İran ve Türkiye: Çürüme, Tehdit ve Meşruiyet Paradoksu – Üçüncü Zemini Ararken

0
thumbs_b2_abf5b9dc932edfae8739e5be9ceeacb1

İran’da da Türkiye’de de benzer bir paradoksla karşı karşıyayız: Yönetimlerde belirgin bir çürüme, kokuşma ve meşruiyet aşınması yaşanırken, bu yönetimlerin yerine geçmesi muhtemel görünen alternatiflerin büyük ölçüde Batı güdümünde, dış müdahalelere açık ya da tarihsel sicilleri itibarıyla son derece sorunlu olması. Bu durum, gerek İran’daki molla rejiminin gerekse Türkiye’de AK Parti iktidarının varlığını, kendi başarılarından çok, karşılarındaki muhalefetin zaaflarına borçlu hâle getiriyor. Muhalif aktörlerin dış güçlere teslimiyetçi tavırları, yerli toplumsal kodlarla bağ kuramayan dilleri ve geçmişteki baskıcı, dışlayıcı yönetim pratikleri (Şah rejimi ya da CHP tarihinin karanlık sayfaları gibi), iktidarların “biz gidersek daha kötüsü gelir” söylemini toplumsal düzeyde etkili kılıyor. Böylece toplum, iki sorunlu seçenek arasında sıkışıyor: Bir yanda yıpranmış ama “istikrar” iddiasını sürdüren iktidarlar, diğer yanda ise güven vermeyen, bağımlı ya da hafızası temizlenmemiş alternatifler. Bu sıkışmışlık hâli, soruyu hâlâ canlı, rahatsız edici ve cevapsız bırakıyor: O zaman ne yapılabilir?

Tam da bu noktada, mevcut iktidar–muhalefet ikiliğinin ötesinde, “üçüncü bir zemin” arayışı kaçınılmaz hâle geliyor. Bu zemin, ne mevcut iktidarın hatalarını meşrulaştıran bir savunma refleksi ne de muhalefetin dışa bağımlı kurtarıcılık iddiaları üzerine kurulabilir. Aksine, devlet merkezli değil toplum merkezli; ideolojik değil ahlaki; tepkisel değil kurucu bir perspektife dayanmalıdır. Yerli toplumsal hafızayı, tarihsel tecrübeyi ve kültürel sürekliliği dikkate alan; iktidara karşı olmayı dış güçlere yaslanmakla eşitlemeyen; geçmişle samimi bir yüzleşmeyi ertelemeden, adalet, liyakat ve sorumluluk ilkelerini merkeze alan bir yaklaşım gerektirir. Böyle bir üçüncü zemin, kısa vadeli siyasal kazanımların değil, uzun soluklu ahlaki ve entelektüel bir inşanın ürünü olabilir; çoğu zaman sandıkta değil, düşüncede, sivil alanda ve toplumsal vicdanda filizlenir.

Bu üçüncü zemin, her şeyden önce ahlaki bir öncelik sıralaması gerektirir. Güç, iktidar ve başarı söylemlerinin önüne adalet, emanet ve sorumluluk kavramlarını koymayan hiçbir siyasal hat, ister yerli ister küresel referanslara dayansın, kaçınılmaz olarak yozlaşır. Bu nedenle üçüncü zemin, iktidarı ele geçirmeyi değil, iktidarı sınırlamayı esas alan bir siyasal ahlakı merkeze almalıdır. Devleti kutsallaştıran anlayış kadar, devleti yalnızca ele geçirilmesi gereken bir araç olarak gören yaklaşım da aynı ölçüde sorunludur; her ikisi de toplumu edilgenleştirir ve ahlaki çöküşü hızlandırır.

İkinci olarak bu zemin, yerlilik ile kapalılık arasındaki farkı açık biçimde ayırt etmek zorundadır. Yerlilik, dünyaya kapanmak ya da evrensel değerleri reddetmek değildir; aksine, evrensel olanla kendi tarihsel ve kültürel tecrübesi üzerinden ilişki kurabilme yetkinliğidir. Ne Batı karşıtlığı üzerinden kurulan hamasi bir söylem ne de Batı’yı tek referans noktası hâline getiren taklitçi bir zihniyet, sahici bir bağımsızlık üretebilir. Üçüncü zemin, dış müdahalelere mesafeli ama dünyaya kapalı olmayan, eleştirel ve seçici bir açıklığı esas almalıdır.

Üçüncü olarak, geçmişle yüzleşme meselesi ertelenemez bir zorunluluktur. Ne mevcut iktidarların kendi hatalarını “beka” söylemiyle örtmesi ne de muhalefetin tarihsel sorumluluklarını yok sayarak kendini aklaması toplumsal güven üretir. Şah rejiminin, CHP’nin ya da başka aktörlerin karanlık sicilleriyle samimi bir hesaplaşma olmadan “yeni bir başlangıç” iddiası inandırıcı olamaz. Üçüncü zemin, geçmişi kutsamadan ama inkâr da etmeden, hafızayı ahlaki bir sorumluluk alanı olarak ele almalıdır.

Dördüncü olarak bu zemin, siyaseti tek başına kurtarıcı bir alan olarak görmez. Asıl dönüşümün eğitimde, hukuk anlayışında, entelektüel üretimde ve sivil toplumda başladığını kabul eder. Seçimler önemlidir, ancak tek başına yeterli değildir; sandık, ahlaki ve düşünsel bir zeminle desteklenmediğinde yalnızca aktör değiştirir, düzeni değil. Bu nedenle üçüncü zemin, uzun vadeli bir toplumsal inşayı, sabırla ve ısrarla önceleyen bir perspektife dayanır.

Son olarak, bu yaklaşım umut ile gerçekçilik arasında kırılgan ama gerekli bir denge kurar. Ne romantik bir kurtuluş anlatısına yaslanır ne de “bu toplumdan bir şey olmaz” türü bir teslimiyetçiliğe düşer. Cevabın hâlâ net olmaması bir zayıflık değil, aksine düşünsel bir dürüstlüktür. Çünkü belki de bugün yapılabilecek en sahici şey, yanlış sorulara hızlı cevaplar vermek değil, doğru soruları canlı tutmak ve bu sorular etrafında ahlaki bir ortak zemin inşa etmektir.

Komplolardan değil, sorunlardan hareket etmek gerekir. Çünkü her komplo anlatısı, mutlaka gerçek sorunlardan beslenir; sorunlar ne kadar derin ve yapısalsa, üretilen komplo söylemleri de o kadar büyük ve ikna edici hâle gelir. Bu nedenle mesele, komploları teşhir etmekten çok, onları mümkün kılan siyasal, ahlaki ve toplumsal zemini teşhis edebilmektir. Büyük komploların varlığı, çoğu zaman büyük sorunların üzerini örtmez; aksine, çözülmemiş sorunların bir semptomu olarak ortaya çıkar.

Bir yanıt yazın