POZİTİVİST MODERNİTENİN SABİTELERİ

aydinlanma-modernite

Kurucu Modernite Ve Pozitivist Modernite

Modernite, tek tip bir yapı değil; kendi içinde farklı evrelere ayrılan bir süreçtir. Bu bağlamda kurucu modernite, Rene Descartes ve Isaac Newton gibi düşünürlerin temsil ettiği, bilimsel yöntemi merkeze almakla birlikte metafizik ve teolojik ufku bütünüyle dışlamayan geniş çerçeveyi ifade eder. Buna karşılık, pozitivist modernite, özellikle Auguste Comte ile birlikte ortaya çıkan ve bilgiyi yalnızca ampirik doğrulanabilir olana indirgeme eğilimini temsil eder. Bu ikinci evrede, kurucu modernitenin çok katmanlı yapısı daraltılmış; ölçülebilirlik, deney ve yöntemsel kesinlik, hakikatin tek geçerli ölçütü hâline getirilmiştir. Dolayısıyla moderniteyi anlamak, onu bu iki düzeyde -kurucu ve daraltılmış/pozitivist formu- birlikte okumayı gerektirir.

Kurucu modernite ile İslâm düşüncesi arasında belirli temas ve uyum imkânları vardır; ancak bu, yapısal gerilimlerin olmadığı anlamına gelmez. Asıl keskin çatışma ise kurucu moderniteden ziyade, onun daraltılmış formu olan pozitivist modernite ile ortaya çıkar.

Metafizikten Pozitivizme: Descartes–Newton–Comte Hattı

Modernite çoğu zaman tek bir çizgi gibi sunulsa da, aslında kendi içinde önemli kırılmalar barındırır. René Descartes ve Isaac Newton gibi kurucu figürler, sanıldığı gibi pozitivist değil; aksine metafizik ve teolojik ufku tamamen dışlamayan düşünürlerdir. Descartes, kesinliği temellendirmek için yöntemsel kuşkuyu geliştirirken Tanrı’yı hakikatin garantisi olarak konumlandırır; Newton ise doğayı matematiksel yasalarla açıklasa da bu düzeni ilahî bir aklın eseri olarak görür. Ancak modernitenin sonraki evrelerinde bu geniş çerçeve daraltılmış; özellikle Auguste Comte ile birlikte bilgi, yalnızca gözlem ve deneyle doğrulanabilir olana indirgenmiştir. Böylece Descartes ve Newton’un içinde yer aldığı metafizik zemin geri plana itilmiş, onların yöntemsel ve matematiksel mirası seçilerek radikalleştirilmiş ve pozitivist bir paradigma hâline getirilmiştir. Bu nedenle moderniteyi anlamak, onu kuran düşünürlerle onu sistemleştiren sonraki yorumlar arasındaki bu ayrımı dikkate almayı gerektirir.

“Modern düşünce”yi bir dönem etiketi olarak değil, belirli bir epistemik ve ontolojik yönelimler bütünü olarak tanımlamak daha isabetlidir: Bu bağlamda modern anlayışın çağımızdaki sabiteleri şunlardır. 

1. Bilgi üretiminde ölçülebilirlik ve yöntemsel güvenceyi (bilimselcilik)

Modernite, bilgiyi yalnızca ölçülebilir, test edilebilir ve tekrarlanabilir olanla sınırlar. Hakikat, deney ve gözlemle doğrulanabilen olgulara indirgenir; bunun dışındaki bilgi türleri (metafizik, sezgi, hikmet) ya değersizleştirilir ya da tamamen dışlanır. Bu yaklaşım, yöntemi mutlaklaştırarak bilginin ufkunu daraltır ve “bilimsel olan” ile “hakiki olan”ı özdeşleştirme eğilimi üretir.

2. Doğayı ve insanı işlevsel parçalara ayırarak açıklamayı (analitik indirgemecilik),

Modernite, varlığı bütünsel bir yapı olarak değil; çözümlenebilir, ayrıştırılabilir ve kontrol edilebilir parçalardan oluşan bir sistem olarak kavrar. Doğa ve insan, anlamlı bir bütün olmaktan çıkarılıp işlevsel bileşenlere indirgenir; böylece karmaşık gerçeklik, daha basit unsurlara bölünerek açıklanmaya çalışılır. Bu yaklaşım, açıklama gücü sağlasa da, bütünlüğü, anlamı ve derinliği göz ardı ederek varlığı parçalanmış bir gerçekliğe dönüştürür.

3. Hakikati çoğu zaman ampirik doğrulanabilirlikle özdeşleştirmeyi (pozitivist eğilim),

Modernite, hakikati büyük ölçüde duyusal deneyimle doğrulanabilen olgulara indirger. Bir önermenin değeri, gözlem ve deneyle test edilebilir olmasına bağlanır; bu ölçütü karşılamayan metafizik, normatif ve anlam boyutları çoğu zaman ikincil ya da anlamsız kabul edilir. Bu eğilim, doğrulanabilirliği tek kriter hâline getirerek hakikatin kapsamını daraltır ve olan ile olması gerekeni, olgu ile değeri birbirinden koparır.

4. Aklı araçsal rasyonaliteye daraltmayı ve tarihsel ilerleme fikrini merkezîleştirmeyi esas alan bir yaklaşım.

Modernite, aklı çoğunlukla araçsal rasyonaliteye indirger; yani akıl, neyin doğru ya da iyi olduğundan ziyade hangi aracın hedefe en etkin biçimde ulaştıracağı sorusuna odaklanır. Bu çerçevede değer, anlam ve amaç sorgulamaları geri plana itilir. Aynı zamanda tarih, doğrusal bir ilerleme anlatısı içinde kurgulanır; geçmiş “geri”, gelecek ise kaçınılmaz biçimde “daha ileri” kabul edilir. Bu yaklaşım, hem aklın ufkunu daraltır hem de farklı medeniyet tecrübelerini tek bir ilerleme ölçütüne tabi kılar.

Modernite’nin bu eğilimleri, rastlantısal tercihlerden ziyade belirli tarihsel kırılmaların ürünüdür: Ortaçağ’da otoriteye dayalı bilgi anlayışının kriz üretmesi, bilgiyi otoriteden bağımsız ve yöntemsel güvenceye dayalı kılma arayışını doğurmuş; bilimsel devrimle birlikte ölçülebilirlik, deney ve matematiksel kesinlik bilgi üretiminin temel ölçütü hâline gelmiştir. Dinî ve siyasî çatışmaların yol açtığı yıkım, herkes için geçerli “nötr” bir bilgi zemini ihtiyacını güçlendirmiş; bu da ampirik doğrulanabilirliği hakikatin başlıca kriteri olarak öne çıkarmıştır. Sanayi devrimi ve teknik başarılar, aklı giderek araçsal bir yapıya indirgemiş; verimlilik, hesaplanabilirlik ve kontrol, düşüncenin merkezine yerleşmiştir. Aynı süreçte toplumu da doğa gibi yasalarla açıklama ve düzenleme isteği, pozitivist bir yaklaşımı beslemiş; tarih ise doğrusal ve kaçınılmaz bir ilerleme anlatısı içinde kurgulanmıştır. Böylece modernite, kesinlik, öngörülebilirlik ve denetim sağlama amacıyla geliştirdiği bu çerçeve içinde, bilginin ufkunu daraltarak hakikati büyük ölçüde ölçülebilir ve doğrulanabilir olanla sınırlandırmıştır.

Bu çerçevenin ayırıcı vasfı, varlığı bütünlük ve mertebe içinde kavramak yerine, onu parçalar ve çoğu kez gerilimler üzerinden açıklama eğilimidir; buna eşlik eden dil, “bilimsel” görünüm altında normatif yargıları olgusal gibi sunma ve kavramları tarihsel bağlamından koparma riskini taşır. Bu nedenle “modern insan” diye yekpare bir tipten söz etmek yanıltıcıdır; daha doğru olan, farklı tarihsel ve kültürel bağlamlarda çeşitli biçimlerde tezahür eden bir “modern anlayış” tan söz etmektir. Böyle bakıldığında mesele, belirli bir insan tipini ontolojik olarak sabitlemek değil, düşünme tarzının—yani modern anlayışın—hangi varsayımlar üzerine kurulduğunu ve ne tür indirgemelere yol açtığını analiz etmektir.

Modern düşünce dünyasının en belirgin hastalıklarından biri, hakikatin çok katmanlı ve mertebeli yapısını kavramak yerine onu basitleştirerek tüketilebilir hâle getirme eğilimidir; bu eğilim, insanı ontolojik bir bütün olarak ele almak yerine biyolojik, psikolojik ve sosyo-ekonomik parçalara ayırır, bu parçaları da çoğu zaman karşıtlık ve çatışma kategorileri içinde yorumlayarak gerçekliği indirger; böylece birlik, tenasüp ve bütünlük fikri geri plana itilirken gerilim, ayrışma ve antagonizma adeta açıklayıcı ilke hâline getirilir; buna paralel olarak kavramlar tarihsel ve felsefi derinliklerinden koparılır, “bilimsel” dil taklit edilerek metodolojik temelden yoksun genellemeler üretilir ve normatif yargılar olgusal gerçeklik gibi sunulur; sonuçta ortaya çıkan şey, teorik tutarlılıktan ziyade ikna ediciliği önceleyen, düşünce üretmekten çok söylem üreten, derinlikten kaçan ve kolay anlaşılır karşıtlıklar üzerinden işleyen bir zihniyet formudur ki bu da modern insanın hakikatle kurduğu ilişkinin yüzeyselleşmesine ve düşüncenin giderek sloganlaşmasına yol açmaktadır.