Aynı Gökyüzünde İki Güneş Olur mu? Timur ve Yıldırım
Bazen bir oyundan çıktığınızda zihninizde görüntüler değil, sadece bir ağırlık kalır. Hemen anlatılamayan, yol boyu sizinle gelen, üzerine konuştukça da iyice ağırlaşan bir his. Konya Devlet Tiyatrosu’nda eşimle birlikte izlediğimiz, Erzurum Devlet Tiyatrosu yapımı olan “Timur ve Yıldırım”, bizde tam olarak böyle bir tesir bıraktı. Sahnede tarihî bir karşılaşmadan ziyade iktidarın, gururun, yenilginin, pişmanlığın ve kaçırılmış ihtimallerin iç içe geçtiği büyük bir vicdan muhasebesi vardı.
Ankara Savaşı’nı çoğumuz iki büyük hükümdar, bir büyük bozgun ve tarihî sonuçlar etrafında görürüz. Oysa bu oyun, o ezberin içini insanla dolduruyor. Savaşı anlatmaktan çok savaşın gerisinde kalan ruh hâlini, kazananın da kaybedenin de omuzlarında biriken yükü sahneye taşıyor. Daha perde açılır açılmaz hissedilen şey buydu: Burada kılıçlardan çok sözler çarpışacak, zaferden çok iç hesaplaşma konuşacak.
Oyunun en çarpıcı yanı, Timur ile Yıldırım Bayezid’i birer tarih levhası olmaktan çıkarıp etten kemikten, yaralı, yorgun, ihtiraslı ve kırılgan insanlar olarak önümüze koyması. Biz sahnede yalnızca iki cihangir görmedik; biri zaferin içinden küçülen, diğeri mağlubiyetin içinden büyüyen iki ayrı kader gördük. Gücü yüceltmek yerine, gücün insanın içini nasıl açığa çıkardığını göstermesi, oyunun asıl başarısıydı.
Yıldırım Bayezid karakteri, esaretin içinde bile asaletini koruyan bir çizgide kurulmuş. Mağlubiyetin insanı küçültmek zorunda olmadığını, bazen tam tersine onu daha berrak, daha ağırbaşlı, daha sahici kıldığını hatırlatıyor. Timur ise tek boyutlu bir fatih olarak ele alınmıyor. Onun sertliği kadar yorgunluğu, kudreti kadar iç gerilimi de hissediliyor. İhtiras ile hikmet arasında sıkışmış bir hükümdar gibi duruyor. Kazanmış ama tam anlamıyla huzura erememiş bir adam. Hatta oyunun en etkili duygularından biri şu: Bazen zafer, insanın eline geçen değil, elinde kalandır; ve o kalan şey bazen büyük bir yüktür. Timur’un “Tarih bizim için kötü şeyler yazmasın” duası da bu yüzden zirvelerdeki bir ömrün sonuna çöken tedirginlik gibi geliyor.
Oyunun merkezinde sadece iki hükümdarın kişisel hesaplaşması yok. Daha geniş bir yerden baktığınızda, aynı coğrafyanın çocuklarının birbirine dönmüş kılıçlarını, ortak bir ufkun kurulamamış olmasını, küçük hesapların büyük imkânları nasıl çürüttüğünü görüyorsunuz. Sahnede 15. yüzyıl anlatılıyor olabilir; ama bugüne değmeyen neredeyse hiçbir an yoktu. Güç tutkusu, ortak akıl eksikliği, liderlik hırsının birlik fikrini boğması… Oyun, geçmişe bakarken bugünün aynasını da önümüze bırakıyor.
Belki bu yüzden Timur ve Yıldırım, tarihî bir oyun olmanın ötesine geçiyor. Dekor, kostüm, ışık ve müzik elbette dönemin atmosferini kuruyor; fakat oyunun asıl başarısı tarihî olanı bugüne kapatmayıp bugüne açmasında. Sahne zaman zaman bir otağ, zaman zaman bir mahkeme, zaman zaman da insanın kendi içine kurduğu karanlık bir alan gibi işliyor. İktidarın ihtişamı kadar yalnızlığı da görünür oluyor. O büyük hükümdarlar, bir an geliyor, yalnızca kendi kararlarının altında ezilen iki insana dönüşüyor.
Oyun Rafet Elçi’nin Ahrar romanından uyarlanmış. Romandaki edebî damarı besleyen düşünsel arka plan burada da açık biçimde hissediliyor. Metin yalnızca olay anlatmıyor; güç nedir, mağlubiyet nedir, onur nedir, devlet ile insan arasındaki mesafe nerede başlar gibi sorularla seyirciyi rahatsız ediyor. Bu rahatsızlık kıymetli.
Oyunda kelimeler gerçekten de kılıçtan keskindi. Bir cümle, tam kelimeleriyle aklımda kalmamış olsa da, oyunun ruhunu taşıyordu: Hükümdarlar dostlarını değil, çoğu zaman kendilerine denk düşmanlarını sever. Bu düşünce bile tek başına oyunun nasıl bir iktidar psikolojisi kurduğunu anlatmaya yetiyor. Çünkü burada dostluk, merhamet, yakınlık gibi insani bağlar değil; güçle örülmüş bir dünyanın soğuk mantığı sahneleniyor. İnsan, o dünyaya baktıkça bir taraftan ürperiyor.
İsmail Güneş’in rejisi ise bu metni hamasete teslim etmiyor. Sahne, kolayca büyük lafların, yüksek perdeden tarih romantizminin tuzağına düşebilirmiş; ama oyun bunun yerine daha zor olanı seçiyor. Göstermek yerine düşündürüyor, bağırmak yerine sıkıştırıyor, kahramanlık üretmek yerine hesaplaşma açıyor. Bizce oyunun asıl olgunluğu burada. Seyirciyi coşturmakla yetinmiyor; onu kendi iç sesine mecbur bırakıyor.
İsmail Güneş’in sahne rejisinde en çok dikkat çeken inceliklerden biri, sinemacı sezgisini tiyatronun bünyesini bozmadan sahneye taşıyabilmesi… Özellikle sahne geçişlerinde perdeyi kapatıp akışı kesmek yerine, bedeni, ışığı, müziği ve ritmi aynı düşüncenin parçası hâline getiren bir düzen kuruyor. Bu anlarda ortaya çıkan şey, seyircinin dikkatini ayakta tutan, onu sahnenin dışında bırakmadan bir sahneden ötekine taşıyan yoğun bir hareket mimarisiydi. Bize yer yer Gurdjieff’in “Movements” pratiğini hatırlatan da tam olarak buydu: klasik anlamda bir dans değil, ritmik ve neredeyse matematiksel bir düzen içinde işleyen; bedeni, zamanı ve bakışı aynı anda disipline eden bir akış. Bu yüzden geçişler oyuna eklenmiş bir süs gibi durmuyor, tam tersine oyunun düşünsel nabzını görünür kılan altın dokunuşlara dönüşüyordu.
Oyunu izlerken en çok hissettiğimiz şeylerden biri şuydu: Bu oyun, “kim kazandı?” sorusundan daha büyük bir soruya bakıyor. Gerçek yenilgi nedir? Savaş meydanında kaybetmek mi, yoksa aynı göğün altında ortak bir gelecek kurma ihtimalini yitirmek mi? Belki de Timur ve Yıldırım tam bu yüzden uzun süre hafızada kalacak. Çünkü tarihî bir ânı canlandırmaktan çok, insanlığın tekrar tekrar düştüğü bir yarayı gösteriyor.
Sonunda insanın zihninde tek bir cümle dolaşıp duruyor: Gökyüzünde tek bir güneş varsa, aynı çağda iki büyük hükümdar nasıl var olur? Oyun bu soruya kesin bir cevap vermiyor. Zaten gücü de burada. Cevap vermekten çok bizi o sorunun içinde bırakıyor. Ve bazen bir tiyatro eserinin yapabileceği en büyük şey de budur: Salondan çıktıktan sonra bile içinizde oynamaya devam etmek.
Timur ve Yıldırım, bizim için yalnızca başarılı bir sahneleme değil; tarihin içinden bugüne uzanan ciddi, sarsıcı ve vakur bir düşünme davetiydi. Bir oyundan fazlasıydı. İki hükümdarın hikâyesi üzerinden insana, iktidara ve kaçırılmış büyük ihtimallere bakma cesaretiydi.
