Bugün sosyal medyada ve akademik çevrelerde sıkça karşılaştığım bir durum var: “İrancılık” gibi içi boş, ne olduğu pek de belli olmayan etiketler üzerinden insanların itibarsızlaştırılması. Açık söyleyeyim, bu kavramın gerçekten ne anlama geldiği bile muğlak. Benim İran’la ne maddi bir ilişkim var ne de herhangi bir istihbarat ya da politik bağım. Ama sırf bazı konularda farklı düşündüğüm için çoğu zaman “İrancı” diye yaftalanabiliyorum.
Daha da ilginci şu: Afganistan’ı da seviyorum, neden “Afganistancı” olmuyorum. Erbakan hocayı seviyorum, “Erbakancı” diyen yok. Recep Tayyip Erdoğan hakkında olumlu şeyler söylüyorum ama bu da beni otomatik olarak “Erdoğancı” yapmıyor. Peki neden konu İran olunca böyle bir etiket üretme ihtiyacı doğuyor? Bu sorunun kendisi zaten meselenin ne olduğunu az çok ele veriyor.
Aslında yapılan şey çok açık: düşünceyi anlamaya çalışmak yerine onu basitleştirmek, bir kalıba sokmak ve etkisiz hale getirmek. İnsanların ne söylediğine bakmak yerine, onları bir etikete indirgemek çok daha kolay geliyor. Bu sadece “İrancı” meselesi de değil; geçmişte “Kürtçü”, “PKK’lı” gibi ithamların da aynı şekilde kullanıldığını hepimiz gördük. Yani burada mesele hakikati aramak değil, karşı tarafı bir yere yerleştirip değersizleştirmek.
Benim İran’a bakışım da aslında çok basit ve ilkesel. Bosna’ya nasıl bakıyorsam, Afganistan’a nasıl bakıyorsam öyle bakıyorum. Mazlumdan yana olmak, bir ülkenin ya da bir yapının her şeyini kabul etmek anlamına gelmez. Birini sevmek de her yaptığını onaylamak demek değildir. Eleştiri hakkı da bunun bir parçasıdır. Ama bu ayrımı görmek istemeyenler, meseleyi ya bilerek ya da farkında olmadan çarpıtıyor.
Bir de işin mezhep boyutu var. Şii-Sünni meselesi gibi tarihsel yükler hâlâ bugünün tartışmalarına taşınıyor. Oysa bu tür konuları sürekli kaşımak, topluma bir şey kazandırmıyor; tam tersine yeni gerilimler üretiyor. Herkes dönüp birbirinin geçmişiyle, inancıyla hesaplaşmaya kalkarsa, bunun sonu gelmez.
O yüzden bana göre yapılması gereken şey çok basit: İnsanlara etiket yapıştırmak yerine, ne söylediklerine bakmak. Bir düşünceyi, hangi “taraftan” geldiğine göre değil, kendi iç tutarlılığına göre değerlendirmek. Aksi halde ortaya çıkan şey düşünce değil, sadece slogan olur.
Bugün yaşadığımız sorun da tam olarak bu. Mesele hakikati bulmak değil; insanları belli kalıplara sokmak, gerektiğinde de bu kalıplar üzerinden itibarsızlaştırmak. Bu bazen örgüt adıyla olur, bazen ideolojiyle, bazen de böyle muğlak etiketlerle. Ama mantık hep aynı.
Açık konuşayım: Bu memlekette ciddi anlamda bir “İrancılık” olduğunu düşünmüyorum. Ama başka etkilerin, özellikle Batı merkezli etkilenmenin çok daha yaygın ve görünür olduğu da ortada. Örneğin , Amerikancılık ve Mossad hizmetkârlığının haddi hesabı yok… Bu da ister istemez bir çifte standartı düşündürüyor.
Çünkü mesele aslında şu: Bazı etkiler neredeyse hiç sorgulanmadan normal kabul ediliyor, bazıları ise baştan “şüpheli” ilan ediliyor. Eğer böyle bir durum varsa, burada düşünsel bir adaletsizlik var demektir.
Sonuçta şunu söylemek istiyorum: Bir insanın adalet, merhamet ve hakikat adına yaptığı değerlendirmeleri dar etiketlere sıkıştırmak hem düşünceye hem de insana haksızlık. Gerçekten anlamak istiyorsak, önce bu kolaycı etiketleme alışkanlığını bırakmamız gerekiyor.

