images (3)

Sultan Ali, sararmış yaprakların sokağın iki yanındaki kavak ağaçlarından dökülüp uçuştuğu bir sonbahar havasında yürüyordu.

Bir dükkânın önünde durduğu sırada, içinden sigara çıkarmak için cebine elini soktu; fakat cebinde hiçbir şey bulamadı. Bunun üzerine iki adım geri çekildi ve ardından gözlerini, onu baştan aşağı dikkatle süzen mavi elbiseli bir adama çevirdi. Adam ona sert bir sesle dedi ki:

— “Adın ne?”

Sultan Ali cevap verdi:

— “Sultan Ali.”

Adam dedi ki:

— “Kara adam.”

Sultan Ali, hikâyelerden çıkmış bir yaratık gibi irkildi. Çünkü yıllar önce, büyükbabası ona kara adamlardan söz etmişti. Büyükbabası onların çocukları kaçırıp öldürdüklerini, kadınların ise onların adlarını duyunca korkudan titrediklerini anlatırdı.

Adam ayağa kalktı ve sordu:

— “Sultan Ali misin sen?”

— “Evet.”

Siyah giyinmiş adam, cevap vermesine fırsat vermeden onun yüzüne sert bir tokat indirdi. Sultan Ali’nin ağzından kan aktı; başı dönmeye başladı. Adam tekrar bağırdı:

— “Sen kara bir adamsın.”

Sultan Ali, yüzünü ellerinin arasına aldı. O sırada etrafında insanlar toplanmaya başlamıştı. Bazıları susuyor, bazıları ise korkuyla olanları izliyordu.

Sultan Ali titrek bir sesle dedi ki:

— “Ben kimseye kötülük yapmadım.”

Adam cevap verdi:

— “Bütün suçlular böyle söyler.”

Sonra onu kolundan tuttu ve yürümeye zorladı. Sultan Ali yürürken, sokak uzuyor; evler birbirine benzemeye başlıyor; gökyüzü de gitgide kararıyormuş gibi görünüyordu.

Bir kadın pencerenin ardından başını uzattı; fakat hemen geri çekildi. Bir çocuk korkuyla ağladı. Yaşlı bir adam ise yere bakmayı sürdürdü; sanki hiçbir şey görmemiş gibiydi.

Sultan Ali yürümeyi sürdürdü; yanında yürüyen siyah adam ise susuyordu. Fakat bu sessizlik, bağırıştan daha ağırdı.

Bir süre sonra dar bir sokağa girdiler. Sokak neredeyse boştu. Rüzgâr yerdeki yaprakları sürüklüyordu.

Siyah adam aniden durdu ve dedi ki:

— “Suçunu itiraf et.”

Sultan Ali şaşkınlıkla sordu:

— “Hangi suçu?”

Adam cevap verdi:

— “Sen daha iyi bilirsin.”

Sultan Ali korkuyla etrafına baktı. Sonra yavaşça dedi ki:

— “Ben suç işlemedim.”

Adam güldü. Bu kuru ve sert bir gülüştü.

— “İnsan bazen suçunu bilmez.”

Sonra cebinden bir sigara çıkardı, yaktı ve dumanı Sultan Ali’nin yüzüne doğru üfledi.

Sultan Ali’nin dizleri titremeye başladı. İçinde, sebebini anlayamadığı ağır bir korku büyüyordu. Sanki gerçekten suçluymuş gibi hissetmeye başlamıştı.

Adam tekrar dedi ki:

— “İtiraf etmek seni kurtarabilir.”

Sultan Ali başını eğdi; fakat söyleyecek hiçbir söz bulamadı.

Sonra siyah adam onun kolunu yeniden tuttu ve yürümeye devam ettiler.

Bir meydandan geçtiler. Meydan insanlarla doluydu; fakat hiç kimse Sultan Ali’ye bakmıyor gibiydi. Buna rağmen, o herkesin kendisini tanıdığını ve içindeki gizli suçu gördüğünü hissediyordu.

Alnında ter damlaları birikti.

Siyah adam dedi ki:

— “Korkuyorsun.”

Sultan Ali cevap verdi:

“Evet.”

— “Demek ki suçlusun.”

Sultan Ali telaşla dedi ki:

— “Hayır… İnsan bazen sebepsiz yere de korkabilir.”

Adam sertçe güldü:

— “Masum insan korkmaz.”

Bu söz Sultan Ali’nin içine ağır bir taş gibi düştü. Çocukluğunu hatırlamaya başladı; yaptığı küçük yanlışları, söylediği yalanları, kimseye anlatmadığı gizli düşüncelerini düşündü.

Bir an için gerçekten suçlu olabileceğine inandı.

Sonra boğuk bir sesle sordu:

— “Beni nereye götürüyorsun?”

Siyah adam cevap verdi:

— “Oraya vardığımızda öğrenirsin.”

Yürümeyi sürdürdüler. Sokaklar gitgide daralıyor, hava daha ağır hâle geliyordu. Sultan Ali artık ayaklarının kendisine ait olmadığını hissediyordu.

Bir kapının önünde durdular.

Siyah adam kapıyı çaldı. İçeriden sert bir ses duyuldu:

— “Kim o?”

Adam cevap verdi:

— “Bir suçlu getirdim.”

Kapı açıldı. Sultan Ali içeri girdiği anda keskin bir rutubet kokusu duydu. Oda karanlıktı; duvarlar çıplaktı. Ortada eski bir masa vardı.

Masanın arkasında oturan adam başını kaldırmadan sordu:

— “Suçu ne?”

Siyah adam cevap verdi:

— “Henüz bilmiyoruz.”

Masanın arkasındaki adam ilk kez başını kaldırdı. Uzun süre Sultan Ali’nin yüzüne baktı. Sonra yavaşça dedi ki:

— “İnsan sebepsiz yere suçlanmaz.”

Sultan Ali konuşmak istedi; fakat dili ağırlaşmıştı. İçinde büyüyen korku, artık düşünmesini bile zorlaştırıyordu.

Adam tekrar sordu:

— “İtiraf edecek misin?”

Sultan Ali fısıltıya benzeyen bir sesle dedi ki:

— “Ne itiraf edeceğimi bilmiyorum.”

Masanın arkasındaki adam hafifçe gülümsedi:

— “Bu başlangıç için yeterlidir.”

Sultan Ali’nin kalbi hızla çarpmaya başladı. Odanın içindeki sessizlik, üzerine çöken ağır bir taş gibiydi.

Masanın arkasındaki adam yavaşça ayağa kalktı. Sonra pencereye doğru yürüdü ve dışarı bakarak dedi ki:

— “İnsanlar ikiye ayrılır: suçunu itiraf edenler ve henüz itiraf etmemiş olanlar.”

Sultan Ali ürperdi.

Siyah adam sandalyesini çekip oturdu. Sigarasından derin bir nefes aldıktan sonra dedi ki:

— “Bazı insanlar suçlarını yıllarca saklar.”

Masanın arkasındaki adam başını salladı:

— “Ama korku onları ele verir.”

Sultan Ali ellerine baktı. Parmaklarının titrediğini gördü. Bunun üzerine korkusu daha da arttı.

— “Ben kötü bir insan değilim…” dedi.

Adam cevap verdi:

— “Kötü insanlar daima bunu söyler.”

Sonra masanın çekmecesini açtı ve içinden boş bir kâğıt çıkardı.

— “Buraya suçunu yaz.”

Sultan Ali şaşkınlıkla sordu:

— “Ama ben ne yaptığımı bilmiyorum ki…”

Adam sertçe bağırdı:

— “Düşün!”

Sultan Ali düşünmeye başladı. Geçmişindeki küçük ayrıntılar birer birer zihnine dönüyordu: çocukken kırdığı bir cam, annesine söylediği bir yalan, bir dilenciye yardım etmeyişi…

Ve bunların hepsi, gözünde büyüyerek korkunç suçlara dönüşmeye başladı.

Uzun süre başını önüne eğmiş halde kaldı. Sonra titreyen eliyle kalemi aldı.

Kâğıda birkaç kelime yazdı; fakat hemen üstünü çizdi.

Masanın arkasındaki adam dikkatle onu izliyordu.

— “Hatırlamaya başladın mı?” diye sordu.

Sultan Ali yorgun bir sesle cevap verdi:

— “Belki…”

Siyah adam güldü:

— “İnsan sonunda mutlaka kendisini ele verir.”

Sultan Ali tekrar yazmaya başladı. Bu defa çocukluğundan bir olayı yazdı. Ardından başka bir olayı… Sonra başka birini…

Yazdıkça yüzü soluyor; içindeki korku büyüyordu. Çünkü yazdığı her şey ona gerçekten suç gibi görünmeye başlamıştı.

Masanın arkasındaki adam kâğıdı eline aldı ve dikkatle okudu. Sonra başını kaldırmadan dedi ki:

— “Bunlar küçük suçlar.”

Sultan Ali şaşkınlıkla ona baktı.

Adam devam etti:

— “Biz daha büyük bir suç arıyoruz.”

Sultan Ali’nin dudakları kurudu.

— “Ama benim başka suçum yok…”

Adam sertçe masaya vurdu:

— “Her insanın büyük bir suçu vardır.”

O anda Sultan Ali, gerçekten unuttuğu büyük bir suç işlemiş olabileceğine inanmaya başladı.

Sultan Ali gözlerini kapadı. Hafızasının karanlığında dolaşmaya çalışıyordu. Fakat ne kadar düşündüyse de büyük bir suç hatırlayamadı.

Masanın arkasındaki adam yavaş bir sesle dedi ki:

— “İnsan bazen suçunu bilinçli olarak unutur.”

Siyah adam ekledi:

— “Çünkü hakikatten korkar.”

Sultan Ali derin bir nefes aldı ve dedi ki:

— “Belki de gerçekten kötü bir insanım…”

Bu sözleri söylediği anda içinde garip bir çöküş hissetti. Sanki kendisini savunma gücü yavaş yavaş yok oluyordu.

Adam memnun olmuş gibi başını salladı:

— “İşte şimdi doğru konuşmaya başladın.”

Sonra önündeki kâğıdı kaldırdı ve dedi ki:

— “Bunu imzala.”

Sultan Ali kâğıda baktı. Yazıların çoğunu kendisi yazmıştı; fakat şimdi hepsi yabancı görünüyordu.

Titreyen eliyle kâğıdı imzaladı.

Siyah adam sigarasını yere attı ve ayağıyla ezdi.

— “Artık suçlusun,” dedi.

Sultan Ali yavaşça sordu:

— “Peki cezam ne olacak?”

Masanın arkasındaki adam gülümsedi:

— “Ceza mı? Sen cezanı daha başından beri çekiyorsun.”

Sultan Ali başını kaldırdı; fakat hiçbir şey söyleyemedi. İçinde ağır ve karanlık bir boşluk büyüyordu.

Masanın arkasındaki adam dosyayı kapattı ve siyah adama baktı:

— “Götürebilirsin.”

Sultan Ali korkuyla sordu:

— “Nereye?”

Siyah adam cevap vermedi. Kolundan tuttu ve onu yeniden sokağa çıkardı.

Gece çökmüştü. Sokak lambaları solgun bir ışık yayıyordu. İnsanlar gelip geçiyor; dükkânlar kapanıyordu. Fakat Sultan Ali bütün şehrin değişmiş olduğunu hissediyordu.

Artık herkes ona suçluymuş gibi görünüyordu.

Bir adamın yüzünde korku gördü; bir kadının gözlerinde gizli bir utanç; bir çocuğun sessizliğinde saklı bir endişe…

Siyah adam yürürken dedi ki:

— “Şimdi onları daha iyi anlıyorsun.”

Sultan Ali yavaşça sordu:

“Kimi?”

— “İnsanları.”

Uzun süre sessiz kaldılar.

Sonra Sultan Ali durdu ve boğuk bir sesle dedi ki:

— “Peki ya sen? Sen hiç suç işlemedin mi?”

Siyah adam ilk kez gülümsedi.

Fakat cevap vermedi.

Bir süre sonra siyah adam elini Sultan Ali’nin omzuna koydu ve sakin bir sesle dedi ki:

— “Benim suçum başkalarının suçlarını aramaktır.”

Sultan Ali ona baktı; fakat bu sözün anlamını tam olarak kavrayamadı.

Gece daha da koyulaşmıştı. Rüzgâr boş sokaklarda dolaşıyor, kâğıt parçalarını sürüklüyordu.

Siyah adam dedi ki:

— “Şimdi evine dönebilirsin.”

Sultan Ali şaşkınlıkla sordu:

— “Hepsi bu kadar mı?”

— “Hayır.”

— “Öyleyse başka ne var?”

Siyah adam cevap verdi:

— “Bundan sonra kendinden kaçamayacaksın.”

Sonra arkasını döndü ve yürümeye başladı. Birkaç adım sonra karanlığın içinde kayboldu.

Sultan Ali uzun süre olduğu yerde kaldı.

Sonra ağır ağır evine doğru yürüdü. Fakat her adımda, içinde görünmeyen bir mahkemenin hâlâ sürdüğünü hissediyordu.

Kapısına ulaştığında cebinden anahtarını çıkardı; fakat kapıyı açmadan önce uzun süre durdu.

Çünkü içeride kendisini bekleyen kişinin kim olduğunu artık bilmiyordu.

*arapça aslından: posttruth-dergi