Hristiyan Eskatolojisinin Sekülerleşmesi Olarak Marx’ın Tarih Anlayışı

0
images (2)

Modern felsefe tarihinde Karl Marx’ın düşüncesi çoğu zaman radikal bir kopuş olarak yorumlanır. Özellikle din eleştirisi bağlamında Marx, Hristiyanlığın metafizik temellerini reddeden ve insanı kendi tarihsel koşullarına geri yerleştiren bir düşünür olarak görülür. Ne var ki bu yorum, Marx’ın düşüncesinin yapısal boyutunu yeterince dikkate almaz. Zira Marx, içerik düzeyinde dini reddederken, tarih anlayışı bakımından Hristiyan geleneğin kurduğu anlam şemasını büyük ölçüde muhafaza eder.

Karl Löwith’in işaret ettiği üzere, modern tarih felsefesi köken itibarıyla İbrani-Hristiyan düşüncesine dayanır ve bu geleneğin sekülerleşmiş bir devamıdır. Nitekim tarihsel olayları “nihai bir anlam doğrultusunda birleştiren” her yorum, açık ya da örtük biçimde teolojik bir zemine yaslanır. Antik Yunan’da bulunmayan bu anlayış, tarihin bir başlangıca, bir sürece ve nihai bir sona yöneldiği fikrini Hristiyanlıkla birlikte kazanmıştır. Dolayısıyla modern düşünürlerin Tanrı’yı reddetmeleri, tarihsel anlam fikrinden de vazgeçtikleri anlamına gelmez.

Marx’ın düşüncesi bu bağlamda paradoksal bir yapı sergiler. Bir yandan dinin ideolojik bir yanılsama olduğunu ileri sürerek teolojik açıklamaları reddeder; diğer yandan tarihi zorunlu bir ilerleme süreci olarak kavrar ve bu süreci sınıfsız toplumda nihai bir çözüme ulaştırır. Bu durum, Marx’ın yalnızca Hegel’i “ters çevirdiği” yönündeki klasik yorumun ötesine geçmeyi gerektirir. Zira burada söz konusu olan basit bir tersine çevirme değil, daha derin bir sürekliliktir: teolojik içeriğin boşaltılması, fakat onun tarihsel formunun korunması.

Bu nedenle Marx’ın düşüncesi, doğrudan Hristiyan bir doktrin olarak değil, Hristiyan eskatolojisinin dünyevileştirilmiş bir biçimi olarak anlaşılmalıdır. Başka bir deyişle, Tanrı’nın yerini ekonomi, kurtuluşun yerini devrim ve eskatolojik sonun yerini sınıfsız toplum almış; ancak tarihin anlamlı, yönlü ve nihai bir hedefe doğru ilerleyen bir süreç olduğu fikri aynen korunmuştur.

Bu sürekliliği daha açık biçimde kavrayabilmek için Georg Wilhelm Friedrich Hegel ile Karl Marx arasındaki ilişkiyi dikkatle incelemek gerekir. Zira Marx’ın düşüncesi yalnızca Hegel’e bir tepki değil, aynı zamanda onun mirasının dönüştürülmüş bir devamıdır. Hegel’de tarih, Tin’in (Geist) kendi kendisini açığa çıkardığı ve nihayetinde kendisini bilince çıkardığı bir süreçtir. Bu süreç, açıkça teolojik bir yapıyı felsefi kavramlarla yeniden ifade eder. Tanrı’nın tarihte tecellisi fikri, Hegel’de mutlak bilincin tarihsel gerçekleşmesi olarak karşımıza çıkar.

Karl Löwith 1897’de Münih’te doğdu. Münih ve Freiburg’da Felsefe ve Biyoloji okudu; Edmund Husserl ve asistanı Martin Heidegger’in yanı sıra zoolog Hans Speman’ın öğrencisiydi. 1923’te Münih’te Profesör Moritz Geiger’in danışmanlığında Nietzsche üzerine bir çalışma ile doktorasını tamamladı. Mecklenburg’daki bir çiftlikte özel öğretmenlik yaptıktan sonra, Heidegger’i takip ederek Marburg’a gitti ve burada Leo Strauss, Gerhard Krüger ve Hans-Georg Gadamer ile arkadaş oldu. 1928’de Heidegger’in danışmanlığında, İnsanlığın Rolündeki Birey üzerine fenomenolojik bir çalışma ile doktorasını tamamladı . 1935’te Yahudi kökeni nedeniyle öğretim iznini kaybetti. Löwith bir yıl önce Roma’ya göç etmişti. 1936’da Japonya’daki Sendai İmparatorluk Üniversitesi’nde profesörlük görevine başladı. 1941’de Paul Tillich ve Reinhold Niebuhr’un müdahalesi sayesinde ABD’ye taşındı ve Hartford Teoloji Semineri’nde bir pozisyon elde etti. 1949’da New York’taki New School for Social Research’e atandı. 1952’de Heidelberg’den gelen bir davet üzerine Almanya’ya döndü ve 1964’teki emekliliğine kadar burada aktif olarak çalıştı. Karl Löwith 1973’te Heidelberg’de vefat etti.

Bu nedenle Hegel’in tarih felsefesi, yalnızca rasyonel bir ilerleme teorisi değil, aynı zamanda sekülerleşmiş bir teodise olarak okunabilir. Tarihteki çelişkiler, çatışmalar ve yıkımlar, nihai anlamda daha yüksek bir uzlaşmanın zorunlu momentleri olarak kavranır. Bu bakımdan Hegel’in sistemi, kötülük ve acı problemini tarihsel bütünlük içerisinde anlamlandıran bir yapı sunar. Bu yapı, klasik Hristiyan teolojisinin kurtuluş anlatısıyla derin bir yapısal paralellik taşır.

Marx ise bu yapıyı kökten reddettiğini iddia eder. Hegel’in idealizmini eleştirerek onun diyalektiğini “baş aşağı durmaktan kurtarıp ayakları üzerine oturttuğunu” söyler. Ne var ki bu müdahale, çoğu zaman düşünüldüğü gibi radikal bir kopuş değil, belirli bir sürekliliğin dönüşümüdür. Marx, Tin’in yerine maddi üretim ilişkilerini, mutlak bilincin yerine toplumsal pratiği koyar; ancak tarihin yönlü ve anlamlı bir süreç olduğu fikrini korur.

Burada belirleyici olan nokta şudur: Marx’ın tarih anlayışı da tıpkı Hegel’inki gibi teleolojiktir. Tarih, rastlantısal olayların toplamı değil, belirli bir sonuca doğru ilerleyen zorunlu bir süreçtir. Bu süreçte sınıf mücadelesi, Hegel’deki diyalektik çelişkilerin maddi karşılığı olarak işlev görür ve nihayetinde sınıfsız toplumda çözüme ulaşır. Bu son durum, yalnızca politik ya da ekonomik bir düzen değişikliği değil, aynı zamanda tarihin anlamının tamamlanmasıdır.

Bu bağlamda Karl Löwith’in tespiti daha da belirginleşir: modern tarih felsefeleri, teolojik içeriği terk etmiş görünseler de, tarihsel anlam fikrini korudukları ölçüde bu geleneğin dışında düşünülemezler. Nitekim Löwith’in gösterdiği üzere, tarihe nihai bir anlam atfetmek ancak onu aşkın bir amaç doğrultusunda kavramakla mümkündür. Bu amaç ortadan kaldırıldığında, geriye yalnızca olayların anlamsız akışı kalır. Bu nedenle Marx’ın Tanrı’yı reddetmesi, onun tarih anlayışını bütünüyle seküler kılmaz; aksine, teolojik bir formun dünyevi içerikle yeniden doldurulmasına yol açar.

Dolayısıyla Marx’ın düşüncesi, basitçe “dinsiz” ya da “anti-teolojik” olarak nitelendirilemez. Daha doğru bir ifadeyle Marx, teolojiyi ortadan kaldırmaz; onu tarihsel ve toplumsal bir dile tercüme eder. Bu tercüme sürecinde kurtuluş, ilahi bir müdahalenin değil, insan eyleminin sonucu haline gelir; ancak kurtuluş fikrinin kendisi, yani tarihin bir anlam ve hedef doğrultusunda ilerlediği düşüncesi, varlığını sürdürür.

Bu durum, modern düşüncenin temel bir gerilimini açığa çıkarır: insan, Tanrı’yı reddederken bile, Tanrı’nın tarihsel dünyaya kazandırdığı anlam yapısından bütünüyle kurtulamaz. Marx’ın düşüncesi bu gerilimin en güçlü örneklerinden biridir. O, bir yandan metafiziği eleştirir, diğer yandan tarihe metafizik bir anlam yüklemekten vazgeçemez. Bu nedenle Marx’ın projesi, yalnızca ekonomik ya da politik bir teori olarak değil, aynı zamanda sekülerleşmiş bir eskatoloji olarak da okunmalıdır.

Modern felsefe tarihi yazımında sıkça karşılaşılan bir eğilim, Hegel’i Marx’a giden doğrusal bir gelişim çizgisi içerisinde konumlandırmak ve onun düşüncesini bu geçişin yalnızca bir ara aşaması olarak değerlendirmektir. Bu yaklaşım, ilk bakışta tarihsel sürekliliği vurgulaması bakımından ikna edici görünse de, Hegel’in düşüncesinin teolojik derinliğini göz ardı ettiği ölçüde indirgemeci bir karakter taşır.

Bu tür yorumlarda Hegel’in diyalektiği çoğu zaman yalnızca tarihsel ilerlemenin mantıksal bir şeması olarak ele alınır; oysa Hegel’in sistemi, basit bir ilerleme teorisinin ötesinde, varlığın ve bilincin nihai uzlaşmasını hedefleyen kapsamlı bir metafizik projedir. Hegel’de tarih, yalnızca toplumsal veya politik dönüşümlerin sahnesi değil, aynı zamanda anlamın açığa çıktığı bir tecelli alanıdır. Bu bağlam göz ardı edildiğinde, Hegel’in düşüncesi kaçınılmaz olarak Marxist bir çerçeveye indirgenir ve onun özgünlüğü büyük ölçüde kaybolur.

Nitekim Hegel’i yalnızca Marx’ın öncülü olarak okumak, onun sisteminde merkezi bir yer tutan teolojik formu görünmez kılar. Bu form, Tanrı kavramının açıkça kullanılmasından ziyade, tarihin kendisine yüklenen anlam ve yönlülük fikrinde kendini gösterir. Dolayısıyla Hegel’in düşüncesini doğru kavrayabilmek için, onu yalnızca modernlik içi bir dönüşüm olarak değil, aynı zamanda Hristiyan tarih anlayışının felsefi bir yeniden formülasyonu olarak değerlendirmek gerekir.

Bu noktada, Hegel’i Marx’a indirgeme eğilimi ile Marx’ı bütünüyle seküler bir düşünür olarak okuma eğilimi aynı metodolojik sorunun iki farklı tezahürü olarak ortaya çıkar. Her iki yaklaşım da, modern düşüncenin teolojik mirasını görünmez kılmakta ve böylece tarih felsefesinin en temel varsayımını sorgulamadan kabul etmektedir: tarihin anlamlı olduğu varsayımını. Oysa Löwith’in de işaret ettiği gibi, bu varsayımın kendisi teolojik kökenlidir ve eleştiriye açık hale getirilmeden modern düşüncenin sınırları tam olarak anlaşılamaz.

SONUÇ

Bu çalışma, Marx’ın düşüncesinin yalnızca din karşıtı bir teori olarak değil, aynı zamanda teolojik bir mirasın dönüşmüş bir biçimi olarak ele alınması gerektiğini göstermeyi amaçlamıştır. Bu bağlamda Marx’ın din eleştirisinin, teolojinin içerik düzeyinde reddiyle sınırlı kaldığı; buna karşılık tarihsel anlam fikrini koruyarak teolojik formu muhafaza ettiği ortaya konulmuştur.

Hegel ile Marx arasındaki ilişki bu açıdan basit bir kopuş ya da tersine çevirme olarak değil, daha derin bir süreklilik çerçevesinde anlaşılmalıdır. Hegel’de teolojik yapı felsefi kavramlarla ifade edilirken, Marx’ta bu yapı tarihsel ve toplumsal kategorilerle yeniden üretilir. Ancak her iki düşünürde de tarih, rastlantısal olayların toplamı olmaktan çıkarak anlamlı ve yönlü bir süreç haline gelir.

Bu durum, modern düşüncenin temel bir gerilimini açığa çıkarır: insan, teolojik dünya görüşünü reddederken, onun kurduğu anlam ufkundan bütünüyle kopamaz. Tarihe nihai bir anlam atfetme arzusu, Tanrı’dan bağımsız bir zeminde temellendirilmeye çalışıldığında, kaçınılmaz olarak sekülerleşmiş bir eskatolojiye dönüşür. Marx’ın düşüncesi bu dönüşümün en güçlü ve en sistematik örneklerinden biridir.

Sonuç olarak, Marx’ın projesi yalnızca ekonomik ya da politik bir kuram olarak değil, aynı zamanda modern insanın anlam arayışının teolojik köklerinden kopmadan sürdürülmesinin bir ifadesi olarak değerlendirilmelidir. Bu değerlendirme, hem Marx’ın düşüncesinin sınırlarını hem de modern tarih felsefesinin imkân ve açmazlarını yeniden düşünmeyi gerekli kılar.

_____________________________________________________________________-

Karl Löwith, Meaning in History: The Theological Implications of the Philosophy of History, Chicago: University of Chicago Press, 1949.

Karl Marx, Contribution to the Critique of Hegel’s Philosophy of Right, çev. ve ed. çeşitli baskılar.

Karl Marx, The German Ideology, çeşitli baskılar.

Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Lectures on the Philosophy of History, çeşitli baskılar.

Bir yanıt yazın