Descartes’i Sulandırmak, Cogito’yu Bulandırmak: Modern Şüpheciliğin Demagojileri
Günümüzde sıkça tekrarlanan bir iddia vardır: Descartes “düşünüyorum, öyleyse varım” derken yalnızca kendi öznesi için konuşur; başkalarının düşünüp düşünmediği konusunda ise bir kesinlik ileri süremez. Bu iddia ilk bakışta dikkat çekici görünse de, aslında meseleyi yanlış bir zemine taşıyan, felsefi tartışmayı rayından çıkaran bir yorumdur.
Descartesin sulandırılmasının en önemli sorusu bana göre “Başkalarının düşündüğünü nereden biliyoruz?”sorusudur. Bu sorunun kendisi bile, iddia edildiği gibi şüpheciliği derinleştiren bir soru olmayıp; aksine düşünmenin kaçınılmazlığını ortaya koymaktadır. Çünkü bu soruyu soran özne zaten düşünerek sormaktadır. Şüphe eden, itiraz eden, sorgulayan her bilinç, bizzat düşünme eylemini icra etmektedir. Bu durumda, düşünmenin yalnızca tek bir özneye ait, kapalı ve izole bir alan olduğu iddiası kendi içinde çelişkiye düşer.
René Descartes’ın yaptığı şey, düşünmeyi bireysel bir ayrıcalık olarak sınırlamak değil; tam tersine, düşünmeyi varlığın en temel ve tartışılmaz zemini olarak ortaya koymaktır. Bu zemin, yalnızca “ben” için değil, düşünme eyleminin kendisi için geçerlidir. Dolayısıyla “Descartes yalnızca kendisi için konuşur” iddiası, onun projesini daraltan bir yorumdan ibarettir.
Bu noktada şunu açıkça ifade etmek gerekir:
İnsanların düşündüğünü bilmek için onların zihninin içine girmemiz gerekmez. İnsanlık tarihi, baştan sona düşünmenin ürünleriyle doludur. Yazının icadı, aletlerin geliştirilmesi, tıbbın ortaya çıkışı, toplumsal düzenlerin kurulması—bunların tamamı düşünmenin dışavurumlarıdır. Bu ürünler karşısında hâlâ “Acaba gerçekten düşünüyorlar mı?” diye sormak, artık makul bir şüphe değil, yapay bir problem üretmektir.
Kaldı ki bu tür bir şüphecilik, kendi iddiasını da geçersiz kılar. “Başkaları düşünüyor mu?” sorusunu yönelten kişi, bu soruyu yöneltirken zaten düşünme eylemini gerçekleştirmektedir. Eğer düşünme bu kadar temel ve kaçınılmaz bir gerçeklikse, bunun yalnızca tek bir özneyle sınırlandırılması mümkün değildir.
Bu nedenle Descartes’a yöneltilen bu tür eleştirilerin önemli bir kısmı, hakikati derinleştirmekten ziyade, şüpheciliğin kapısını gereksiz yere açık tutma çabasından ibarettir. Oysa Descartes’ın metodik şüphesi, şüpheyi yaymak için değil, şüphenin ötesine geçerek kesin bir zemine ulaşmak içindir. Bu zemin de düşünmenin kendisidir.
Sonuç olarak, düşünme yalnızca bireysel bir deneyim değil, aynı zamanda insanlığın ortak varoluşunun en açık göstergesidir. Onu yalnızca “ben”e indirgemek de, onu tamamen tartışmalı hale getirmek de aynı ölçüde hatalıdır. Düşünme, hem bireysel olarak deneyimlenen hem de tarihsel ve kültürel olarak açıkça gözlemlenen bir gerçekliktir. Bu nedenle, onun varlığını tartışma konusu yapmak değil, onu doğru anlamak felsefenin asli görevidir.
Burada sıkça dile getirilen bir itiraz daha vardır: “Bitkisel hayattaki biri düşünmüyorsa yine de vardır; o halde Descartes yanılıyor mu?” Bu tür sorular ilk bakışta güçlü görünse de, aslında tartışmayı bağlamından koparan bir demagoji örneğidir. Çünkü René Descartes’ın söylediği şey, “düşünmeyen var olamaz” gibi evrensel bir ontolojik hüküm değildir; o, yalnızca kesinliğin hangi noktada yakalanabileceğini göstermektedir. Cogito, varlığın tek şartı olarak düşünmeyi ileri sürmez; düşünmenin, şüphe edilemeyen bir bilgi zemini olduğunu ortaya koyar. Dolayısıyla baygınlık, koma ya da bitkisel hayat gibi istisnai durumları örnek göstererek bu ilkeyi çürütmeye çalışmak, genel bir felsefi ilkeyi istisnalar üzerinden geçersiz kılma girişimidir. Nitekim “insan” dediğimizde de çoğu zaman belirli bir genel tasavvurdan söz ederiz; doğuştan uzuvları eksik bireyler bu tasavvuru ortadan kaldırmaz, yalnızca onun istisnalarıdır. Aynı şekilde, düşünmenin kesinliği de olağan insan deneyimine dayanır; sıra dışı durumlar bu genel çerçeveyi iptal etmez. Bu nedenle söz konusu itiraz, meseleyi derinleştirmekten çok, tartışmayı yüzeysel bir düzleme çekmektedir.
Başkasının Zihni
Başkalarının zihninin varlığı meselesi, çoğu zaman yapay bir problem olarak ele alınmaktadır. Salt davranıştan hareketle zihinsel durumlara ulaşmanın güçlüğü ileri sürülse de, burada gözden kaçırılan husus davranışın türüdür. Zira refleksif veya biyolojik tepkiler ile dilsel ve normatif içerik taşıyan eylemler aynı düzlemde değerlendirilemez. Soru sormak, itiraz etmek ve yargıda bulunmak, yalnızca bir tepki değil; anlam kurmayı, kavram kullanmayı ve gerekçe sunmayı gerektiren faaliyetlerdir. Bu tür faaliyetler ise düşünmeden bağımsız olarak tasavvur edilemez. Dolayısıyla itiraz eden, soru soran ve yargıda bulunan bir öznenin düşündüğü, dolaylı bir çıkarım değil, söz konusu pratiklerin içkin bir şartıdır. Bu bağlamda, başkalarının zihninin varlığını ayrıca ispat etmeye çalışmak, zaten düşünmeye dayanan bir faaliyeti yeniden temellendirmeye kalkışmak anlamına gelir. Nitekim böyle bir inkâr girişimi, bizzat kendi ifadesinin dayandığı düşünme eylemini varsaymak zorundadır. Bu sebeple başkalarının düşündüğünü kabul etmek, çıkarımsal bir hipotez değil, anlamlı dilsel-pratik ilişkilerin önkoşulu olarak görülmelidir.
Başkalarının zihni hakkında konuşulamayacağı iddiası kabul edildiğinde, bunun sonuçları yalnızca düşünmenin varlığıyla sınırlı kalmaz; çok daha kapsamlı teorik iddiaları da geçersiz kılar. Zira insanın temel yönelimlerine, hayatın çatışma temelli olup olmadığına ve insan davranışlarının cinsellik ile saldırganlık gibi dürtülerle açıklanıp açıklanamayacağına dair ileri sürülen görüşler, başkaları adına konuşmayı gerektirdiği için, daha spesifik ve tartışmalı iddialar niteliği taşır.. Bu tür teoriler, gözlem ve genellemelere dayanmakla birlikte, her zaman karşı örneklerle sınanabilir ve bu nedenle kesinlik taşımazlar. Buna karşılık düşünmenin varlığı, bu türden bir görüş değil, bizzat anlamlı ifade ve yargının önkoşuludur. Dolayısıyla başkalarının düşündüğünü kabul etmek ile onların psikolojik yapıları veya varoluşsal yönelimleri hakkında teoriler ileri sürmek aynı düzlemde değerlendirilemez. İlki tartışmaya kapalı bir zemin teşkil ederken, ikincisi zorunlu olarak tartışmaya açıktır.

