ebru-kursu-fotograf-galerisi-1757333094-2

Varlık ve Türlerin Temel Yapısı

O halde sen hanîf olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel! Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. İşte doğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.”(Rum 30/30).

Bu âyetin “Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona ” şeklinde çevirilen  kısmı “din” veya “hanîf” kelimesini açıklamaktadır. Fıtrat kelimesi Kur’an’da sadece bu âyette geçer. Aynı kökten gelen fetara fiili “yarattı” ve fâtır ismi de “yaratan” anlamında olmak üzere defalarca kullanılmıştır. Sözlükte “ilk yaratılış hali, temiz ve aslî tabiat” anlamına gelen fıtrat, beşerî varlığın Allah’ın yaratma fiili sonucunda ortaya çıkan başlangıçtaki saf ve aslî halini ifade eden ahlâk ve psikoloji ile ilgili bir terimdir. Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in hadislerinde fıtrat kelimesinin, insan kişiliğinin çevre etkilerinden bağımsız olarak var olan özünü ve bütün insanlar için ortak ve genel olan oluşum ve gelişim kapasitesini belirtmek üzere kullanıldığı görülür.

Fıtrat kelimesi “yarmak, ikiye ayırmak; yaratmak, icat etmek” mânalarına gelen fatr kökünden isim olup “yaratılış, belli yetenek ve yatkınlığa sahip oluş” anlamında kullanılır. İlk yaratılış, bir bakıma mutlak yokluğun yarılarak içinden varlığın çıkması şeklinde telakki edildiğinden fıtrat kelimesiyle ifade edilmiştir. Buna göre fıtrat ilk yaratılış anında varlık türlerinin temel yapısını, karakterini ve henüz dış tesirlerden etkilenmemiş olan ilk durumlarını belirtir. (Diyanet İslâm Ansiklopedisi Fıtrat md,). İslâmî öğretiye göre insanın ilk yaratılış durumu, temiz ve günahsız, gelişme ve olgunlaşmaya hazır ve elverişli, insan olmanın ve insanca yaşamanın gerektirdiği bütün imkân ve özellikleri bünyesinde taşıyan bir potansiyel tamlığa sahiptir. İnsan fıtratında Allah’ın varlığını ve birliğini tanımaya doğru tabii bir eğilim vardır. Hatta İslâm âlimleri genellikle, bu eğilimin ilk yaratılış anında insanla Allah arasında yapılmış temsilî sözleşme ile ilintili olduğu kanaatindedirler (bu konudaki yorumlar için bk. A‘râf 7/172-173). Din duygusu insan fıtratının temel bir özelliği olmakla beraber, bu kendiliğinden uyanıp gelişmez. Zira insanda hazır bir Allah inancı değil, onu bu inanca götürecek kabiliyet ve imkânlar vardır. (Kuran Yolu Tefsiri Rum 30 tefsiri).

Her çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra ana babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecûsî yapar” (Buhârî, “Cenâiz”, 80, 93; Müslim, “Kader”, 22-25).

 Bu  hadis, din duygusunun fıtrî olduğunu, fakat kişinin içinde yetiştiği çevrenin ve özellikle ailenin bu duygunun şekillenmesi ve gelişmesinde veya geçici olarak yahut bütünüyle körelmesinde önemli etkiye sahip bulunduğunu göstermektedir. İslâm bilginlerine göre göze görme kabiliyeti verildiği gibi fıtrata da Allah’ı tanıma ve O’na kul olma yatkınlığı verilmiştir. Henüz dış tesirlerin etkilemediği ve bozmadığı fıtratın yönü hayra, iyiye ve Allah’ın birliğini tanımaya yöneliktir. Fıtratın fâtırına (yaratıcısına) delâleti tabii olduğu için her insanın fıtratında, vicdanının derinliklerinde bir hak duygusu ve mârifetullah gizlidir. Ancak nasıl ki bir hastalık veya bir engel sebebiyle geçici veya sürekli olarak gözün görmesi mümkün olmuyorsa, fıtrat da dış etkilerle gerçek kabiliyet ve hedefinden uzağa düşebilir. Bir başka anlatımla, fıtratın belirleyici bir özelliği varsa da zorlayıcı bir etkisi yoktur; o daha çok hâricî tesirlere göre değişik şekiller alır. Bu sebeple, insandaki öfke, şehvet, menfaat düşkünlüğü gibi eğilimlerin de varlığını dikkate alan İslâm ahlâkçıları, dinî ve ahlâkî kurtuluş için tek başına fıtratın yeterli olmadığını, doğru dine yöneltecek bir peygambere ve ayrıca insanın aklını ve iradesini geliştirmesi için samimi bir çaba ortaya koymasına ihtiyaç bulunduğunu belirtmişlerdir. İşte âyette “Sen hanîf olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel!” (Rum 30/30) buyurularak fıtrat ile din arasındaki uyuma, fıtrattaki saf ve temiz yapıya, ayrıca insana da bu konuda görev düştüğüne, yani onu korumak için gayret sarfetmesi ve iradesini kontrol altında tutması gerektiğine işaret edilmektedir. Fıtrat kelimesinin İslâmî terminolojideki diğer bir anlamı da “âdet ve sünnet”tir. Bütün peygamberlerin ve ilâhî dinlerin doğru ve güzel bulup benimsedikleri ve müslümanların yapmaları gerekli olan dinî âdet ve uygulamalara da fıtrat denir.

Bütün ruhların aslî fıtratı temiz ve saf olmaktır. Yaratılan her insan fıtrat üzere yaratılmıştır. Bu noktada bir farklılık yoktur. Bununla birlikte insanda var olan mutlak bir fıtrat olduğu gibi, ancak anne-babanın veya yaşadığı ortamın müdahaleleriyle değişebilen şartlı bir fıtrat da vardır. Dinler tarihi alanına bakıldığında dünya genelinde din hakkında yapılan çalışmalar ve araştırmalar, tarihin bütün dönemlerinde bireylerin dinî inanca sahip olduğunu ortaya koymaktadır.(Gündüz, Şinasi,, Dünya Dinleri, Milel Nihal Yayınları, İstanbul, 2021, 16). Bu durumun fıtratın varlığını kanıtlar nitelikte olduğu söylenebilir. Sosyo-kültürel tarihe bakıldığında insanın bulunduğu her yerde şekil ve içerik olarak farklı olsa bile “din ve ibadet” izlerine rastlanmaktadır. Bu husus fıtratın insanla birlikte var olduğunu göstermektedir. Fıtrat kavramının sözlük anlamlarından biri olan “garîze”, “bir canlının doğuştan gelen eğilimlerinin tamamı”nı ifade etmektedir. Bununla bağlantılı olarak her türlü çevre ve şarta uyum sağlayabilen insan, iyi bir tabiata sahip olmasının yanı sıra kötü ortamlara da kendini uyarlayarak kötü bir tabiata da sahip olabilir. Bu durumda yaptığı davranışlar fıtratını muhafaza etmesine yahut bozmasına yol açar. Dolayısıyla fıtratın dışarıdan gelen etkilere açık bir yapı olduğu söylenebilir.

“Her çocuk fıtrat üzere doğar” hadisinde geçen fıtrat kavramı farklı şekillerde yorumlanmıştır. Ancak burada, “her insan yaratılış itibariyle İslam’ı kabule uygun ve ona hazır olarak doğmaktadır” yorumunun daha uygun olduğunu düşünebiliriz. Zîra, her insan yaratılışı gereği iman veya küfür üzere değil “nötr” olarak doğar. Fakat ebeveyni, çevresi onu kendi dinine inandırabilir. Kişinin gerçek manada imana veya küfre sahip olması temyiz yaşına ulaştıktan sonra gerçekleşir. Çünkü din, inanç kişinin kendi çaba, gayreti ve tercihine bağlı olarak gerçekleşir. Yani insanın amelî, akıl ve iradeye bağlı olarak gerçekleşir. Akıl ve irade ile işlenen amellere göre ceza veya mükâfat kazanır. Gayri müslim bir ailede doğan çocuk, henüz hak dine ulaşmadığı, ebeveyni de ona bu konuda yardımcı olmadığı için onun doğuştan müslüman olması mümkün değildir. Allah, bir insanın, gözünü görebilme ve kulağını işitebilme üzerine yarattığı gibi kalbini de hak dini kabul etmeye meyilli bir şekilde yaratmıştır. Kişi, kalbi bu durumu muhafaza ettiği müddetçe İslam’ı kabul edip benimser ve onu akıl dışı görmez. Şâyet onlar iman veya küfür üzere yaratılmış olsalardı bu vasıflarından kurtulmaları mümkün olmazdı. Halbuki mü’min küfre sapma, kâfir de mü’min olma ihtimaline sahiptir.

Kur’ân-ı Kerim’de Nahl Sûresi’nde (Nahl, l6/78) insanların, annelerinin karnından hiçbir şey bilmez olarak doğmaları da bu durumu destekler niteliktedir. O halde hiçbir şey bilmez olarak doğan çocuk iman veya küfre sahiptir denilemez. Dolayısıyla her çocuk bilkuvve müslüman olarak, yani İslam’ı kabule hazır bir şekilde, dünyaya gelir. Bilkuvve imana sahip insan ileride yapacağı amellerle bunu bilfiile çevirebilir. Nihâyetinde de iman veya küfür safında yer alır. Sonuç olarak fıtrat üzere yaratılma Allah’ın insanoğlunu maddi yapısı itibarıyla insan türünün standartlarına göre, manevi yapısı itibarıyla da iyiye ve kötüye yönlendirilebilecek birçok kabiliyetle yarattığı, bu kabiliyetlerdeki iyilik veya kötülük vasıflarının aklî gelişim ile şekillendiği ve doğuştan hiç kimseye iyi veya kötü denilemeyeceği görüşünü ön plana çıkarmaktadır.”(Kaplan, İbrahim, “Din, Fıtrat ve Akl-ı Selim İlişkisi Üzerine”, Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 17/2). Fıtrat kavramının bu şekilde yorumlanmasının diğer görüşlere nazaran daha ma’kul olduğu görülmektedir. Zira bu durum insan doğasına daha uygundur.