ZEKÂT
Kur’an’da zekât kelimesi otuz âyette mârife (belirli) olarak geçer ve bunların yirmi yedisinde namazla birlikte zikredilir. Kur’an’da sadaka (çoğulu “sadakāt”) terimi de hepsi Medenî sûrelerde olmak üzere on iki âyette zekât anlamında kullanılmıştır. Hadislerin yanı sıra Hulefâ-yi Râşidîn ve Emevîler döneminde de zekât ve sadaka terimleri genelde eş anlamlı olarak geçse de sadaka, hadislerde ve daha çok örfte mecburi olmayan gönüllü ödemeleri de içine alan daha genel bir anlama sahip olmuştur. Zekâtın, yılı tartışmalı olsa da Medine döneminde farz kılındığında görüş birliği vardır. Sözlükte “artma, arıtma; övgü ve bereket” mânalarına gelen zekât, terim olarak Kur’an’da belirtilen sınıflara sarfedilmek üzere dinen zengin sayılan müslümanların malından alınan belli payı ifade eder. Örfte bu payın maldan çıkarılması işlemine de zekât denilir. Sadaka kelimesi de terim olarak zekâtla eş anlamlıdır.(DİA Zekât md.). Zekât, İslam’ın beş şartından biridir. Kur’an’da belirtilen sınıflara sarf edilmek üzere dinen zengin sayılan yani zenginlik ölçüsü kabul edilen miktarda (nisab) malı bulunan Müslümanların malından verdikleri belirli payı ifade eder. Zekât ergenlik çağına erişmiş, hür ve aklî yeterliliği olan Müslümanlara farzdır. Zekâtı verilecek malın üzerinden bir yıl geçmiş olmasının yanı sıra bir yıllık borçtan ve aslî ihtiyaçlardan (havaic-i asliye) fazla olması gerekmektedir.
Her ne kadar zekât Medine döneminde farz kılınmış olsa da Mekke döneminde nâzil olan âyetlerde de kişinin sosyal sorumluluğu, çevresindeki yetim, yoksul ve ihtiyaç sahiplerine karşı duyarlı olunması gerektiği bir çok yerde işlenmiştir. Çünkü yaşamak için yemek, içmek, giyinmek ve barınmak zorunludur. “Derken: Aman, bugün orada hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın! diye fısıldaşa fısıldaşa yola koyuldular.”(Kalem 68/23-24). Burada bahçe sahiplerinin tavrı eleştirmekte, verilen nimete şükretmeleri ve yoksula yardım etmeleri istenmektedir. “Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?” Onlar şöyle cevap verirler: “Biz namaz kılanlardan değildik; Yoksulu doyurmuyorduk” (Müddessir 74/42-44). Burada Cehenneme, ateşe girme nedenleri arasında namaz kilmamak ve yoksulu doyurmamak, infak etmemek sayılmıştır. “O halde sakın yetimi ezme! El açıp isteyeni de sakın boş çevirme!” (Duha 93/9-10). Başlıca sosyal ve ahlâkî problemlerden biri de yetimlerin ve yoksulların durumudur. Yetim, fakir ve yoksulların korunması İslam toplumunun en başta gelen görevlerinden biridir. “Gördün mü dini (hesap gününü) yalan sayanı? İşte odur yetimi itip kakan; Ve yoksula yedirmeyi özendirmeyen! ” (Mâûn 107/1-3). Yetim ve yoksul, toplumun zayıf ve himayeye muhtaç kesimlerini temsil eder. Bunları küçümseyerek hakaret eden, itip kakan kimse toplumdaki zayıfların haklarını çiğniyor demektir. Dinin insanlığa yönelik en büyük hedefi ise insanlar arasında sevgi ve dayanışmayı, paylaşmayı sağlamak, sıkıntıların da mutlulukların da paylaşıldığı bir insanlık bilinci oluşturmaktır.
Medine döneminde inen âyetlerde iman, ibadet, ahlâk ve sosyo ekonomik hayat arasındaki sıkı bağı ifade eden düzenlemeler daha dikkat çekicidir. Zekât bu ilişkilerin tam merkezinde yer almaktadır. Kur’an’da namazla zekâtın genelde birlikte zikredilmesi, iki temel ibadet arasında yakın bağ kadar namazın şahsî-bedeni, zekâtın da içtimai-malı ibadetleri temsil etmesidir. Nitekim Kur’an-ın ifadesine göre zekât verme eylemi mümin, takva ve ihsan sahibi iyi kimselerin özelliğindendir. Kurtuluşa ermek isteyen müminler zekâtlarını verirler ve dünyada safa sürmek için değil, zekât verebilmek, başkalarına yardım etmek için çalışıp zengin olmak isterler. Mal, mülk sahibi olmak istemelerinin birinci ve en önemli sebebi budur. “Müminler kesinlikle kurtuluşa ermiştir; ki onlar, namazlarında derin bir saygı hali yaşarlar; anlamsız, yararsız, gereksiz söz ve davranışlardan uzak dururlar; zekâtı verirler ” (Muminun 23/1-4). “Sizin velîniz ancak Allah’tır, peygamberidir, bir de Allah’ın emrine boyun eğerek namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren müminlerdir.” (Mâide 5/55). İmandan hemen sonra namaz ve zekât ibâdeti sayılmıştır. Zekât mali ve toplumsal bir ibadettir. İslam’ın temel şartlarından biridir, farzdır; yerine getirilmesi zorunludur. Maddi gelir dağılımını dengeler. Zengin ile fakir arasındaki uçurumu azaltır. Toplumsal dayanışmayı güçlendirir. İhtiyaç sahiplerine yardım ederek toplumda kardeşlik ruhunu canlı tutar. Malı temizler ve bereketlendirir. Kur’an’da zekâtın malı temizlediği ve artırdığı bildirilmiştir. Mü’minin imanının bir göstergesidir. Kişi mal sevgisini yenerek Allah’a olan bağlılığını gösterir.
İslam toplumunda sosyal adaletin gerçekleşmesinde zekâtın rolü çok büyüktür. Bu nedenle Kur’an’da zekât namazla birlikte en çok zikredilen ibadettir. Zekâtın toplumsal yönü, bireysel bir ibadet olmasının ötesinde toplumda sosyal adaletin sağlanmasına katkıda bulunan çok önemli bir dayanışma mekanizmasıdır. Zengin ile fakir arasındaki mesafeyi azaltır; servetin sadece belli kişilerde toplanmasını engeller. Malın toplum içinde dolaşımını sağlar. Müminlerin birbirlerine karşı sorumluluk duygusunu güçlendirir. Toplum içinde paylaşma, yardımlaşma bilincini yaygınlaştırır. Temel ihtiyaçlarını karşılayamayan kimselere destek olarak yoksulluğun azalmasına katkıda bulunur. İnsanların dilenciliğe düşmesini engeller. Fakirlerin zenginlere karşı kıskançlık veya kin duymasını önler. Zenginlerin de fakirleri sevmesini ve onlara saygı duymasını sağlar. Toplumsal çatışmaları azaltır; barış ve kardeşlik ortamı meydana getirir. Zekât verilen kimseler bu parayı harcadığında piyasa hareketlenir. Adeta ekonomik bir dolaşım sistemi gibi çalışır.
İslam dininde toplumun problemlerine hitap eden, ihtiyaçlarını gideren birçok esas vardır. Allah’ın bir emri olan zekat, bir sosyal yardımlaşma sistemidir. Zekât, malın artmasını ve bereketlenmesini sağlamaktadır. Zekât verilen mal, yok olmaktan ve kötü insanlardan korunmaktadır. ‘’Mallarınızı zekât ile koruyunuz‘’. (Taberani, Kebir, no: 10196; Deylemî, el-Firdevs, 2/206, no: 2480). Zekât, müslümanların samimi olup olmadığımızın bir ölçüsüdür. Zekâtını veren; Allah’a kullukta samimi olduğunu göstermekte, kendisine bu zenginliği veren Rabbine karşı teşekkür vazifesini yerine getirmiş olmaktadır. Zekâtını veren zengin, fakirlere yardım eden, yoksulların yüzünü güldüren sevimli ve faydalı bir insan olmaktadır. Zekat temizlik demektir. Bu temizlik hem mülke hem zekatı verene aittir. Zekât verilen malın, mülkün bolluğu artmakta ve çoğalmaktadır. Sahibinin kendisini günahlardan arındırmasına ve cimrilikten uzaklaşmasına yardımcı olmaktadır. Mülkteki kiri, pası gidermektedir.
İnsan sosyal bir varlıktır ve bir toplum içinde yaşamak zorundadır. Yalnız başına hayatını devam ettirmesi mümkün değildir. İnsan ne kadar yetenekli olursa olsun bütün ihtiyaçlarını yalnız başına karşılayamaz. Ayrıca her toplum içinde mutlaka yardıma muhtaç insanlar bulunacaktır. İhtiyacını karşılayamayan insanlar olduğu gibi engelli, hasta ve çalışamayacak kadar yaşlı insanlar da her toplumda vardır. Bu insanların ihtiyaçlarının karşılanması öncelikle insani bir görevdir. Bu insanların ihtiyaçlarının toplumun diğer sağlıklı fertleri tarafından karşılanması gerekir. Her insanın can, mal, akıl, din ve nesil hakkı vardır ve her fert doğuştan bu haklara sahiptir. Yaşamak için aslî ihtiyaçların bir şekilde karşılanması önemli bir zarurettir. İnsanın yaşamını devam ettirmesi için, yeme, içme, giyinme ve barınma gibi asli ihtiyaçlarını karşılaması gerekir. Bu nedenle İslam dini zorunlu bir ibâdet olarak zekâtı farz kılmıştır. Aslî ihtiyaçları dışında nisap miktar mala, paraya sahip olan herkes zekât vermek zorundadır. Zekâtın genel olarak ölçüsü kırkta bir oranındadır. Bu da yüzde iki buçuk gibi cüzi bir ölçüdür. Bu zorunlu olan kısımdır. Sadaka ise daha geniş kapsamlıdır. Maddî ve mânevî olarak yapılan her türlü iyiliği kapsar. Mümin, zekâtın dışında istediği kadar sadaka verebilir.
Sadaka öncelikle yakın akraba ve yakın komşuya yapılmalıdır. Kişi bakmakla sorumlu olduğu kimselere infâk etmek, onların ihtiyacını öncelikle karşılamak zorundadır. Bu mükellef kimsenin görevidir ki, İslâm’a göre kişi, eşine, çocuklarına, anne ve babasına bakmakla mükelleftir. Bunların tüm ihtiyaçlarını karşılamak öncelikle her müslüman erkeğin görevidir. Kadın nafaka temin etmekte birincisi derecede sorumlu değildir. Kadının birinci ve en önemli görevi anneliktir. Çocuk doğurmak ve yetiştirmek asıl görevidir. Başkalarına yardım edebilmek için kazanmak gerekiyor. Başkasına el açmak, başkalarının yardımıyla geçinmek hoş görülmemiştir. Müslüman fert daha çok para ve mal sahibi olmak için değil, başkasına muhtaç olmamak ve başkalarına yardım edebilmek için çok mal ve para sahibi olmayı istemeli, bunun için gayret etmelidir. “Veren el alan elden hayırlıdır, üstündür. Yardım etmeye, geçimini üstlendiğin kimselerden başla! Sadakanın hayırlısı, ihtiyaç fazlası maldan verilendir. Kim insanlardan bir şey istemezse, Allah onu kimseye muhtaç etmez. Kim de tokgözlü olursa, Allah onu zengin kılar.” (Buhârî, Zekât 18, Nefekât 2; Müslim, Zekât 94-97, 106, 124). Çalışan, kazanan ve malını Allah rızası için dağıtanlar, çalışmayıp dilenen şahıslardan üstündür. İslâm dini çalışıp verenleri en üst derecede kabul ederek, el açıp dilenmeyen iffetli kimseleri onlardan hemen sonraya alır. Daha sonra dilenmemekle beraber, fakir oldukları için yapılan yardımları kabul edenler gelir. En aşağıda ise, dilenmekten çekinmeyenler ile malını muhtaçlara vermeyenler gelir.
Harcamanın hangi sırayla yapılması gerektiğini bu hadîs-i şerîf daha açık bir şekilde belirtmiş, insanın elindeki imkânını önce kendisinin, hanımının ve çocuklarının ihtiyaçlarına, daha sonra da yakın akrabalarına daha sonra yakın komşuya sarfetmesi tavsiye edilmiş, şayet artarsa başkalarına dağıtması uygun görülmüştür (Nesâî, Zekât 60). “Sadakanın hayırlısı, ihtiyaç fazlası maldan verilendir” ifâdesi, insanın bakmakla yükümlü olduğu kimselere harcayacağı parayı bir yana ayırdıktan sonra arta kalan maldan vereceği sadaka daha makbûldür anlamına gelmektedir. Yâni sadaka veren şahsın kendisi ve ailesi muhtaç durumda olmamalıdır. Ayrıca kimseye borcu da bulunmamalıdır. Zira borcu varken sadaka vermeye kalkmak alacaklıya karşı haksızlıktır. İnsanlardan bir şey istemeyip sadece Allah’dan yardım isteyen kulunu, Cenâb-ı Hak kimseye muhtaç etmez. Ona iffet ve kanaat duygusu verir. Böylece onu mânen doyurur. Ona elindeki imkânla yetinmeyi öğretir. Bu asil ve değerli duygu, insanı hiçbir zaman küçültmez, aksine onurlu ve izzetli kılar. Elindeki imkâna kanaat etmeyenler ise, ne kadar varlıklı olurlarsa olsunlar, dâimâ açgözlüdürler, doymak bilmezler. Tokgözlü olanları Cenâb-ı Hak kimseye muhtaç etmez. Zira nefis öyle bir şeydir ki, yuları çekilirse başeğer, itaat eder. Dizginleri serbest bırakılırsa, sahibini peşinden sürükler; tehlikeli bataklıklara dalmaktan, korkunç uçurumlara atılmaktan geri durmaz. Dolayısıyla nefis her zaman dizginlenmeli, aklın ve vahyin egemenliği altına alınmalıdır.
