥ, övülmüş olmayı ifade eder. Övülmüş olmak, Varlık ekseni boyunca uzanan bir aralıktır. ḥₙ₋₁ ve ḥₙ çifti bu eksen üzerinde mevcuttur; bu, mutlak Övülmüş olana — Tanrı’ya — doğru ya da ondan uzaklaşarak bu eksen boyunca yükselme ve alçalma potansiyelimizi temsil eder.
Bu aralığın daha yüksek ve daha düşük düzeyleri vardır. Daha yüksek düzeyler, mutlak Övülmüş olan Tanrı’ya doğrudur. “Övülmüş”, Peygamber’in adı olan Muhammed’in kelime anlamıdır ve bu metinde, burada ileri sürülen yaratılış içindeki yerimize dair tasavvurun merkezinde yer alan övgü ekonomisindeki rolünü ifade etmek için kullanılmaktadır.
Bizim daha yüksek potansiyelimiz, mutlak Övülmüş olanın, kendisinden başka hiçbir şeyin övülmeye layık olmadığını hatırlatmak üzere gönderdiği Övülmüş olanda ifade edilir. Elçi olarak Övülmüş olan, insan benliğinin herhangi bir koşulunu aşar; onun üstünde ise mutlak Övülmüş olan vardır. Dünyalara bir rahmet olarak gönderilen Övülmüş olan, bizi mutlak Övülmüş olana çağırır ve bütünüyle gerçekleştirilmiş insanlığın en güzel örneğidir.
Benlik-duygusu, bilinçte yükselip mutlak Bilinçli olandan başka hiçbir bilince tanıklık edemediğinde, kendine yeterlilik nöbeti içinde olumsallığın dar sınırları içine kapanır; başkalarına ve dünyaya karşı şiddetin kaynağı hâline gelir. Tanrı Tilâvet’te uyarır:
“Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü?”
Dil, ufukların ve benliğin içerdiği şeyi yansıtır. Konuşan ile dinleyenin bilinç düzeyleri farklıdır. İnsanlığımız ne kadar gerçekleştirilmişse, ufukları o kadar tam ve berrak görürüz. En küçüğünden en büyüğüne kadar, dünyamızın oluştuğu parçacıklar, ne fazlalık ne de eksiklik barındıran bir anlam ağı içinde yer alır. Her dil — şimdiye dek var olmuş ve gelecekte var olacak her dil — bunu yapar.
Dış ufuklar ile benliğin bütünleşmesi, bu anlam alanının ve onun içeriklerinin bütünleşmesinde yansır. Düşünce ve bilincin akışı, söylemin unsurlarında — sesler ve sessizlikler — cümlelerin akışı olarak yansır; bu akış içinde kelimeler farklı anlamlar kazanır. Anlam alanından koparıldığında, hiçbir kelime potansiyel olarak sahip olduğu nedenleri ve amaçları açıklıkla ifade edemez. Cümle, kelimenin arka planıdır. Ancak bu bağlam içinde kelime yaşayabilir ve bizi mutlak Gösteren ile mutlak Gösterilen’e bağlayabilir. Yalıtılmış hâlde, mutlak “Ol!” (Yaratıcı Buyruğun Kaynağı) ile olan bağından koparıldığında, kelime susar. Sonluluk içinde, üzerine uygun görünen niteliklerin yansıtıldığı bir şeye dönüşür; müslim, islam ve el-Selâm kavramlarında olduğu gibi.
Varoluş, Koşulsuz olanın olumsal tezahürüdür. Durmaksızın hareket hâlindeki sayısız çokluk olarak varoluş, düzen ve yapıya yalnızca Bir olanın onun ilkesi olması sayesinde sahiptir. Ancak mutlak olan Bir, tek bir olumsal tezahürle sınırlı değildir. Nicelenebilir dünyadaki düzen ve yapının gözlemlenmesinden O’nu dışlamak, varlığın daha yüksek düzeylerini dışlamak anlamına gelir.
Geride kalan şey, ölçülebilir, gözlemlenebilir, olumsal, kendi kendine yeterli ve kendi nedeni gibi görünen bir şey olabilir. Benzer biçimde, mutlak Bir dilin İlk’i ve Son’u, Dış’ı ve İç’i olmaktan çıktığında, dilin Bir’i tezahür ettirme, ona gönderimde bulunma ve onunla bağlantı kurma yetisi örtülür. İşte bu nedenle, barışın kişisi (müslim) kavramı herkes ve bütün varoluş için ortaktır ve bütün dillere aittir. Bizim görevimiz, onu yeniden ve yeniden, her zaman ve her yerde keşfetmektir.
Müslümanların zayıflığı ve bölünmüşlüğü sorusu ve buna genel olarak yaklaşım biçimimiz, islamın ideolojileştirilmiş ve nesneleştirilmiş bir anlayışı içinde hapsolduğumuzu açığa vurur. Müslimin el-Selâm ile olan evrensel ilişkisinin bu yanlış anlaşılması — ya da daha doğrusu sistematik yanlış anlaşılması — Müslümanların kendi kendilerini zayıflatmalarını pekiştirir ve buna hizmet eder.
Bu hapishaneden üç yoldan biriyle kurtulabiliriz:
(1) ilişkiyi sahih biçimde yeniden kurup tesis ederek;
(2) müslim olma iddiamızdan vazgeçerek;
(3) ya da bu terimin sahih olarak işaret ettiği şeyle hiçbir gerçek bağımız olmaksızın, münafıkça biçimde kendimize müslim demeyi sürdürerek.
Bu ilişkinin yeniden tesis edilmiş biçiminde özgürleşmek ve kendimizi gerçekleştirmek için, varoluşu — ve bu, bütün geleneklerdeki herkes demektir — bugün Müslümanların artık sahip olmadıklarını iddia ettikleri, fakat bir zamanlar sahip olduklarını hararetle ileri sürdükleri bir şeye fiilen sahip olduğumuzu açığa vurmakla çağrıldığımız sahne olarak kabul etmeliyiz. Oysa bu şey kaybolmuş değildir; yalnızca gözden kaybolmuştur.
Tanrı bütün şeylerin İlkesidir; Kendisi hiçbir şeye bağlı değildir, fakat olumsal olan her şey O’na bütünüyle bağımlıdır. Olumsal olan, Varlık, O’nu ilan eder ve hamd borcu altındadır.
Peygamber Muhammed’in Cebrâil ile karşılaşmasına dair iyi bilinen rivayette, Cebrâil ona “Bana İslam’ı anlat” diye sorar. Peygamber şöyle cevap verir: “İslam, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik etmendir; namazı ikame etmen, arındırma vergisini vermen, Ramazan ayında oruç tutman ve gücün yetiyorsa Beyt’i tavaf etmendir.” Burada temel ve taçlandırıcı unsur şahitliktir. İman değil, şahitlik. Biz yalnızca, kendimizde ve kendimiz için bildiğimiz şeye şahitlik ederiz; hiçbir şüphe olmaksızın. Şahitlik, şahit olanı, şahitlik edilen şeyle bağlar. Bir şeyi bilip ona şahitlik etmeyebiliriz; fakat güvenilir biçimde bilmediğimiz bir şeye şahitlik edemeyiz. Yukarıdaki cevapta şahitlik edilen şey bilinen bir şeydi: Allah’tan başka ilah olmadığı ve Muhammed’in O’nun elçisi olduğu. Peki, şahitliğimizin dayandığı bir şeyi kendimizde nasıl bilebiliriz?
Bugün çoğu insan bu tür şahitlik eylemlerini aktarım temelli görür. İçeriklerin dış kaynaklardan öğrenildiğini düşünürüz. Bunlar, Tanrı’dan alan bir bireye kadar uzanan bir aktarım zinciri yoluyla bize aktarılmıştır. Böyle bir bilgi, ne zaman ve nerede olursak olalım, kesin ya da güvenilir olamaz ve bizi bilen özneler olarak bildiğimizi iddia ettiğimiz şeyle bağlayamaz. En iyi ihtimalle, bu tür bilgi bize zaten bildiğimiz bir şeyi hatırlatır; her birimizin iç çekirdeğinde, her yerde, her zaman ve sonsuza dek mevcut olan bir şeyi.
Cebrâil’in sorusu, islam kavramını, ait olduğu anlam alanından — anlamını kazandığı cümleler toplamından — koparır. Müslim, islam ve el-Selâm aynı anlamsal alana aittir. Cevap, islamı müslimin el-Selâm ile olan bağlantısı olarak sunar. Mutlak el-Selâm ile bu bağlantı, olumsal olarak müslim olmada ve islamda içkindir. Bu bağlantı varoluşta, bireyde ve bütün dillerde mevcuttur; çünkü diller de olumsaldır.
Uzay-zaman ve kütle-enerji içinde, yani sonlulukta, bilinen ile bilinmeyen arasındaki sınırı değişmez kabul etmeyiz. Onu inatla silmeye çalışırız; fakat asla bütünüyle başaramayız. Bu, bilinenin ötesinde yer alan bilinmeyeni kabul etmek, görmezden gelmek ya da inkâr etmek anlamına gelir.
Onu kabul edersek, bilinen şey tezahür hâline gelir; dünyanın ufukları boyunca ve benlikte dizilmiş işaretler olur ve bizi Gösteren ile Gösterilen’e bağlar. Bilinenin sınırlarının ötesinde kalan şey, o zaman iman alanı olur. Olumsal olan, ona düzen koyamaz. Eğer ona düzen konuyorsa ve o bilinir hâle geliyorsa, bu yalnızca mutlak Birlik tarafından yapılır; çünkü yalnızca O, bilinenin bilinmeyenden yalıtılmışlığını sona erdirebilir ve bilinmeyeni dilde ve Varlık boyunca tezahür ettirebilir.
Bilinmeyeni, varlığın daha yüksek bir düzeyi olarak görmezden gelir ya da inkâr edersek, kendimizi görünürde bilinenle sınırlarız ve onu kendi başına yeterli kabul ederiz. Böyle indirgenmiş bir dünya ve benlik tasavvurunda, bölünebilir ve olumsal olan, bölünmez Bir’i ne tezahür ettirir ne de tasdik eder. Bu, her şeyin ölçülebileceğini, karşılaştırılabileceğini ve matematiksel denklemlerle betimlenebileceğini varsayan bir sahtekârlıkla yaşamaktır. Üçü açıkça gördüğümüz hâlde — ölçülebilir ve karşılaştırılabilir iki taraf ile, ne ölçülebilir ne de karşılaştırılabilir olan fakat ikiliğin kendisi için vazgeçilmez olan “Vardır” — bu “Vardır”ın üçten biri olmadığını görmezden gelir ya da inkâr ederiz. O, her ikiliğin mutlak Üçüncüsüdür.
Her dil, bilincimizdeki yükseliş düzeylerine karşılık gelen anlam katmanlarına sahiptir. Bilincin bilinçli olduğu düzey ile onun bilinçli olduğu şey arasındaki sınır hareketli değildir; olamaz da.
Tekrar edelim: barışın kişileri olarak (müslimler olarak) varoluşu, mutlak Barış (el-Selâm) ile ilişki içinde, barışta-olma (islam) aracılığıyla kendimizde toplar ve odaklarız. Bilinen ile bilinmeyen arasındaki sınırı aşabilme yetimiz ve mutlak Barış ile bağlantı kurabilmemiz, ufukların ve benliğin Tanrı’nın tezahür biçimleri olduğunu bize açığa çıkarır. Barışın kişileri, olumsallık alanında yaşamı ve mutluluğu benlikte ararlar. Ölüm ve mutsuzluk olumsallığa aittir ve bizimle birlikte dolaşır; fakat mutlak anlamda yaşam ve mutluluk Tanrı’dadır ve O’ndandır.
Her barış kişisi, ufuklardaki ve benlikteki işaretleri açıkça görür; çünkü mutlak Övülmüş olan Tanrı’ya, kendisine verilmemiş hiçbir şeye sahip olmadığını bilerek övgü sunar. Dünya ve biz, mutlak Övülmüş olana borçluyuz. Biz ve dünya ancak olumsal olarak övülmeye layığız. Bu nedenle mutlak Övülmüş olana sunduğumuz övgü, O’nunla bağlantıdır ve borcumuzun iadesidir.
Övgü, olumsal olanın mutlak Övülmüş olana yönelişidir. Bu yöneliş, varoluşun her düzeyinde mevcuttur; bilincin en alt katmanlarından en yüksek açıklığına kadar uzanır. İnsan, bu yönelişi bilince çıkarabilen tek varlıktır ve bu nedenle şahitlik sorumluluğu ona verilmiştir. Şahitlik, övgünün bilinçli biçimidir.
Bu bilinçli övgü, benliğin kendi kendine yeterli olduğu yanılsamasını kırar. Benlik, kendisini mutlak İlke’nin yerine koyduğunda, övgü yön değiştirir; Tanrı’ya yönelmesi gereken şey, benliğe yönelir. Böylece övgü, hamd olmaktan çıkar ve kibir hâline gelir. Bu dönüşüm, hem bireysel hem de kolektif düzeyde şiddetin kaynağıdır.
Benlik, mutlak Övülmüş olana yönelmediğinde, kendi olumsallığını inkâr eder. Bu inkâr, güce yönelme olarak ortaya çıkar. Güç, bu durumda, eksikliği telafi etme girişimidir. Birlik de aynı şekilde, kaybedilmiş bir iç bağın dışarıdan zorla ikame edilme çabasıdır. Bu nedenle güç ve birlik takıntısı, barışın değil, barış kaybının belirtisidir.
Barışta-olma (islam), benliğin kendi sınırlarını kabul etmesiyle mümkündür. Bu kabul, zayıflık değil, doğruluktur. Doğruluk, varlığın kendisini olduğu gibi kabul etmesidir. Bu kabul olmaksızın ne iman mümkündür ne de şahitlik. İman, bilinmeyeni inkâr etmek değil, onu mutlak Bilene havale etmektir. Şahitlik ise, bilinenin mutlak Kaynağına bağlanmasıdır.
Bu bağ koparıldığında, din ideolojiye dönüşür. İdeoloji, mutlak olanı araçsallaştırır. Böylece Tanrı, bir hedefin, bir kimliğin, bir siyasal projenin ya da bir tarih anlatısının hizmetine sokulur. Bu, putperestliğin modern biçimidir. Put artık taştan değildir; kavramlardan, sloganlardan ve kolektif fantezilerden yapılmıştır.
Müslim olmak, bu putları kırmaktır. Bu kırma eylemi dışarıda değil, benlikte gerçekleşir. Çünkü put, önce benlikte kurulur. Benlik, mutlak İlke’ye yöneldiğinde, put çöker. Bu çöküş, yıkım değil, özgürleşmedir.
Özgürlük, benliğin kendi kendine yasa koyması değildir. Özgürlük, benliğin mutlak Yasaya bağlanmasıdır. Bu yasa, dışsal bir zor değil, varoluşun iç düzenidir. Bu düzen, barıştır. Barış, edilginlik değildir; en yüksek etkinliktir. Çünkü barış, varlığın kendi kaynağıyla uyumudur.
Bu uyum bozulduğunda, insan hem kendisiyle hem de dünyayla savaş hâline girer. Bu savaş, önce dilde başlar. Kelimeler anlam alanlarından koparılır, sloganlara indirgenir. Müslim, islam ve el-Selâm kelimeleri de bu kaderi paylaşmıştır. Onlar artık yaşanan hâlleri değil, kimlik etiketlerini ifade eder hâle gelmiştir.
Kimlik, bu bağlamda, varoluşun yerine geçen bir kabuktur. Kabuk sertleştikçe, iç boşalır. Bu boşluk, korku üretir. Korku ise güce yönelir. Güç, korkunun maskesidir.
Barışın kişileri, korku ile hareket etmez. Çünkü onlar, varlıklarının mutlak Kaynağa bağlı olduğunu bilirler. Bu bilgi, aktarılmış bir bilgi değildir; yaşanmış ve şahitlik edilmiş bir bilgidir. Bu nedenle sarsılmazdır.
Bu bilgiye sahip olanlar, azınlıkta olabilir. Fakat ölçü sayı değildir. Ölçü, doğruluktur. Bir kişi bile, mutlak Barış ile bağını koruyorsa, barış dünyada bütünüyle kaybolmuş değildir.
Bu nedenle mesele, Müslümanların sayısının artması ya da siyasal, askerî veya ekonomik bakımdan güçlenmesi değildir. Mesele, barışın kişileri olarak varoluşla kurdukları ilişkinin sahih olup olmadığıdır. Bu ilişki sahih değilse, güç artışı yalnızca yıkım kapasitesini büyütür; birlik ise yalnızca baskının ölçeğini genişletir.
Barışın kişileri, kendilerini dünyanın merkezine yerleştirmez. Dünya, onlar için bir mülk değil, bir emanettir. Emanet, sahiplik değil, sorumluluk demektir. Sorumluluk ise, verilenin verene iadesini gerektirir. Bu iade, övgüyle gerçekleşir. Bu yüzden övgü, varoluşun asli hareketidir.
İnsan bu hareketten koptuğunda, dünyayı sessiz ve anlamsız bir nesneler toplamı olarak görmeye başlar. Böyle bir dünyada her şey kullanılabilir, tüketilebilir ve atılabilir hâle gelir. İnsan da bundan muaf değildir. Kendisi de bir nesneye dönüşür. Bu dönüşüm, hem modern bilimin indirgemeci bakışında hem de modern siyasetin biyopolitik yönetiminde açıkça görülür.
Barışta-olma, bu indirgemeye direnmektir. Direniş, karşıtlık üretmek değildir. Direniş, varoluşu kendi hakikatinde tutmaktır. Bu hakikat, her şeyin mutlak İlke’ye bağlı olduğu ve O’ndan bağımsız hiçbir anlam taşımadığıdır.
Bu bağlılık, edilgin bir bekleyiş değildir. Aksine, insanın bütün yetilerini — aklını, iradesini, sevgisini ve eylemini — kapsayan bir uyanıklık hâlidir. Bu uyanıklık, şahitliktir. Şahitlik, yalnızca sözle yapılan bir beyan değil, varoluşun bütünüyle verilen bir cevaptır.
Bu cevap verildiğinde, müslim olmak bir kimlik iddiası olmaktan çıkar ve bir varoluş tarzı hâline gelir. Böyle bir varoluş tarzı, başkalarını dışlamaz; çünkü kendisini mutlak Kaynağın yerine koymaz. Kendini merkeze koymayan, başkasını da merkezin dışına itmez.
Bu nedenle barışın kişileri, farklılıkla tehdit altında hissetmez. Farklılık, onlar için bir tehlike değil, Birliğin çoklukta tezahürüdür. Çokluk, Birliğe aykırı değildir; Birliğin zorunlu görünümüdür. Birlik, çokluğu yok ederek değil, çoklukta kendini açığa vurarak vardır.
Bu bakış kaybolduğunda, farklılık düşmanlığa dönüşür. Düşmanlık, korkunun ürünüdür. Korku ise, mutlak Kaynaktan kopmuş bir benliğin hâlidir. Böyle bir benlik, kendini korumak için sınırlar çizer, duvarlar örer ve kimlikleri sertleştirir.
Barışta-olma, bu sertleşmeyi çözer. Çözülme, dağılma değildir. Çözülme, düğümün açılmasıdır. Düğüm, benliğin kendi üzerine kapanmasıdır. Açıldığında, benlik hem kendisiyle hem de dünyayla yeniden ilişki kurar.
Bu ilişki, ne geçmişe nostaljik bir dönüş ne de geleceğe dair bir ütopyadır. Bu ilişki, şimdi ve burada, her an yeniden kurulması gereken bir bağdır. Bu bağ kurulduğunda, zayıflık ve güç, bölünme ve birlik gibi karşıtlıklar anlamını yitirir. Çünkü ölçü artık bunlar değildir. Ölçü, barıştır.
Barış, bir sonuç değildir; bir araç da değildir. Barış, varoluşun kendisidir. Bu nedenle ona ulaşılmaz; onun içinde olunur. Barış, elde edilen bir durum değil, sürdürülen bir ilişkidir. Bu ilişki, mutlak Barış ile kurulan bağdır. Bu bağ koptuğunda, insan kendi eylemlerini barış adına meşrulaştırsa bile, ortaya çıkan şey barış değil, tahakkümdür.
Bu noktada, çağdaş dünyada barış dilinin nasıl boşaltıldığını görmek gerekir. Barış, çoğu zaman çatışmanın askıya alınması, sessizlik ya da denge olarak anlaşılır. Oysa bunların hiçbiri barış değildir. Sessizlik, bastırılmış şiddetin işareti olabilir. Denge ise, güçlerin geçici bir uzlaşmasıdır. Barış, bunların ötesindedir; çünkü barış, adaletle ve hakikatle kopmaz biçimde bağlıdır.
Adalet, dışsal bir düzenleme değildir. Adalet, varoluşun kendi yerinde durmasıdır. Her şeyin kendisine ait olanla ilişkide olmasıdır. İnsan, kendisine ait olmayanı sahiplendiğinde adaletsizlik başlar. Bu sahiplenme, yalnızca maddî değildir; anlamın, hakikatin ve iyinin sahiplenilmesi de aynı derecede yıkıcıdır.
Bu nedenle, dinin nesneleştirilmesi — yani dinin bir ideolojiye, bir kimlik aracına ya da bir iktidar aygıtına dönüştürülmesi — barışın inkârıdır. Aynı inkâr, din karşıtı söylemlerde de görülür. Her iki durumda da ortak olan şey, barışın ontolojik anlamının kaybedilmesidir.
İslam, bu ontolojik anlamda, bir teslimiyet öğretisi değildir. Teslimiyet, modern dilde çoğu zaman iradenin askıya alınması olarak anlaşılır. Oysa burada söz konusu olan, iradenin yok edilmesi değil, iyide ve iyiye doğru yönlendirilmesidir. Bu yönelim, insanı küçültmez; aksine, onu kendi en yüksek imkânına taşır.
Bu en yüksek imkân, övgüyle ilişkilidir. Övgü, bir methiye değildir. Övgü, varoluşun kaynağını tanıması ve kendini ona göre konumlandırmasıdır. İnsan, övdüğünde kendini yüceltmez; kendini yerine koyar. Bu yer, mutlak İlke karşısında yoksulluk ve bağımlılık yeridir. Ama bu yoksulluk, eksiklik değil, açıklıktır.
Bu açıklık kaybolduğunda, insan kendini yeterli sanmaya başlar. Kendine yeterlilik yanılsaması, modern insanın temel hastalığıdır. Bu hastalık, hem bireysel düzeyde hem de kolektif yapılarda görülür. Devletler, ideolojiler ve hatta dinî hareketler bu yanılsama üzerine inşa edildiğinde, ortaya çıkan şey barış değil, düzenlenmiş şiddettir.
Barışın kişileri, bu yanılsamayı reddeder. Onlar, kendi sınırlılıklarını kabul ederler. Bu kabul, edilginlik değildir. Aksine, sorumluluğun başlangıcıdır. Çünkü yalnızca sınırlı olduğunu bilen, başkasına ve dünyaya karşı sorumlu olabilir. Bu sorumluluk, yalnızca insanlara yönelik değildir. Barış, bütün varoluşu kapsar. Doğa, hayvanlar, görünür ve görünmez âlemler bu kapsama dahildir. İnsan, varoluşun merkezinde değil, düğüm noktasındadır. Toplayan ama sahiplenmeyen bir düğüm. Bu nedenle, çevrenin tahribi yalnızca teknik bir sorun değildir. Bu tahribat, barışın inkârının görünür hâlidir. Doğaya yönelik şiddet, insanın kendi içindeki barışı kaybetmesinin sonucudur. İç barış olmadan dış barış mümkün değildir; bu, psikolojik bir önerme değil, ontolojik bir zorunluluktur. Barışta-olma, insanın kendisiyle barışması anlamına gelmez; çünkü “kendi” dediğimiz şey zaten parçalanmıştır. Barışta-olma, insanın kendisini aşan İlke ile barışmasıdır. Bu barış sağlandığında, insan kendisiyle de, başkalarıyla da, dünyayla da doğru bir ilişki kurabilir. Bu ilişki, sürekli teyakkuz hâli gerektirir. Çünkü unutma, insanın tabiatındadır. Hatırlama ise, çaba ister. Vahiy, bu hatırlamanın dilidir. Ama dil, tek başına yeterli değildir. Dilin hayatla doğrulanması gerekir. Aksi hâlde, söz boşalır ve kutsal olan sıradanlaşır. Bu sıradanlaşma, modern çağın en büyük felaketlerinden biridir. Kutsalın sıradanlaşması, insanın da sıradanlaşmasıdır. İnsan, kendini yalnızca işlevleriyle tanımlamaya başladığında, barış imkânsız hâle gelir. Çünkü işlevler çatışır; varoluş ise bağ kurar. Bu bağ yeniden kurulmadıkça, Müslümanların birliği üzerine yapılan her tartışma yüzeyde kalacaktır. Birlik, örgütsel bir mesele değildir. Birlik, ontolojik bir yönelimdir. Bu yönelim olmadan, birlik çağrıları yalnızca yeni ayrışmalar üretir.
Birliğin ontolojik bir yönelim olması, onun zorla tesis edilemeyeceği anlamına gelir. Zor, yalnızca dışsal bir düzen üretir; içsel bir bağ kuramaz. İçsel bağ ise, ancak şahitlikle mümkündür. Şahitlik, insanın kendisiyle, dünyayla ve mutlak İlke ile aynı anda ilişki kurabilmesidir. Bu ilişki parçalandığında, insan yalnızca bir role, bir kimliğe ya da bir işleve indirgenir.
Bu indirgeme, modern çağın ortak kaderidir. İnsan, kendisini ya biyolojik bir varlık ya da toplumsal bir işlev olarak tanımlamaya zorlanır. Her iki durumda da insanın varoluşsal derinliği kaybolur. Derinlik kaybolduğunda, barış da kaybolur; çünkü barış yüzeyde değil, derinlikte mümkündür. Bu nedenle, Müslümanların karşı karşıya olduğu asıl kriz, dışsal baskılar ya da siyasal zayıflık değildir. Asıl kriz, anlamın yitirilmesidir. Anlam yitirildiğinde, ritüeller mekanikleşir, söylemler sertleşir ve kimlikler savunma araçlarına dönüşür. Savunma, korkunun dilidir; korku ise barışın zıddıdır. Barış, güven gerektirir. Güven, ancak mutlak Güvenilir olana yönelmekle mümkündür. İnsan, güveni kendisinde, bir toplulukta ya da bir ideolojide aradığında, kaçınılmaz olarak hayal kırıklığına uğrar. Çünkü bunların hiçbiri mutlak değildir. Mutlak olmayan, güveni sürdüremez. Bu yüzden iman, psikolojik bir rahatlama değildir. İman, varoluşsal bir konumlanmadır. Bu konumlanma, insanı kendi merkezinden çıkarır ve onu hakikatin merkezine yerleştirir. Bu yer değiştirme olmadan, ne adalet ne de barış mümkündür. Adaletin olmadığı yerde barış, yalnızca bir maske olur. Maske, gerçeği gizler ama onu ortadan kaldırmaz. Gizlenen gerçek, daha sonra daha yıkıcı biçimlerde geri döner. Tarih, bunun örnekleriyle doludur. İdeolojik barış projeleri, çoğu zaman büyük yıkımların öncülü olmuştur. İslam’ın barış anlayışı, bu nedenle, tarihsel bir proje ya da siyasal bir program değildir. Bu anlayış, insanın varoluşunun merkezine yerleştirilmiş bir çağrıdır. Bu çağrı, her çağda yeniden duyulmayı bekler. Duyulmadığında değil, duyulup da karşılık verilmediğinde insanlık krize girer.
Karşılık vermek, yalnızca inanmak değildir. Karşılık vermek, hayatı bu çağrıya göre yeniden düzenlemektir. Bu düzenleme, dışsal bir mühendislik değil, içsel bir dönüşümdür. İçsel dönüşüm olmadan, dışsal düzenlemeler yalnızca yeni tahakküm biçimleri üretir. Bu noktada, özgürlük kavramı yeniden düşünülmelidir. Özgürlük, sınırsızlık değildir. Sınırsızlık, kaostur. Özgürlük, doğru sınıra yerleşmektir. Bu sınır, insanın kendisini Tanrı’nın yerine koymamasıyla belirlenir. İnsan, yerini bildiğinde özgür olur. Bu özgürlük, insanı edilgin kılmaz. Aksine, onu sorumlu kılar. Sorumluluk, cevap verebilme yetisidir. İnsan, varoluşa, başkasına ve Tanrı’ya cevap verebildiği ölçüde insandır. Bu cevap, şiddetle değil, özenle verilir. Özen, barışın pratiğidir. Özen, acele etmez; tüketmez; hükmetmez. Özen, dinler, bekler ve korur. Bu nedenle barış, hız çağının ruhuna aykırıdır. Hız, yüzeyselleştirir; barış derinleştirir. Hız, ayırır; barış bağlar. Müslümanların birliği, bu bağın yeniden kurulmasına bağlıdır. Bu bağ, ne sloganlarla ne de kurumlarla tesis edilir. Bu bağ, ancak her bir bireyin kendi içindeki kopuşu fark etmesi ve onu onarmaya yönelmesiyle mümkündür. Bu onarım, geçmişe dönüş değildir. Geçmiş, bir sığınak değil, bir tanıklıktır. Tanıklık, bugüne taşındığında anlamlıdır. Bugüne taşınmayan tanıklık, nostaljiye dönüşür. Nostalji ise, barış üretmez; yalnızca teselli sunar. Barış, teselli değil, hakikat ister. Hakikat, çoğu zaman rahatsız edicidir. Ama rahatsızlık, iyileşmenin başlangıcıdır. İnsan, kendi payına düşen sorumluluğu görmeden barıştan söz edemez. Bu nedenle soru hâlâ geçerlidir ve acildir: Müslüman olmak ne demektir? Bu soru, başkalarına yöneltilmiş bir soru değildir. Bu soru, her bir bireyin kendisine yöneltmesi gereken bir sorudur. Cevap, başkalarının zayıflığında değil, kişinin kendi uyanıklığında bulunur.
Bu uyanıklık, insanın kendisini sürekli sorgulaması anlamına gelmez; aksine, kendisini mutlak İlke’nin ışığında görmesi anlamına gelir. Sürekli kendine dönük bir sorgulama, benliği daha da merkeze alabilir. Oysa burada söz konusu olan, benliğin merkezden çekilmesi ve hakikatin merkeze yerleşmesidir. Bu yer değiştirme gerçekleştiğinde, insan kendi sınırlarını tehdit olarak değil, anlamın koşulu olarak görür.
Sınır, barışın düşmanı değildir. Sınır, barışın imkânıdır. Sınırsızlık iddiası, hem bireysel hem de kolektif düzeyde yıkıcıdır. Modern ideolojiler, çoğu zaman bu sınırsızlık iddiası üzerine kurulmuştur. Sınırsız ilerleme, sınırsız güç, sınırsız özgürlük vaatleri, insanı ve dünyayı tüketmiştir. Barış ise, ölçüyle mümkündür. Ölçü, her şeyin yerli yerinde olmasıdır. Bu ölçü kaybolduğunda, güç kutsallaştırılır. Gücün kutsallaştırılması, en tehlikeli putperestlik biçimlerinden biridir. Çünkü bu putperestlik, kendini dinî ya da seküler söylemlerle gizleyebilir. Güç adına yapılan her şey meşrulaştırılır. Oysa mutlak İlke karşısında güç, yalnızca emanet edilen bir imkândır; asla amaç değildir.
Müslümanların tarih boyunca karşılaştığı sınavların büyük bir kısmı, bu noktada yoğunlaşmıştır. Güç elde edildiğinde, onun nasıl kullanılacağı sorusu belirleyici hâle gelmiştir. Güç, barışın hizmetine girdiğinde adalet üretir; kendini amaç hâline getirdiğinde ise zulüm üretir. Bu ayrım, teorik değil, varoluşsaldır. Barışın kişileri, gücü reddetmez; ama ona tapmaz. Gücü, hizmetin bir aracı olarak görür. Hizmet ise, üstünlük iddiasıyla bağdaşmaz. Üstünlük, yalnızca mutlak İlke’ye aittir. İnsan, üstünlük iddiasında bulunduğu anda, barıştan uzaklaşır.
Bu uzaklaşma, çoğu zaman fark edilmez. Çünkü insan, kendi niyetlerini iyi olarak görmeye meyillidir. Niyetlerin iyi olması, eylemlerin adil olduğu anlamına gelmez. Adalet, niyetle değil, sonuçla da ilgilidir. Sonuçlar ise, varoluşun bütününü etkiler. Bu nedenle barış, sürekli bir muhasebe gerektirir. Bu muhasebe, başkalarını yargılamak için değil, kendini hizaya getirmek içindir. Hiza, yönelimi ifade eder. Yönelim bozulduğunda, en doğru sözler bile yanlış sonuçlar doğurabilir. Bu yüzden, barışın dili kadar yönü de önemlidir. Yön, mutlak Barış’a doğru değilse, barıştan söz etmek anlamsızlaşır. Bu anlamsızlaşma, dinî söylemlerde de görülür. Sözler tekrarlandıkça içleri boşalır. Tekrar, hatırlatma olmaktan çıkar ve alışkanlığa dönüşür. Alışkanlık ise, uyanıklığı köreltir. Uyanıklık kaybolduğunda, insan kutsalı da sıradanlaştırır. Kutsal, gündelik çıkarların hizmetine sokulur. Bu, kutsala saygısızlıktan önce, insanın kendisine ihanetidir. Çünkü insan, kutsalla kurduğu ilişki üzerinden kendini tanır. Bu ilişki bozulduğunda, insan kendini de kaybeder. Kendini kaybeden insan, başkasını da kaybeder. Başkası, ya bir tehdit ya da bir araç olarak görülmeye başlanır. Bu bakış açısı, barışın karşıtıdır. Barış, başkasını kendine indirgemeden onunla ilişki kurabilmektir. Bu ilişki, eşitlikten önce adalet gerektirir. Eşitlik, her zaman adil değildir. Adalet, her şeyi aynılaştırmak değil, her şeye hakkını vermektir. Bu hak, varoluşun kaynağından gelir. İnsan, bu kaynağı unuttuğunda, kendi ölçülerini mutlaklaştırır. Kendi ölçülerini mutlaklaştıran, başkasına zulmetmeye başlar. Bu nedenle Müslüman birliği, ölçü birliği değildir; yön birliğidir. Herkesin aynı düşünmesi, aynı yaşaması ya da aynı biçimde inanması gerekmez. Gerekli olan, herkesin aynı hakikate yönelmesidir. Bu yönelim, farklılıkları ortadan kaldırmaz; onları anlamlı kılar. Anlamlı farklılık, barışın zenginliğidir. Anlamsız farklılık ise, çatışmanın kaynağıdır. Anlam, mutlak İlke ile kurulan bağdan doğar. Bu bağ koparıldığında, farklılıklar kendi başına kalır ve düşmanlaşır. Barışın yeniden mümkün hâle gelmesi, bu bağın yeniden kurulmasına bağlıdır. Bu bağ, bir kez kurulduğunda kalıcı değildir. Sürekli beslenmesi gerekir. Beslenmeyen bağ, zayıflar ve kopar. Bu yüzden barış, sürekli bir çabadır; ama bu çaba, zorlayıcı değil, dikkatli bir çabadır. Dikkat, barışın ahlâkıdır. Dikkatli olan, acele hüküm vermez; kolay düşman üretmez; kendini mutlaklaştırmaz. Dikkat, insanı hem alçakgönüllü hem de sorumlu kılar. Bu iki özellik olmadan barış mümkün değildir.
Bu metin, Bosnalı Müslüman entelektüel ve devlet adamı Rusmir Mahmutćehajić’in, 22–24 Ekim 2023 tarihlerinde Ürdün’ün Amman kentinde düzenlenen Royal Aal al-Bayt Institute for Islamic Thought’un 19. Genel Konferansı’nda sunduğu tebliğin metnidir. Konferansın konusu şuydu:
“Müslümanların Birliği Nasıl Güçlendirilebilir?”

Rusmir Mahmutćehajić

