Avrupa Aydınlanması’nın ortaya çıkışıyla birlikte, psikoloji, insan varlığının bütün boyutlarını çevreyle uyum içinde birleştirebilecek olan aşkın (transpersonal) gerçeklik boyutunu tam anlamıyla idrak etme yetisini yitirmiştir. Bu durum, günümüzde karşı karşıya olduğumuz pek çok felaketin temel sebebini oluşturur. Theodore Roszak, modern bilimin doğuşunda şu temel kavrayışın belirdiğini belirtir:
“Modern bilimin doğuşunda temel bir içgörü ortaya çıktı: Dışarıdaki doğaya ilişkin bilgimiz, içerideki kendimize ilişkin bilgiyle başlar. Bizi dünyayla aramıza giren gizli varsayımlardan özgürleştirmedikçe, gerçeklikle temas hâlinde olduğumuzdan asla emin olamayız.”
Bu yıpratıcı sekülerleşme, insanın içsel boyutunu köklü biçimde marjinalleştirmiştir. Bu durum, Amerikalı psikolog James Hillman’ın şu tasvirinde açıkça görülür:
“Tüm [modern] psikoloji için yalnızca tek bir temel sorun vardır. ‘Ben’ nerededir? ‘Ben’ nerede başlar? ‘Ben’ nerede biter? ‘Öteki’ nerede başlar?”
“İçerisi” ile “dışarısı” arasındaki bölünme, nihayetinde, sınırlı bir gerçeklik kavrayışının ego tarafından üst üste bindirilmesinden kaynaklanan bir görünüş oyunudur. Bununla birlikte, geleneksel anlayışa göre, bu ikilik, Aklın (Intellect) ya da ‘kalbin gözü’nün aşkın yetisi aracılığıyla ayırt edildiğinde sorun teşkil etmez; zira bu yeti, içsel ve dışsal insan arasındaki ayrımı teyit eder—bu ayrım, insanlığın manevi mirası tarafından her zaman ve her yerde oybirliğiyle kabul edilmiştir.
İçsel olan ile dışsal olan arasındaki uyumun kaybı, düşmüş bilincimiz sebebiyle “kalbin gözü”nün giderek kararmasıyla meydana gelmiştir. Whitall N. Perry bu durumu şöyle açıklar:
“İnsanlığın yeryüzü cennetinde bulunduğu ilk hâli hatırlayarak başlayabiliriz; o dönemde iç dünya ile dış dünya, onun ruhunda birleşmişti. İç ile dış—özne ile nesne—arasında hiçbir yarılma yoktu. Düşüş’ten sonra ise özne, nesneden ayrılmış gibidir ve nesne giderek çevreye doğru uzaklaşmış; insan onu kovalamaya başlamış ve merkezi, yani içsel benliği gözden kaçırmıştır. Bu sebeple, profan bilgi, dış dünyanın peşine düşmek ve bunun sonucunda iç dünyanın bilgisi ve idrakini kaybetmek olarak tanımlanabilir.”
René Descartes’a atfedilen zihin–beden düalizmi, ana akım psikolojinin ontolojik ve epistemolojik önkabullerine derinlemesine yerleşmiştir. Bunun, insan durumunu ve hatta gerçekliğin kendisini nasıl tasavvur ettiğimiz üzerinde kaçınılmaz sonuçları olmuştur. Kartezyen düalizm—dünyanın yalnızca res extensa (uzamlı şeyler) ve res cogitans (düşünen şeyler) olarak katı biçimde ayrılması—tüm deneyimi özel ve öznel alana indirger; böylece nesnel gerçekliğin taleplerini inkâr eder.
İskoç psikiyatrist R. D. Laing’in işaret ettiği üzere, bu ikilik, terapötik sürecin bizzat kendisinde de açıkça görülür; zira birçok birey:
“Kendilerini öncelikle zihin ve beden olarak ikiye bölünmüş şekilde deneyimlemeye başlamışlardır. Çoğu zaman kişi kendisini en çok ‘zihin’ ile özdeşleştirir.”
Fransız metafizikçi René Guénon, bu temel yarılmanın günümüz entelektüel iklimine ne denli nüfuz ettiğini şu sözlerle dile getirir:
“Kartezyen ikilik … modern Batı düşüncesinin tamamına kendisini dayatmıştır.”
İçsel ve dışsal tabiatımız arasındaki ayrım, modern psikolojinin bizzat temellerinde de mevcuttur. İsviçreli psikiyatrist Ludwig Binswanger, bu disiplinin altında yatan parçalanmış zihniyete yönelik keskin bir eleştiri sunar:
“Bugüne kadarki tüm [modern] psikolojinin kanseri … dünyanın özne–nesne ayrımı öğretisinin kanseridir.”
Bu durum, modern psikolojinin iki temel sütunu olan davranışçılık ve psikanalizde açıkça görülür. Sigmund Freud şöyle der:
“Ego bize, her şeyden kesin sınırlarla ayrılmış, özerk ve bütünlüklü bir şey olarak görünür.”
Başka bir yerde ise, “ego ile dış dünya arasındaki sınır çizgileri”nden söz eder.
John B. Watson daha da uç bir pozisyon alır:
“Kimse bir ruha dokunmamıştır, onu bir deney tüpünde görmemiştir ya da gündelik deneyimdeki diğer nesnelerle kurduğu türden bir ilişkiyi onunla kurmamıştır.”
B. F. Skinner ise içsel boyutun tamamen ortadan kaldırılmasını savunur:
“Ortadan kaldırılan şey … iç insandır ve bu bir ilerlemedir.”
Devamında, insanı bütünüyle bedensel ya da fiziksel düzene indirger:
“Bilimsel bir çözümlemeden ortaya çıkan tablo, içinde bir kişi bulunan bir beden değil; karmaşık bir davranış repertuvarı sergileyen ve bu anlamda bir kişi olan bir bedendir… Ortadan kaldırılan şey özerk insandır—iç insan, homunkulus, sahip olunan iblis, özgürlük ve haysiyet edebiyatlarının savunduğu insan. Onun ortadan kaldırılması çoktan gecikmiştir… Bilim insanı insanlıktan çıkarmaz; onu homunkulustan arındırır.”
Bu kopukluğun aşılmaması hâlinde, gerçek anlamda bir **“nefs ilmi” (science of the soul)**nin mümkün olamayacağı yeterince vurgulanamaz. Bu vahim duruma yol açan nedenleri incelememiz gerekir; nitekim Victor Danner şu tespitte bulunur:
“Bir şey kesindir: modern dünya, insanın içsel ve dışsal tabiatı arasında kalıcı bir ayrışma üretmiştir.”
Dahası, modern felsefe, içsel hayatı bütünüyle inkâr etme noktasına kadar varmıştır; Maurice Merleau-Ponty’nin meşhur ifadesi bunu açıkça teyit eder:
“İçsel bir insan yoktur.”
Bu indirgemeci bakışa karşılık olarak, İslâm maneviyatının zirve isimlerinden Rûmî’ye yöneliriz; o şöyle der:
“Halkın çoğu içi göremez—yalnızca dışı görür.”
Rûmî bunu şu sözlerle tamamlar:
“Beden dıştadır, ruh gizlidir.”
Bu tasavvur, varoluşun metafizik düzeylerini ve gerçekliğin buna tekabül eden bilme tarzlarını yansıtır.
Buna bütünüyle zıt biçimde, Duo sunt in homine (“İnsanda iki [tabiat] vardır”) ilkesi, Rönesans’ın ortaya çıkışından önce Batı’da yerleşik bir aksiyomdu; bu ilke, varlığımızın içsel ve dışsal bir boyuta sahip olduğunu kabul ediyordu. Platon da bu iki tabiat öğretisini açıkça tanır:
“Bir insanda, aynı şey hakkında aynı anda iki karşıt dürtü bulunduğunda, deriz ki, onda … iki [tabiat] bulunmalıdır.”
Tüm dinler, insanın tek bir özden oluştuğunu fakat iki tabiat taşıdığını peşinen kabul eder: biri psikofizik düzene bağlı dışsal biçim, diğeri ise içsel, ruhsal yapı. Kurt Almqvist bu durumu şu şekilde ifade eder:
“Dinde en önemli temalardan biri—hatta en önemlisi—insandaki iki ‘benlik’ arasındaki karşılaşmadır: Tanrısal olanın koşulsuz ve sonsuz tabiatına iştirak eden, O’nun ‘krallığı’ ile özdeş olan iç benlik ile; belirli bir isim ve kişiliğe sahip olan dış benlik ya da insanî şahsiyet. Dinsel hayat, bu iki boyutun kesişiminde gerçekleşir. İnsan bir bakımdan yatay olarak, dünyevî taraftan görülür; diğer bakımdan ise dikey olarak, ilahîliğin bir taşıyıcısı olarak. Kesişim noktası…”
İçsel ve dışsal insan arasındaki bu ikilik, tüm geleneksel öğretilerde, insanın varoluşunun merkezî bir gerçeği olarak kabul edilir. İçsel boyut, aşkın olana yönelirken; dışsal boyut, duyusal ve toplumsal dünyaya yöneliktir. Ancak bu iki boyut, geleneksel bakışta asla kopuk ya da düşmanca değildir; bilakis hiyerarşik ve bütüncül bir düzen içinde ele alınır.
Modern dünyada ise bu hiyerarşi tersine çevrilmiş; dışsal olan, içsel olanı bastırmış; nicelik, niteliğe galebe çalmış; görünür olan, görünmeyeni geçersiz kılmıştır. Bunun neticesinde insan, kendi merkezini—yani içsel benliğini—kaybetmiş ve sürekli dışarıda arayan, fakat hiçbir zaman tatmin olamayan parçalanmış bir varlığa dönüşmüştür.
Bu bağlamda, geleneksel bilgelik öğretilerinin ısrarla vurguladığı şey şudur: insanın hakiki kurtuluşu, dışsal dünyanın düzenlenmesinden önce, içsel insanın yeniden keşfi ve inşası ile mümkündür. İçsel olan ihmal edildiğinde, dışsal olan da kaçınılmaz biçimde düzensizleşir; zira merkezini kaybeden çevre, anlamını yitirir.
İçsel ve dışsal insan arasındaki bu ikiliğin doğru biçimde kavranması, ancak hiyerarşik bir düzen içinde ele alındığında mümkündür. Geleneksel öğretilerde, içsel olan her zaman belirleyici ilke olarak kabul edilir; dışsal olan ise onun yansıması ve tezahürüdür. Bu nedenle, dışsal dünyanın düzeni, içsel dünyanın düzenine tâbidir. İçsel boyut bozulduğunda, dışsal boyutun da kaçınılmaz olarak bozulması bu yüzdendir.
Modern çağda ise bu düzen tersine çevrilmiştir. İçsel olan tali, hatta kimi zaman tümüyle illüzyon olarak görülmüş; dışsal olan ise mutlak gerçeklik mertebesine yükseltilmiştir. Bu tersine dönüş, insanın kendi hakikatini yalnızca toplumsal roller, bedensel işlevler ve psikolojik tepkiler düzeyinde tanımlamasına yol açmıştır. Böylece insan, kendisini aşkın olana açan merkezini kaybetmiş; varoluşunu yalnızca yatay düzlemde sürdürmeye mahkûm edilmiştir.
Geleneksel bilgelik perspektifine göre, insanın en derin krizi, dışsal koşulların zorluğundan değil, içsel merkezle bağın kopmasından kaynaklanır. İçsel insan, yani ruhsal öz, ihmal edildiğinde; dışsal insan—beden, kişilik ve toplumsal benlik—kendi başına bırakılmış olur. Bu durum, insanın hem kendisiyle hem de dünya ile kurduğu ilişkiyi temelden sarsar.
Bu nedenle, hakiki bir iyileşme ancak insanın içsel boyutunun yeniden tanınması ve ihyası ile mümkündür. Geleneksel psikolojiler, insanı yalnızca semptomlar ve davranış kalıpları üzerinden değil; varoluşunun tüm düzeyleri üzerinden ele alır. İçsel insanın yeniden keşfi, dışsal insanın da yerli yerine oturmasını sağlar. Zira merkez yeniden kurulduğunda, çevre de anlamını bulur.
Modern psikolojinin temel açmazı, içsel olanı nesneleştirmeye çalışması ya da bütünüyle devre dışı bırakmasıdır. Oysa içsel insan, deneysel olarak ölçülebilecek bir nesne değil; doğrudan idrak edilen bir hakikattir. Bu idrak, aklın indirgemeci işleyişiyle değil, kalbin gözüyle—yani aşkın idrak yetisiyle—mümkündür.
İnsan, içsel ve dışsal boyutları arasında yeniden bir denge kurmadıkça, ne bireysel ne de kolektif düzeyde sahici bir bütünlüğe ulaşabilir. Bu denge, modern dünyanın sunduğu teknik çözümlerle değil; insanın kendisini yeniden kim olduğu sorusu etrafında konumlandırmasıyla sağlanabilir. İçsel insan yeniden merkeze alındığında, dışsal dünya da kendi meşru yerine çekilir.
Sonuç olarak, insanın hakiki iyiliği ve esenliği, içsel ve dışsal boyutların kutsal bir birlik içinde yeniden eklemlenmesine bağlıdır. Bu birlik kaybolduğunda, insan parçalanır; yeniden tesis edildiğinde ise insan, hem kendisiyle hem de varlıkla barış hâline girer.