Platon’un Euthyphro’su ve Proteus Efsanesi

0
GettyImages-463897489-5bc77fc44cedfd0026b3fef4

Sokrates, Euthyphro diyalogunun sonunda (15d), tartışmanın bir daire çizerek başa döndüğünü belirtir; çünkü Euthyphro, başlangıçta verdiği dindarlık tanımını tekrar etmiştir. Bu nedenle Sokrates, yeniden başlamaları ve “kutsal olan nedir?” sorusunu tekrar sormaları gerektiğini söyler. “Şimdi bana gerçeği söyle, Euthyphro,” der Sokrates, “çünkü eğer birisi biliyorsa o sensin; ve Proteus gibi, konuşana kadar seni bırakmamak gerekir.”

Buradaki Proteus göndermesi, Homeros’un Odysseia’sının dördüncü kitabına bir atıftır. Orada kahraman Menelaos, yaşlı deniz tanrısı Proteus’u sıkıca tutmak zorundadır; çünkü Proteus kaçmak için kendisini çeşitli vahşi hayvanlara, suya ve uzun yeşil bir ağaca dönüştürür. Fakat sonunda Menelaos’un vazgeçmeyeceğini anlayınca, Proteus tekrar kendi biçimine döner ve kahramana bilmek istediği her şeyi açıklar.

Bu bağlamda Sokrates kendisini Menelaos, Euthyphro’yu ise Proteus olarak konumlandırır. Euthyphro’nun argümanı, tıpkı o deniz tanrısı gibi birçok dönüşüm geçirmiştir; Sokrates ise Menelaos gibi ısrarla tutunmuş ve sonunda Euthyphro’nun dindarlık tanımı tekrar başlangıçtaki biçimine dönmüştür.

Bu noktada, eğer Homeros’taki model tam anlamıyla uygulanacak olsaydı, Sokrates aradığı dindarlık tanımını elde etmiş olacaktı. Fakat tam bu sırada Euthyphro, Sokrates’in itirazlarına rağmen ayrılmak için mazeret ileri sürer ve diyalog sona erer. Bununla birlikte, bu Homeros’a aykırı gelişmeye rağmen, elimizde hiçbir cevap olmadığı söylenemez.

Benim iddiam şudur: Bu Homerosçu model, yer aldığı dramatik bağlam içinde okunduğunda, görünüşte Sokrates’in ve modern yorumcuların gözünden kaçan dindarlık tanımına işaret etmektedir. Sokratik dindarlık, Euthyphro’nun hırslarında ve düşüncesiz eylemlerinde somutlaşan maddi ya da toplumsal başarı ölçütleriyle değil, Sokrates’in bilgelik arayışına uyguladığı içsel ölçütlerle belirlenir.

Euthyphro’nun dindarlık anlayışının çöktüğü temel nokta şudur: O, insanlar ile tanrılar arasında karşılıklı faydaya dayalı bir ilişki varsayar. Sokrates bu görüşe itiraz eder ve eğer tanrılar insanlardan gerçekten fayda sağlayabiliyorsa, o zaman onların eksik ve kusurlu olması gerektiğini ileri sürer. Çünkü bir şey isteyen varlık, bir bakıma muhtaçtır ve dolayısıyla eksiktir. Eğer tanrılar hiçbir şeye ihtiyaç duymuyorsa, Sokrates sorar: O hâlde insan onlara nasıl fayda sağlayabilir ya da onları nasıl memnun edebilir? Böylece Sokrates, insan–tanrı ilişkisinin bir tür alışveriş (ticaret) ilişkisi olmadığını ima eder (14e).

Euthyphro bu itiraza, daha önce söylediğini tekrar ederek cevap vermeye çalışır: İnsanlar tanrılara “onur, övgü ve minnettarlık” sunarlar (15a). Buradan şu sonuç çıkarılabilir: Bu şeyler tanrılara fayda sağladıkları ya da onların ihtiyaçlarını karşıladıkları için değil, yalnızca onları hoşnut ettikleri için sunulmaktadır.

Sokrates tam da bu noktada “faydalı olan” ile “hoşnut eden” arasındaki ayrımı yakalar ve Euthyphro’nun tanımını yeniden formüle eder: “Öyleyse kutsal olan, faydalı ya da sevilen şey değil, hoşnut edici olan şeydir” (15b). Burada Sokrates, “sevilen” (philon) kavramının yerine “hoşnut edici” (kekharismenon) kavramını geçirmeye çalışmaktadır.

Bu ayrımın inceliği, Euthyphro’nun son tanımının terimlerine dikkatle bakıldığında ortaya çıkar. Euthyphro’nun söylediği “onur” (geras), “övgü” (time) ve “minnettarlık” (charis), tanrılara sunulan şeylerdir (15a). Sokrates ise şöyle karşılık verir: “O hâlde kutsal olan, faydalı ya da sevilen değil, hoşnut edici olandır.”

Burada “hoşnut edici” (kekharismenon) kelimesi, “charis” ile aynı kökten gelir; “sevilen” (philon) ise farklı bir anlam alanına sahiptir. Daha önce diyalogda “tanrıların sevdiği şey” (theophiles) olarak yapılan tanım yetersiz bulunmuştu; çünkü tanrılar bir şeyi onu sevdikleri için değil, o şey zaten belirli bir niteliğe sahip olduğu için severler (10e–11b). Yani dindarlığın tanımı, “tanrıların sevgisi”nden daha temel bir özelliğe dayanmalıdır.

İkinci olarak, dindarlığın özü, tanrılar için arzu edilen, gerekli ya da faydalı bir şey olamaz; çünkü bu, tanrıların eksik olduğu anlamına gelir. İşte Sokrates’in Euthyphro’nun tanımında özellikle “charis” kavramına yönelmesinin nedeni budur: Bu kavram, tanrılar açısından ihtiyaç, fayda ya da sevgi gibi anlamlar içermeden dindarlığı tanımlama imkânı sunuyor gibi görünmektedir.

Euthyphro’nun dindarlık anlayışının çöktüğü temel nokta şudur: O, insanlar ile tanrılar arasında karşılıklı faydaya dayalı bir ilişki varsayar. Sokrates bu görüşe itiraz eder ve eğer tanrılar insanlardan gerçekten fayda sağlayabiliyorsa, o zaman onların eksik ve kusurlu olması gerektiğini ileri sürer. Çünkü bir şey isteyen varlık, bir bakıma muhtaçtır ve dolayısıyla eksiktir. Eğer tanrılar hiçbir şeye ihtiyaç duymuyorsa, Sokrates sorar: O hâlde insan onlara nasıl fayda sağlayabilir ya da onları nasıl memnun edebilir? Böylece Sokrates, insan–tanrı ilişkisinin bir tür alışveriş (ticaret) ilişkisi olmadığını ima eder (14e).

Euthyphro bu itiraza, daha önce söylediğini tekrar ederek cevap vermeye çalışır: İnsanlar tanrılara “onur, övgü ve minnettarlık” sunarlar (15a). Buradan şu sonuç çıkarılabilir: Bu şeyler tanrılara fayda sağladıkları ya da onların ihtiyaçlarını karşıladıkları için değil, yalnızca onları hoşnut ettikleri için sunulmaktadır.

Sokrates tam da bu noktada “faydalı olan” ile “hoşnut eden” arasındaki ayrımı yakalar ve Euthyphro’nun tanımını yeniden formüle eder: “Öyleyse kutsal olan, faydalı ya da sevilen şey değil, hoşnut edici olan şeydir” (15b). Burada Sokrates, “sevilen” (philon) kavramının yerine “hoşnut edici” (kekharismenon) kavramını geçirmeye çalışmaktadır.

Bu ayrımın inceliği, Euthyphro’nun son tanımının terimlerine dikkatle bakıldığında ortaya çıkar. Euthyphro’nun söylediği “onur” (geras), “övgü” (time) ve “minnettarlık” (charis), tanrılara sunulan şeylerdir (15a). Sokrates ise şöyle karşılık verir: “O hâlde kutsal olan, faydalı ya da sevilen değil, hoşnut edici olandır.”

Burada “hoşnut edici” (kekharismenon) kelimesi, “charis” ile aynı kökten gelir; “sevilen” (philon) ise farklı bir anlam alanına sahiptir. Daha önce diyalogda “tanrıların sevdiği şey” (theophiles) olarak yapılan tanım yetersiz bulunmuştu; çünkü tanrılar bir şeyi onu sevdikleri için değil, o şey zaten belirli bir niteliğe sahip olduğu için severler (10e–11b). Yani dindarlığın tanımı, “tanrıların sevgisi”nden daha temel bir özelliğe dayanmalıdır.

İkinci olarak, dindarlığın özü, tanrılar için arzu edilen, gerekli ya da faydalı bir şey olamaz; çünkü bu, tanrıların eksik olduğu anlamına gelir. İşte Sokrates’in Euthyphro’nun tanımında özellikle “charis” kavramına yönelmesinin nedeni budur: Bu kavram, tanrılar açısından ihtiyaç, fayda ya da sevgi gibi anlamlar içermeden dindarlığı tanımlama imkânı sunuyor gibi görünmektedir.

Sokratik dindarlık, tanrısal bağımsızlığı (divine independence) ima eder. Sokrates’in ilahi bir yönlendirme olarak kabul ettiği kehanet (oracle), aslında hiçbir şey talep etmez. Euthyphro’nun özellikle Sokrates’e özgü bir ilahi güç olarak andığı daimōnion ise yalnızca engeller; hiçbir zaman teşvik etmez.

Sokrates’in Apologia’da söylediğini hatırlayalım (21a–b): Kehanet, Atinalılara Sokrates’ten daha bilge kimsenin olmadığını bildirmiştir. Bu, bir emir değil, yalnızca bir tespittir. Üstelik bu mesaj doğrudan Sokrates’e değil, bir arkadaşına iletilmiştir. Sokrates bu bildirimi kendisi bir tür ilahi göreve dönüştürmüştür (23c; 29d). Benzer şekilde daimōnion da Sokrates’e ne yapması gerektiğini söylemez; sadece yapmayı düşündüğü şeylerden alıkoyar (31c–d).

Dolayısıyla ne kehanet ne de daimōnion, Euthyphro’nun düşündüğü gibi tanrıların insanlardan bir şey talep ettiği, bir şey elde ettiği bir ilişkiyi gösterir. Bu ilahi unsurlar Sokrates’ten hiçbir şey istemez, ondan hiçbir kazanç elde etmez.

Fakat Euthyphro yalnızca cahil ve kibirli bir figür değildir. Sokrates’in diyaloglarındaki diğer kişiler gibi, o da farkında olmadan hakikatin taşıyıcısıdır. Sokrates, dindarlığın tanımını doğrudan kendisi ortaya koymaz; bu tanımlar Euthyphro’nun kendisine aittir. “Charis” kavramı da ilk olarak Euthyphro tarafından dile getirilmiştir (14b; 15a), Sokrates tarafından değil.

Sokrates yalnızca karşısındakinin söylediklerini sorgular ve yeniden düzenler. Kendi ifadesiyle (Theaitetos 148e–151d), o yalnızca bir “diyalektik ebe”dir. Bu nedenle Sokrates, Euthyphro’yu nereye giderse gitsin takip edeceğini söyler (14c). Bu bağlılık hem ironik hem de ciddidir.

Ancak kehanet ve daimōnion, Sokrates’in ilahi dünyasını tamamlamaz. Bunların ötesinde üçüncü bir unsur vardır: Euthyphro’nun sözlerinde gizli olan hakikate dair Sokrates’in sezgisi. Bu sezgi, farklı cevapları tek bir dindarlık tanımında birleştirmeye yönelir. Platon bu birliği “idea” ya da “eidos” (5d, 6d) olarak adlandırır.

Böylece Sokrates’in ilahi dünyasında üç unsur ortaya çıkar: kehanet, daimōnion ve idea. Homeros’taki Menelaos–Proteus anlatısına geri dönersek, Menelaos’un Proteus’a ulaşmasını sağlayan bir tanrıça olduğunu görürüz. Bu tanrıça Elboethē (eidothea) olarak adlandırılır; yani “ilahi güzellik” ya da Platoncu bağlamda “ilahi form”.

Bu üç Sokratik ilahi unsur göz önüne alındığında, artık dindarlığın temelini oluşturan “charis” kavramını daha ayrıntılı olarak ele alabiliriz.

Euthyphro için “charis” en fazla “teşekkür”, yani yapılan ya da yapılacak bir hizmet karşılığında duyulan minnettarlık anlamına gelir. Bu anlayışta “charis”, “onur” (geras) ve “övgü” (time) gibi, toplumsal bir alışveriş sisteminin araçlarıdır.

Örneğin Homeros’un İlyada’sında Agamemnon ile Akhilleus’un tartışması, “onur” (geras) etrafında döner ve bu onur doğrudan maddi paylarla ilişkilidir. “Övgü” (time) kavramı da köken olarak ekonomik bir anlama sahiptir; aslında bir şeyin “değeri” ya da “bedeli” demektir. Daha sonra “saygınlık” anlamını kazanmış olsa da, hâlâ bir tür karşılıklılık içerir. Yani bir şeyi veriyorsanız, karşılığında başka bir şey beklersiniz.

Fakat insanlar ile tanrılar arasında böyle bir alışveriş ilişkisi Sokrates tarafından reddedilmiştir. İşte bu yüzden Sokrates, Euthyphro’nun tanımındaki “charis” kavramına özellikle yönelir. Çünkü Sokrates’in kullandığı anlamıyla “charis”, yalnızca “teşekkür” değildir; daha ilkel ve daha temel bir anlam taşır ve bu anlam, karşılık, borç ya da kazanç fikriyle ilgili değildir.

Bu temel anlamın bir örneği Odysseia’da görülür (2.12): burada “charis”, Athena’nın Telemakhos’a verdiği “güzellik” anlamına gelir. Daha ileri bir örnek olarak Yeni Ahit’te “charis”, Tanrı’nın karşılıksız “lütfu” (grace) anlamında kullanılır.

Bu tür bir bağış, her ne kadar sonrasında bir teşekkür doğurabilse de, bu teşekkür ikincildir; çünkü başlangıçtaki “charis” hiçbir beklenti içermez. Güzel olan şey, onu algılayan kişiden hiçbir karşılık beklemez; hatta onu algılayan kişi, güzel olan şey üzerinde hiçbir etki de oluşturmaz.

İşte Sokrates’in kastettiği anlamda “charis” de böyledir: karşılıksız bir verme, hatta belki de kayıtsız bir verme. Sokratik tanrılar, Sokrates’in bağlılığını ilham ederler ama ondan hiçbir şey talep etmezler; onun davranışlarıyla değişmezler.

Bu Sokratik tanrı anlayışı, Euthyphro’nun erken aşamada başvurduğu, kavga eden ve çatışan Olimpos tanrılarından bütünüyle farklıdır (5e–8b). Euthyphro’nun tanrıları, onun kendi hırslarının bir yansımasıdır. Euthyphro, dindarlığı sayesinde kendisini öne çıkarmak ister (4a); buna paralel olarak onun tanrıları da “onur, övgü ve teşekkür” talep eder.

Sokrates ise tanrıların kendi eylemlerine karşı kayıtsız olduğunu kabul eder ve onların kendisinden hiçbir şey beklemediğini düşünür. Bu nedenle onun bağlılığı da, tanrısal “charis” gibi, yalnızca onun ne olduğunun bir ifadesidir.

Sokrates, bilgelik sevgisinin temel itkisiyle hareket eder ve tanrılar ile insanlar arasında, ne vermeyi ne de almayı amaçlayan özgün bir ilişki kurar. Bu ilişki, yalnızca insanın, geçici olan diyalog içinde kalıcı ve düzenli olanı bilme arzusunu tatmin etmeye yöneliktir.

Dolayısıyla dindarlık, Euthyphro’nun yaptığı gibi belirli eylemler değildir (6d); dindarlık, Sokrates’in yaptığı şeydir: soru sormak ve cevap aramak.

Bu süreç, dolaylı olarak Sokrates’i hakikati araştırmaya yönlendiren kehanet tarafından yönlendirilir. Aynı zamanda daimōnion, onu Euthyphro’nun iddia ettiği türden bilgiye sahip olma kibirinden alıkoyar (3e). Ve nihayet, çokluk içinde birliği arayan idea vizyonu tarafından yönlendirilir.

Aiskhylos’un dediği gibi: “Tanrılar, kutsal olan şeylerin ‘charis’ini çiğneyenleri terk eder” (Agamemnon 371). Buradaki “charis”, kutsal olan şeylere ait olan bir tür “zarafet”, “büyü” ya da “çekicilik”tir.

Bu anlam, beşinci yüzyılda tamamen kaybolmamış olsa da tehlikeye girmiştir. Sokrates’in görevi, bu anlamı yeniden canlandırmaktır. Bunu doğrudan değil, dolaylı, dramatik ve ima yoluyla yapar; çünkü karşısında Euthyphro ve Meletos gibi kişiler vardır ve daimōnion ona ihtiyatlı olmasını önerir.

Euthyphro diyaloğunda tartışma, Sokrates’in yaklaşan yargılanması ve ölümüyle, bu süreci doğuran özel dindarlık anlayışıyla ve Homeros’taki Menelaos hikâyesiyle iç içe geçer. Bu hikâyede Menelaos’a yol gösteren tanrıça (Eidothea), Sokrates’e yol gösteren idea ile paraleldir.

Onun adı, Homeros’un dilinde “ilahi güzellik” anlamına gelir; tıpkı Platon’un “form”ları (eide) gibi. Bu güzellik ne verir ne de alır; sadece kendi olduğu şey olarak Sokrates üzerinde etkide bulunur ve onun bağlılığını yönlendirir.

Stephen Fineberg

Stephen Fineberg, klasik filoloji alanında uzmanlaşmış Amerikalı bir akademisyen olup Antik Yunan dili, kültürü ve Batı düşüncesinin Greko-Romen kökleri üzerine çalışmış; özellikle Platon yorumlarıyla tanınmıştır.

Bir yanıt yazın