Platon’un Euthyphro’su ve Proteus Efsanesi
Sokrates, Euthyphro diyalogunun sonunda (15d), tartışmanın bir daire çizerek başa döndüğünü belirtir; çünkü Euthyphro, başlangıçta verdiği dindarlık tanımını tekrar etmiştir. Bu nedenle Sokrates, yeniden başlamaları ve “kutsal olan nedir?” sorusunu tekrar sormaları gerektiğini söyler. “Şimdi bana gerçeği söyle, Euthyphro,” der Sokrates, “çünkü eğer birisi biliyorsa o sensin; ve Proteus gibi, konuşana kadar seni bırakmamak gerekir.”
Buradaki Proteus göndermesi, Homeros’un Odysseia’sının dördüncü kitabına bir atıftır. Orada kahraman Menelaos, yaşlı deniz tanrısı Proteus’u sıkıca tutmak zorundadır; çünkü Proteus kaçmak için kendisini çeşitli vahşi hayvanlara, suya ve uzun yeşil bir ağaca dönüştürür. Fakat sonunda Menelaos’un vazgeçmeyeceğini anlayınca, Proteus tekrar kendi biçimine döner ve kahramana bilmek istediği her şeyi açıklar.
Bu bağlamda Sokrates kendisini Menelaos, Euthyphro’yu ise Proteus olarak konumlandırır. Euthyphro’nun argümanı, tıpkı o deniz tanrısı gibi birçok dönüşüm geçirmiştir; Sokrates ise Menelaos gibi ısrarla tutunmuş ve sonunda Euthyphro’nun dindarlık tanımı tekrar başlangıçtaki biçimine dönmüştür.
Bu noktada, eğer Homeros’taki model tam anlamıyla uygulanacak olsaydı, Sokrates aradığı dindarlık tanımını elde etmiş olacaktı. Fakat tam bu sırada Euthyphro, Sokrates’in itirazlarına rağmen ayrılmak için mazeret ileri sürer ve diyalog sona erer. Bununla birlikte, bu Homeros’a aykırı gelişmeye rağmen, elimizde hiçbir cevap olmadığı söylenemez.
Benim iddiam şudur: Bu Homerosçu model, yer aldığı dramatik bağlam içinde okunduğunda, görünüşte Sokrates’in ve modern yorumcuların gözünden kaçan dindarlık tanımına işaret etmektedir. Sokratik dindarlık, Euthyphro’nun hırslarında ve düşüncesiz eylemlerinde somutlaşan maddi ya da toplumsal başarı ölçütleriyle değil, Sokrates’in bilgelik arayışına uyguladığı içsel ölçütlerle belirlenir.
Euthyphro’nun dindarlık anlayışının çöktüğü temel nokta şudur: O, insanlar ile tanrılar arasında karşılıklı faydaya dayalı bir ilişki varsayar. Sokrates bu görüşe itiraz eder ve eğer tanrılar insanlardan gerçekten fayda sağlayabiliyorsa, o zaman onların eksik ve kusurlu olması gerektiğini ileri sürer. Çünkü bir şey isteyen varlık, bir bakıma muhtaçtır ve dolayısıyla eksiktir. Eğer tanrılar hiçbir şeye ihtiyaç duymuyorsa, Sokrates sorar: O hâlde insan onlara nasıl fayda sağlayabilir ya da onları nasıl memnun edebilir? Böylece Sokrates, insan–tanrı ilişkisinin bir tür alışveriş (ticaret) ilişkisi olmadığını ima eder (14e).
Euthyphro bu itiraza, daha önce söylediğini tekrar ederek cevap vermeye çalışır: İnsanlar tanrılara “onur, övgü ve minnettarlık” sunarlar (15a). Buradan şu sonuç çıkarılabilir: Bu şeyler tanrılara fayda sağladıkları ya da onların ihtiyaçlarını karşıladıkları için değil, yalnızca onları hoşnut ettikleri için sunulmaktadır.
Sokrates tam da bu noktada “faydalı olan” ile “hoşnut eden” arasındaki ayrımı yakalar ve Euthyphro’nun tanımını yeniden formüle eder: “Öyleyse kutsal olan, faydalı ya da sevilen şey değil, hoşnut edici olan şeydir” (15b). Burada Sokrates, “sevilen” (philon) kavramının yerine “hoşnut edici” (kekharismenon) kavramını geçirmeye çalışmaktadır.
Bu ayrımın inceliği, Euthyphro’nun son tanımının terimlerine dikkatle bakıldığında ortaya çıkar. Euthyphro’nun söylediği “onur” (geras), “övgü” (time) ve “minnettarlık” (charis), tanrılara sunulan şeylerdir (15a). Sokrates ise şöyle karşılık verir: “O hâlde kutsal olan, faydalı ya da sevilen değil, hoşnut edici olandır.”
Burada “hoşnut edici” (kekharismenon) kelimesi, “charis” ile aynı kökten gelir; “sevilen” (philon) ise farklı bir anlam alanına sahiptir. Daha önce diyalogda “tanrıların sevdiği şey” (theophiles) olarak yapılan tanım yetersiz bulunmuştu; çünkü tanrılar bir şeyi onu sevdikleri için değil, o şey zaten belirli bir niteliğe sahip olduğu için severler (10e–11b). Yani dindarlığın tanımı, “tanrıların sevgisi”nden daha temel bir özelliğe dayanmalıdır.
İkinci olarak, dindarlığın özü, tanrılar için arzu edilen, gerekli ya da faydalı bir şey olamaz; çünkü bu, tanrıların eksik olduğu anlamına gelir. İşte Sokrates’in Euthyphro’nun tanımında özellikle “charis” kavramına yönelmesinin nedeni budur: Bu kavram, tanrılar açısından ihtiyaç, fayda ya da sevgi gibi anlamlar içermeden dindarlığı tanımlama imkânı sunuyor gibi görünmektedir.

Stephen Fineberg