ADEME İSİMLERİN ÖĞRETİLMESİ, TÜMELLER TARTIŞMASI VE NOMİNALİZM

0_Xm5RZJAN8pYwN5X8

Kur’an’daki “Âdem’e bütün isimleri öğretti” ifadesi, yalnızca nesnelere kelime vermeyi değil, insanın varlığı kavrama, sınıflandırma, anlamlandırma ve hakikati ayırt etme yetisini ifade ediyor gibi görünmektedir. Bu açıdan mesele yalnızca dil problemi değil, aynı zamanda epistemolojik ve ontolojik bir problemdir.

İnsan neden tek tek varlıkları ortak kavramlar altında toplayabilmektedir? Neden “insan”, “ağaç”, “adalet” ya da “iyilik” gibi tümel kavramlar üretebilmektedir? Tümeller tartışması tam da bu noktada ortaya çıkar. Nominalist yaklaşım bunu zihinsel ve dilsel bir sınıflandırma olarak açıklarken, Kur’an’daki anlatım insanın bu kavrayış yetisinin öğretilmiş bir özellik olduğunu ima eder. Böylece “isim”, yalnızca bir etiket değil; şeyin anlamını, mahiyetini ve varlık içindeki yerini kavrama imkânı hâline gelir. Bu bakımdan insan, dünyayı yalnızca gören bir varlık değil; onu isimlendiren, tasnif eden ve anlamlandıran bir varlıktır. Dolayısıyla “esmânın öğretilmesi”, insanın eşya ile kurduğu epistemik ilişkinin ve hatta onun yeryüzündeki hilafetinin temelini oluşturan kurucu bir bilinç yetisi olarak değerlendirilebilir.

Ockhamlı William her ne kadar nominalist olsa da, modern seküler bir düşünür değildir. O bir Fransisken rahibi ve güçlü biçimde teolojik bir zeminde duran Ortaçağ düşünürüdür. Bu yüzden onun nominalizmini, bugünkü kaba seküler “isimler tamamen keyfîdir” anlayışıyla özdeşleştirmek doğru olmaz. Ockham’ın temel derdi, Platoncu ya da aşırı realist metafiziğin ontolojik olarak fazla varlık üretmesidir. Yani “insanlık”, “iyilik”, “adalet” gibi tümellerin bağımsız metafizik tözler olarak kabul edilmesini gereksiz bulur. Ancak bu, zihnin kavramsal düzen kurma yetisini tamamen rastlantısal gördüğü anlamına gelmez. Tam tersine, Ockham’da zihin, Tanrı’nın yarattığı düzen içinde çalışan bir kavrama yetisine sahiptir. Bu nedenle insanın isimlendirme ve sınıflandırma gücü, yalnızca dilsel bir oyun değil; Tanrı’nın insana verdiği zihinsel düzenin parçası olarak düşünülebilir.

Bu açıdan Kur’an’daki “Âdem’e isimlerin öğretilmesi” ile Ockhamcı nominalizm arasında ilginç bir paralellik kurulabilir. Çünkü burada da insanın eşya ile ilişkisinin merkezinde “isimlendirme” vardır. Fakat Ockham için isimler, Platon’daki gibi bağımsız metafizik gerçekliklere değil, zihnin tek tek varlıkları kavrama ve düzenleme biçimine işaret eder. Yani “insanlık” dış dünyada ayrı bir töz olmayabilir; fakat insan zihni, tanrısal düzen içinde benzer varlıkları ortak kavramlar altında toplama yetisine sahiptir. Bu yüzden Ockham’ın nominalizmi, tamamen seküler bir dil teorisi değil; Tanrı’nın yarattığı bir dünyada insan zihninin nasıl işlediğini açıklama girişimi olarak da okunabilir.

Kur’an’daki “Âdem’e bütün isimleri öğretti” ifadesi, insanın yalnızca konuşma yeteneğine değil, varlığı kavrama, anlamlandırma ve hakikati ayırt etme kapasitesine işaret ediyor gibi görünmektedir. Bu nedenle “isim” (esmâ), yalnızca dilsel bir etiket değil; eşyanın anlamına, mahiyetine ve varlık içindeki yerine açılan bir bilgi kapısıdır. İnsan, dünyayı yalnızca gören bir varlık değil; onu isimlendiren, tasnif eden ve kavramsallaştıran bir varlıktır. Tümeller tartışması da tam bu noktada ortaya çıkar: “İnsan”, “adalet”, “iyilik” gibi kavramlar gerçekten var mıdır, yoksa yalnızca zihinsel isimlendirmeler midir? Plato bu kavramların bağımsız metafizik gerçeklikler olduğunu savunurken, Aristotle onların tek tek varlıkların içinde gerçekleşen formlar olduğunu söyler. Ockhamlı William ise tümellerin bağımsız ontolojik varlıklar olmadığını, zihnin tek tek varlıkları ortak isimler altında toplama biçimi olduğunu ileri sürer. Ancak Kur’an’daki esmâ anlayışı, yalnızca nominalist bir dil teorisine indirgenemez. Çünkü burada isim, salt adlandırma değil; hakikati kavrama yetisidir. Bu yüzden klasik İslam düşüncesinde “isim”, “ilim”, “hakikat”, “beyan” ve “hilafet” kavramları birbirine yakın alanlarda değerlendirilmiştir. İnsan, esmâyı bilen bir varlık olarak, eşyayı yalnızca kullanmaz; onun anlamını idrak eder. Dolayısıyla “Âdem’e isimlerin öğretilmesi”, insanın yeryüzündeki hilafetinin temelini oluşturan epistemik ve ontolojik ayrıcalığa işaret eden kurucu bir bilinç yetisi olarak okunabilir.

Aslında burada Kur’an’ın yaklaşımı, tümeller ve isimler tartışmasını yalnızca “isimlerin gerçekliği var mı yok mu?” düzeyinde bırakmayıp, daha temel bir soruya yöneliyor gibi görünmektedir: İnsan bu kavramsallaştırma ve tasnif yetisini nereden almaktadır? Çünkü problem yalnızca “adalet”, “iyilik” ya da “insanlık” gibi kavramların ontolojik statüsü değildir; insan zihninin neden ve nasıl böyle kavramlar üretebildiği de ayrı bir problemdir. Bu yüzden bilgi problemi ile yeti problemi birbirinden ayrılmaktadır. Nitekim John Locke da insan zihninin işleyiş yetilerini ayrı bir mesele olarak ele alır ve bu yetilerin kaynağını nihayetinde Tanrısal düzene bağlar. Seküler yaklaşım ise çoğu zaman bu tasnif ve kavramsallaştırma yetisini evrimsel süreçlerle açıklamaya çalışır. İnsan zihninin örüntü tanıma, sınıflandırma ve ortak kavram üretme kapasitesinin uzun biyolojik süreçlerin sonucu olduğu söylenir. Fakat burada yeni bir problem ortaya çıkar: Evrimsel süreçlerin hakikati verdiğini kim garanti etmektedir? Çünkü evrim teorisi çoğu zaman “doğruyu” değil, “hayatta kalmayı” açıklamaktadır. Bu nedenle insan zihninin hakikati gerçekten kavrayabildiği iddiası, seküler yaklaşım açısından da ayrıca temellendirilmesi gereken bir mesele hâline gelir. Kur’an ise bu problemi daha kurucu bir düzeyde ele alıyor gibi görünmektedir. “Âdem’e isimlerin öğretilmesi”, insanın eşya ile ilişkisinin, kavramsal düşünmesinin ve hakikati ayırt etme yetisinin kökenini doğrudan Tanrısal öğretime bağlamaktadır. Böylece “isim” (esmâ), yalnızca dilsel etiket değil; hakikati kavrama imkânı hâline gelir. Bu açıdan bakıldığında “esmâ”, “ilim”, “hakikat” ve “hilafet” kavramları aynı epistemik ve ontolojik zeminde birleşmektedir. İnsan, eşyayı yalnızca kullanan değil; onu anlamlandıran, isimlendiren ve hakikatiyle ilişki kurabilen bir varlık olduğu için “halife” olarak nitelenmektedir. Kur’an’ın yaklaşımı tam da bu nedenle yalnızca ontolojik değil, aynı zamanda epistemolojik bir temel önerisi sunmaktadır.