Pozitivist Bilim Anlatısının Sınırları

0
İslam-Etno

Tarihsel Okuma mı Ontolojik Okuma mı?

Sosyolojik çözümlemelerin önemli bir kısmı toplumsal meseleleri tarihsel bir okuma çerçevesinde ele alır ve genellikle “şu dönem bitti, bu dönem başladı” şeklinde ilerleyen aşamalı bir gelişme tasavvuru kurar. Oysa bu yaklaşım büyük ölçüde klasik pozitivist bilim anlayışının ürettiği bir şemadır. Toplumsal değişim ve dönüşümlerin insanın düşünme biçimini ya da yönelimlerini belirlediği varsayılır. Bu nedenle tarih, sanki insan zihninin zorunlu olarak ilerlediği çizgisel bir süreçmiş gibi anlatılır. Auguste Comte’un insanlık tarihini mitolojik, metafizik ve bilimsel dönemler şeklinde üç aşamaya ayırması bu yaklaşımın en bilinen örneklerinden biridir. Ancak bu tür tarihsel şemalar çoğu zaman gerçekliği açıklamaktan çok onu basitleştiren kurgu modellerdir. Çünkü insanın olduğu yerde mitolojik düşünce de bulunur, metafizik düşünce de bulunur, bilimsel düşünce de bulunur; bunlar birbirini tamamen ortadan kaldıran dönemler değildir. Aynı şekilde insanların acıları, arzuları, isyanları ve anlam arayışları da tarihsel dönemlere göre ortadan kalkmaz. Değişen şey çoğu zaman bunların ifade biçimleridir. Mesela bir dönemde arabesk müzik insanların duygularını dile getirir, başka bir dönemde rap ya da başka bir kültürel form ortaya çıkar; fakat ifade edilen varoluşsal tecrübe büyük ölçüde aynı kalır. Bu nedenle yalnızca tarihsel aşamalara dayanan sosyolojik okumalar çoğu zaman insanın ontolojik zeminini gözden kaçırır. Oysa daha derin bir çözümleme, insanın hangi varoluşsal tecrübeyi dile getirdiğini araştıran ontolojik bir okumayla mümkündür. Tarihsel olaylar ve kültürel biçimler değişebilir; fakat insanın temel yönelimleri ve varoluşsal meseleleri bu değişimlerin ötesinde süreklilik gösterir. Bu yüzden “şu bitti, bu başladı” şeklindeki büyük tarih anlatıları çoğu zaman gerçekliğin kendisi değil, onu düzenlemek için kurulmuş analitik kurgulardır.

“Mitos’tan logos’a geçiş” gibi ifadeler de aslında aynı tür tarihsel şemaların ürünüdür. Bu anlatım, insan düşüncesinin sanki bir dönem tamamen mitolojik olduğu, daha sonra bunun ortadan kalkarak yerini bütünüyle rasyonel düşünceye bıraktığı izlenimini verir. Oysa böyle keskin bir kopuş tarihsel gerçeklikle pek uyuşmaz. Mitolojik düşünce ile rasyonel düşünce çoğu zaman aynı kültür içinde, hatta aynı insanın zihninde birlikte var olabilir. Buna rağmen modern akademik dilde bu tür ifadeler hâlâ güçlü bir etkiye sahiptir. Bunun önemli sebeplerinden biri de Türkiye’de ve genel olarak modern akademide bilimin egemen paradigmasının büyük ölçüde pozitivist bir zeminde devam etmesidir. Felsefede, sosyolojide ve psikolojide kullanılan birçok kavramsal çerçeve hâlâ 19. Yüzyılın ilerlemeci tarih anlayışının izlerini taşır. Bu yüzden düşünce tarihi çoğu zaman doğrusal bir gelişim süreci olarak anlatılır; sanki insanlık mitolojiden akla, metafizikten bilime doğru ilerleyen tek yönlü bir yol izlemiş gibi sunulur. Oysa böyle bir anlatı hem insan tecrübesinin karmaşıklığını hem de kültürel süreklilikleri yeterince açıklamaz. Farkında olsak da olmasak da biz de çoğu zaman bu paradigmanın diliyle düşünmeye ve konuşmaya devam ederiz; dolayısıyla bazı kavramları eleştirmeden kullanarak aynı çerçevenin içinde kalabiliriz. Bu nedenle özellikle insanı ve kültürü anlamaya çalışan disiplinlerde, tarihsel şemaların arkasındaki varsayımları sorgulamak ve insanın ontolojik zeminini merkeze alan daha derin bir okuma geliştirmek önemlidir.

Bu nedenle yalnızca tarihsel aşamalara dayanan sosyolojik okumalar çoğu zaman insanın ontolojik zeminini gözden kaçırır. Nitekim bugün de sosyoloji, felsefe ya da psikoloji eğitimi alan birçok kişi, Batı’da üretilmiş pozitivist tasavvurları adeta bilimsel gerçeklikler olarak kabul edip çözümlemelerini bu çerçeve üzerinden kurmaya çalışmaktadır; oysa baştan itibaren belirli bir tarihsel ve ideolojik zeminde üretilmiş bu tasavvurları sorgulamadan veri kabul etmek, analizlerin kendisini zaten problemli ve tartışmalı bir temele oturtmaktadır.

Tarihsel okumanın önemli sakıncalarından biri, insan ve toplum meselelerini yalnızca tarihsel değişim ekseninde yorumlamasıdır. Bu yaklaşım çoğu zaman iki uçlu bir sonuç üretir: ya geçmiş kutsallaştırılarak bugün değersiz ve bozulmuş bir dönem olarak görülür ya da geçmiş bütünüyle olumsuzlanarak değişim ve dönüşüm sanki zorunlu bir ilerleme yasasıymış gibi sunulur. Oysa her iki yaklaşım da ortak bir varsayıma dayanır: insanın ontolojik sabitlerini, yani değişmeyen yönlerini göz ardı etmek. Böylece insan ve toplum yalnızca tarihsel süreçlerin ürünü olarak değerlendirilir. Bu durum ise bilimsel ve felsefî açıdan ciddi bir açmaz doğurur. Çünkü insanın ontolojik boyutu hesaba katılmadığında, düşünce ya romantik bir nostaljiye ya da temelsiz bir ütopya hayaline savrulur. Sonuçta insan, geçmiş ile gelecek arasında sıkışmış bir varlık gibi tasvir edilir; fakat onun değişmeyen ontolojik temelleri gözden kaçırıldığı için ortaya çıkan çözümlemeler de eksik ve problemli kalır.

Bir yanıt yazın