Modern Düşüncede Ontolojik Köksüzleşme: Hakikati Iskalamak
I.
Modern düşüncenin en dikkat çekici yönlerinden biri, insanlığın en temel problemlerini açıklamaya çalışırken çoğu zaman bu problemlerin ontolojik çekirdeğinden uzaklaşmasıdır. Özellikle din, metafizik ve aşkınlık düşüncesi söz konusu olduğunda modern düşünce büyük ölçüde asli problemi değil, asli problemin tarihsel, psikolojik, ekonomik veya siyasî tezahürlerini açıklamaya yönelmiştir. Böylece dinin ne olduğu sorusu yerini dinin nasıl kullanıldığı sorusuna; metafiziğin ontolojik zemini sorusu ise metafiziğin tarihsel etkileri problemine bırakmıştır. Bu durum ise açıklamanın kendisini indirgemeci bir noktaya sürüklemektedir.
Modern düşüncenin temel problemlerinden biri de, ikincil unsurları asli nedenlerin yerine geçirmesidir. Oysa bir düşüncenin tarihsel, psikolojik veya siyasî tezahürleri üzerinden o düşüncenin ontolojik hakikatini bütünüyle açıklamak mümkün değildir. Dinin iktidar üretmesi, metafiziğin kurumlar tarafından kullanılması, kutsalın siyasî araç hâline gelmesi veya insanın psikolojik ihtiyaçlarının dinî yönelimlerle ilişkili olması, metafizik hakikatin kendisini açıklamaz. Çünkü bunlar asli problemin kendisi değil, asli problemin tarih içerisindeki görünümleridir. İkincil unsurlar üzerinden kurulan açıklamalar bu nedenle çoğu zaman köksüz kalmaktadır. Zira burada düşünce, varlığın merkezindeki temel sorularla temasını kaybetmekte; yalnızca bu soruların toplumsal veya psikolojik yansımaları üzerinde dolaşmaktadır. Bunun sonucu ise insan düşüncesinin ontolojik derinliğini kaybetmesi ve hakikat probleminin yüzeysel analizlere indirgenmesidir. Modern insanın yaşadığı büyük zihinsel parçalanmanın sebeplerinden biri de budur. Çünkü insan yalnızca psikolojik, ekonomik veya biyolojik süreçlerle açıklanabilecek bir varlık değildir; aynı zamanda anlam, hakikat, aşkınlık ve varlığın kaynağı üzerine düşünen metafizik bir varlıktır. Bu asli yönelim göz ardı edildiğinde, ortaya çıkan düşünce biçimi köksüzleşmekte ve insanın en temel varoluşsal problemlerine cevap veremez hâle gelmektedir.
Modern düşüncede sıkça karşılaşılan yaklaşım şudur: Din adamları dini kullanmışlardır; kilise metafiziği siyasî iktidar üretmek için araçsallaştırmıştır; kutsal söylemler toplumları yönetmenin aracı hâline gelmiştir. Bütün bunlar tarihsel olarak doğru olabilir. Ancak burada gözden kaçırılan temel nokta şudur: Bir düşüncenin kötüye kullanılması, o düşüncenin ontolojik kökenini açıklamaz. Dinin siyasî araç hâline gelmesi, insanın neden dinî bir yönelime sahip olduğunu açıklamaz. Aynı şekilde metafiziğin baskıcı kurumlar üretmesi de insan zihninin neden metafizik sorular sorduğunu izah etmez. Çünkü kullanım başka şeydir, köken başka şeydir.
Bu nedenle modern düşüncenin önemli bir kısmı asli problemi değil, asli problemin ikincil tezahürlerini açıklamaktadır. Marx’ın dini ideolojik ve sınıfsal bir araç olarak yorumlaması buna önemli bir örnektir. Marx için din, belirli toplumsal ve ekonomik ilişkilerin ürünüdür. Ancak burada cevapsız kalan soru şudur: İnsan neden metafizik ve aşkınlık ihtiyacı duyan bir varlıktır? İnsan neden yalnızca ekonomik ilişkilerle yetinmez? Neden ölüm, sonsuzluk, anlam, hakikat ve mutlaklık gibi problemler insan zihninin merkezinde yer alır? Dinin tarihsel işlevini açıklamak, insanın aşkınlık arayışını açıklamak değildir.
Benzer bir durum Freud’da da görülür. Freud dini büyük ölçüde bastırılmış arzular, güven ihtiyacı ve baba figürü üzerinden yorumlar. Ona göre din, insanın psikolojik kırılganlığının bir ürünüdür. Fakat burada da aynı problem ortaya çıkar. İnsan neden aşkınlık ihtiyacı duyar? Neden sonlu olanla yetinmez? Neden yalnızca biyolojik ihtiyaçlarla sınırlı kalmaz? Freud’un yaklaşımı dinî yönelimin psikolojik tezahürlerini açıklasa da metafizik sorunun kendisini açıklamaz. Çünkü psikolojik mekanizmalar, ontolojik soruların yerine geçmez.
Natüralist açıklamalar da benzer bir indirgeme problemi taşır. İlkel insanın doğa olaylarından korktuğu, gökyüzüne baktığı, bilinmeyen karşısında Tanrı fikrini geliştirdiği sıkça ileri sürülür. Ancak burada da açıklanan şey, metafizik düşüncenin ortaya çıkış koşullarıdır; metafizik problemin kendisi değildir. Çünkü asıl soru hâlâ ortadadır: İnsan neden “varlığın arkasında ne var?” sorusunu sorar? İnsan neden yalnızca görünenle yetinmez? Neden sonsuzluk düşüncesi insan zihninde ortaya çıkar? Bu sorular yalnızca tarihsel veya biyolojik süreçlerle açıklanamaz. Zira burada söz konusu olan şey, insanın ontolojik yapısıdır.
Modern düşüncenin önemli bir kısmı bu nedenle “neden” sorusundan uzaklaşıp “nasıl ortaya çıktı” sorusuna yönelmiştir. Oysa bir düşüncenin nasıl ortaya çıktığını açıklamak, onun ontolojik anlamını çözmek değildir. Dinin tarihsel süreçte nasıl kurumsallaştığını açıklamak mümkündür; fakat bu, insanın neden mutlak hakikat aradığı sorusunu ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde metafiziğin siyasî iktidarlar tarafından nasıl kullanıldığını göstermek de insanın neden metafizik düşünmeye yöneldiğini açıklamaz.
Burada modern indirgemeciliğin temel problemi ortaya çıkmaktadır. İnsanlık tarihinin en temel yönelimleri; ekonomi, cinsellik, korku, biyoloji veya iktidar ilişkilerine indirgenmektedir. Fakat bu unsurların hiçbiri insanın aşkınlık arayışını bütünüyle açıklayamamaktadır. Çünkü insan yalnızca yaşayan bir organizma değildir. Aynı zamanda varlığın anlamını soran, ölüm karşısında anlam problemi yaşayan, hakikat arayan, sonsuzluk düşünebilen ve kendisini aşmaya çalışan bir varlıktır.
Dolayısıyla dinin veya metafiziğin tarihsel biçimlerini eleştirmek mümkündür; ancak bu eleştiriler insanın ontolojik yönelimini ortadan kaldırmaz. Din adamlarının dini kullanması, metafiziğin siyasî araç hâline gelmesi veya kutsalın kurumsal tahakküme dönüşmesi, insanın hakikat arayışının kendisini geçersiz kılamaz. Çünkü ikincil bozulmalar, asli yönelimi açıklamaz.
Modern düşüncenin en önemli açmazlarından biri tam da burada ortaya çıkmaktadır. İnsanlığın temel metafizik soruları çözülmemiş olmasına rağmen modern düşünce çoğu zaman bu soruları psikolojik, ekonomik veya siyasî analizlerle ikame etmektedir. Böylece asli problem görünmez hâle gelirken, yalnızca onun tarihsel görünümleri üzerinde düşünülmektedir. Oysa insan düşüncesinin merkezinde hâlâ aynı soru durmaktadır: İnsan neden kendisini aşan bir hakikat arar? Bu soru ortadan kalkmadığı sürece metafizik problem de varlığını sürdürmeye devam edecektir.
II. Metafiziğin Donuklaştırılması Problemi: Sabit Hakikat ile İdeolojik Kalıp Arasındaki Ayrım
Bu ayrım özellikle Deleuze gibi düşünürlerin metafizik eleştirilerinde daha görünür hâle gelir. Deleuze, klasik metafiziğin farkı bastırdığını, varlığı sabit özlere indirgediğini ve hayatı donuk yapılara hapsettiğini düşünür. Ona göre Batı metafiziği büyük ölçüde kimliği, özü ve merkezi öncelemiş; farkı ise ikincil bir unsur olarak değerlendirmiştir. Bu nedenle Deleuze “fark”ı asli unsur hâline getirmeye çalışır. Ancak burada önemli bir problem ortaya çıkar: Farkın kendisini mümkün kılan ontolojik zemin nedir? Çünkü farkın fark olarak anlaşılabilmesi için belirli bir düzen, ölçü ve ilişki zemininin bulunması gerekir. Tam da bu nedenle klasik metafizik, birlik ve düzen olmaksızın farkın düşünülemeyeceğini ileri sürmüştür.
Modern düşüncenin çizgilerinde ortaya çıkan temel problem de burada görünür hâle gelir. Burada önemli bir ayrım çoğu zaman gözden kaçmaktadır. Çünkü ontolojik sabitelerin varlığı ile hayatın ideolojik kalıplara zorla sokulması aynı şey değildir. Bir şeyin sabit olması, onun hayatı dondurduğu anlamına gelmez. Yerçekimi yasası sabittir fakat tam da bu yüzden hareket mümkündür; suyun kaldırma kuvveti sabittir fakat hayatı imkânsızlaştırmaz; insanın biyolojik düzeni belirli ilkelere dayanır fakat bu durum canlılığı ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla problem “sabit olan”ın kendisi değil, sabit olanın tarihsel ve siyasî iktidar biçimleri tarafından mutlaklaştırılmasıdır. Kilisenin metafiziği baskı üretmek için kullanmış olması metafiziğin kendisini geçersiz kılmaz. Aynı şekilde dinin ideolojik araç hâline gelmesi de insanın aşkınlık arayışını ortadan kaldırmaz. Bu nedenle metafiziğin tarihsel donuklaşması ile metafiziğin ontolojik zemini birbirinden ayrılmalıdır. Nitekim İbnü’l-Arabî’nin teşbih ve tenzih arasında kurmaya çalıştığı denge de tam olarak bunu gösterir: Hakikat sabittir; fakat hiçbir kavramsal kalıp onu bütünüyle kuşatamaz. Sorun hakikatin varlığı değil, hakikatin insan zihninde donmuş ve putlaşmış bir nesneye dönüştürülmesidir.Modern ve postmodern düşüncenin önemli bir kısmı, metafiziğin baskıcı veya donuk biçimlerini eleştirirken çoğu zaman metafiziğin kendisini hedef almakta ve böylece “sabit hakikat” ile “hayatı donduran ideolojik kalıp” arasındaki ayrımı kaybetmektedir. Özellikle modernlik sonrası düşüncede “öz”, “kimlik”, “merkez”, “hakikat” ve “sabitlik” kavramları çoğu zaman baskı, tahakküm ve donuklukla özdeşleştirilmektedir. Oysa ontolojik sabitelerin varlığı ile hayatın katı ideolojik kalıplara zorla sokulması aynı şey değildir.
Burada modern düşüncenin yaptığı temel hatalardan biri ortaya çıkmaktadır. Metafiziğin tarihsel süreçte baskı aracı olarak kullanılması ile metafiziğin ontolojik işlevi birbirine karıştırılmaktadır. Kilisenin metafizik kavramları siyasî tahakküm üretmek için kullanmış olması, metafiziğin kendisinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde dinin ideolojik araç hâline gelmesi de insanın hakikat arayışını geçersiz kılamaz. Çünkü bir düşüncenin kötüye kullanılması, o düşüncenin ontolojik değerini ortadan kaldırmaz.
Nitekim sabit olan her şey hayatı donuklaştırmaz. Yerçekimi yasası sabittir fakat tam da bu yüzden hareket mümkündür. Kozmik düzen belirli oranlara dayanır, fakat bu durum evreni hareketsiz hâle getirmez. İnsan bedeninin biyolojik işleyişi belirli sabiteler içerir fakat canlılığı ortadan kaldırmaz. Oksijen alışverişi sabittir, ama yaşamı sürdürür. Dolayısıyla problem “sabit olan”ın kendisi değil, sabit olanın ideolojik ve tarihsel kalıplara dönüştürülmesidir.
Bu nedenle “öz” kavramı ile “baskıcı özcülük” aynı şey değildir. “Hakikat” ile “hakikatin putlaştırılması” da aynı değildir. Modern düşüncenin önemli bir kısmı ise bu ayrımı kaybetmektedir. Özellikle postmodern düşüncede hakikat fikri çoğu zaman doğrudan tahakkümle ilişkilendirilmektedir. Böylece metafizik yalnızca baskı üreten bir yapı gibi görülmeye başlanmaktadır. Oysa sorun metafiziğin varlığı değil, metafiziğin tarihsel biçimlerde donuklaştırılmasıdır.
Bu noktada İbnü’l-Arabî’nin yaklaşımı önemli bir denge sunmaktadır. İbnü’l-Arabî hakikati reddetmez; fakat hakikatin hiçbir kavramsal kalıba bütünüyle indirgenemeyeceğini söyler. Bu nedenle teşbih ve tenzih arasında sürekli bir denge kurmaya çalışır. Sadece teşbih Tanrı’yı nesneleştirir; sadece tenzih ise Tanrı’yı bütünüyle erişilmez hâle getirir. Hakikat ise her iki yaklaşımın ötesinde dinamik bir tecellî hâlindedir. Böylece ontolojik merkez korunurken, bu merkezin donmuş bir ideolojik nesneye dönüşmesi engellenmiş olur.
Dolayısıyla metafiziğin tarihsel donuklaşması ile metafiziğin ontolojik zemini birbirinden ayrılmalıdır. Hareketin kendisi bile belirli bir düzen olmaksızın düşünülemez. Mutlak kaos içinde ne bilgi mümkündür ne fark mümkündür ne de oluş mümkündür. Bu nedenle “sabit olan”ı bütünüyle reddeden düşünce, sonunda farkın kendisini de temelsiz bırakma riski taşır.
Modern düşüncenin önemli bir kısmı metafiziğin kötü kullanımını metafiziğin kendisiyle özdeşleştirmektedir. Oysa metafiziğin araçsallaştırılması başka şeydir, insanın ontolojik hakikat arayışı başka şeydir. Sorun hakikatin varlığı değil, hakikatin donmuş ve ideolojik bir yapıya dönüştürülmesidir. Bu nedenle yapılması gereken şey metafiziği bütünüyle reddetmek değil; metafiziğin ontolojik derinliği ile tarihsel donuklaşması arasındaki farkı yeniden kurabilmektir.

