indir

Cumhuriyetin kuruluşuyla yaşıt olan bu ilçenin toprakları rengini Çarşamba çayının suyundan alır… Göz alabildiğine uzanan buğday tarlaları, çini kızı, altınbaş, kışlık sarı, hıdır diye adlandırılan kavun tarlaları yaz aylarında altın rengindedir…

Kuruluşundan itibaren sürekli göç alan Çumra’da türkmenler, yörükler, dağlılar ve göçmenler farklı milletlerdenmiş gibi ayrı ayrı mahallelerde kümelenmiş olsalar da hepsinin Oğuz Türkü olduğu söylenir. Fakat farklı kuyuların sularını tatlarından ayırt edebildiğimiz gibi onlardan biriyle selamlaşıp ayaküstü üç beş kelam etseniz o kişinin türkmen mi,  göçmen mi  ya da dağlı mı, yörük mü olduğunu hemen anlarsınız. Toprak sahibi olma durumuna göre değişiklik gösterse de  bütün aileler çocuklarının okumasını ister. Böylesine geniş ve verimli toprakları olmasına rağmen ilçede okullaşma oranı bir hayli yüksektir. Kız olsun, erkek olsun okuyan gençler eğitim masraflarını çoğunlukla kavun ve pancar tarlalarından çıkarırlar.  

Bizim mahallenin gençleri de okumaya hevesliydi ve bu konuda birbirimize hem örnek hem destek oluyorduk. Bilhassa aynı sokakta oturan gençlerin yediği içtiği ayrı gitmezdi. Bizim sokağın çocukları da birer ikişer yaş arayla aynı tarlanın irili ufaklı çini kızları, hıdırları gibiydi… Birbirimiz için yapamayacağımız fedakârlık yoktu. Azıklarımız ortaktı, birlikte yer, birlikte içerdik. Pancar sökümünden tutun da kıraç tarlalarda eski çorap eldivenlerle nohut, mercimek yolma işine kadar her türlü tarım işinde çalışırdık. Fakat kavun işi bizim için çok ayrı, çok eğlenceli bir işti. Çatlamış kavunların kendine has kokularının yayıldığı o tarlalara sabah erkenden gidilir, sıkı bir çalışma ile kavunlar toplanır en geç öğlene kadar kamyona yüklenir, iş biterdi. Üstelik bu iş için tam yevmiye ücreti alırdık…

Kavunların olgunlarını seçerek saplarını çatalın altından kesip çizi aralarında öbek öbek biriktirmek, öbektekileri şeker çuvallarına doldurup kamyona taşımak, yığındaki kavunları elden ele atarak kamyona yüklemek için kaç kişinin belli bir düzen içinde çalışması gerekir, siz şimdi nereden bileceksiniz?.. Toplanan kavunların en iri, en renkli olanlarını kamyonun en üst kısımlarına balıksırtı dizip kasayı süslemek için kaç kişi çalışır, siz şimdi nereden bileceksiniz?..

**

O gün sabah, Çopur Şükrü dayının kavun tarlasına gitmek üzere kızlı erkekli gruplar halinde iki farklı kamyona doluştuğumuzda ben hala uyku sersemliğimi üzerimden atamamıştım. Henüz on beş yaşındaydım. Bindiğim kamyonda benimle yaşıt olanlar da vardı, benden birkaç yaş daha büyük olanlar da… Kamyonun bir köşesinde uyuklamaya çalışan Osman ağzını havaya açıp tuhaf sesler çıkararak esniyordu. Kamyondakiler gülüşünce ablası Sevim “ağzını kapat, Osman!” diye onu sertçe uyardı. O sırada Yasin kamyonun kasasından bacağını tam içeri atacaktı ki gürültülü bir şekilde gaz çıkardı. Kamyonda asıl gülme tufanı o zaman koptu. Herkesin uykusu açıldı. Sabahın bu erken saatinde bizim kızlar kahkahalarla gülmeyi biraz fazla uzatınca diğer kamyondaki büyüğümüz Zeynep abla onları bir öğretmen gibi isim isim uyardı. Ben bizim kamyonda dört kız, dört erkek sekiz kişi olduğumuzu o an fark ettim. İçime bir korku girdi. Çünkü bir kamyonda her zaman yedi kişi çalışır ve yedi yevmiye ödenirdi. Diğer kamyondakilere baktım, evet onlar yedi kişiydi. Çok sürmedi, korkumun yersiz olmadığını anladım. Çopur Şükrü Dayı bizim sekiz kişi olduğumuzu görmüştü. Avını henüz fark etmiş esmer bir arslan gibi hızla kamyonun kasasına çıkıp başını uzattı, şöyle bir göz gezdirdi, kaşlarını çatarak:

 -Burası sekiz kişi olmuş, biriniz fazla, sen in!

Dedi bana dönerek.

Bana söylenmemiş gibi bir süre hareketsiz kaldım. Çopur Şükrü Dayı belki bir yevmiyelik fazla kazanç hırsıyla tekrar o sert bakışlarını bana yöneltti:

-Sana söylüyorum mavi göynekli, duymuyor  musun? İnsene aşağıya!.. Diye kükredi.

Herkesin gözünün benim üstümde olduğunu hissediyordum. Kamyon kasasına sağ kolumu destek yaparak bütün gövdemle yüksek bir çitten atlarcasına son derece akrobatik ve bir o kadar da tehlikeli bir hareketle kamyondan atladım. Benim atlayışımdan korkan kızların “ayy, ayy!” çığlıklarını işittim. Hiç kimsenin yüzüne bakmadan evin yolunu tuttum. Kamyondan indirilmiştim. Canım çok sıkılmıştı, ama içimde büyük bir umut vardı. Son derece emin bir şekilde, kendi kendime; “ben Yenidoğan Mahallesi’nin futbol takım kaptanıyım. Beni kamyondan indirirsiniz ha! Şimdi arkamdan Yasin de iner, Osman da iner, hatta Ayşe de iner, o kamyon boşalır, Çopur Şükrü dayı da kavunu yükleyecek adam bulamaz” diyordum. Hiç arkama bakmadan vakur adımlarla sakin sakin yürüdüm… Arkadaşlarım nasıl olsa peşimden geleceklerdi… İki yanında kamış saçaklı kerpiç duvarların yükseldiği uzun, dar bir sokaktı bizim sokak…  Kulağım arkamda, büyük bir umutla arkadaşlarımın ayak seslerini bekleyerek yürüdüm. Ama bu zımpara gibi kumlu yolda kendi ayakkabımın çıkardığı sesten başka ses gelmiyordu. Eve yaklaşmıştım, adımlarım giderek yavaşladı, başım döndü. Saçaklardan akan yağmur sularıyla yol yol kirlenmiş ak toprak boyalı evimizin önüne vardığımda son bir umutla arkama dönüp baktım; sokakta kimse yoktu. Elimi tahta kapının kulpuna güçlükle uzattım. İçeri girer girmez sundurmadaki ahşap sedire çöktüm. Yalnızlığımı ilk kez bu kadar derinden hissediyordum. Babam iki yıl önce ölmüştü, annem de çok yaşlıydı. Ne bir kardeşim, ne beni teskin edecek bir ağabeyim vardı. Ellerim şakaklarımda sessizce ağlamaya başladım… Ne kadar süre ağladım bilmiyorum. Kapı şırak diye ansızın açıldı… İrkilmemle gözümdeki yaşları kolumla silmem bir oldu. Az önce kamyonda sekiz kişiden biri olan Sevim ablaydı gelen… Benim asıl kahramanım o imiş meğer… Sevim abla benden üç ya da dört yaş daha büyüktü. Ona derin bir saygı ve hayranlık duymaya başladım. Beni öyle yaşlı gözlerle, mahzun bir halde bulunca çok üzüldü. Bunu Sevim ablanın göz kenarlarında oluşan çizgilerden anladım. Önce bir şey diyecek gibi oldu, durdu. Yutkunarak yüzüme baktı, göz göze geldik, gülümsedi, ben de istem dışı gülümsedim. Bir süre öyle ayakta kaldık. Sonra birdenbire beni kendine doğru çekti ve şefkatle kollarının arasına sardı, yalnız bedenimi değil, bütün ruhumu sarmıştı o an…  

         Sabah güneşiyle birlikte ayçiçeklerinin çevrelediği kavun tarlaları tablo tablo gözümün önünden geçiyordu… Sundurmanın önünde annemin diktiği karanfiller, kadife çiçekleri öyle güzel kokuyordu ki… Ne kadar süre öyle ayakta  kaldık bilmiyorum, Sevim abla kollarını omuzlarıma koydu ve hızlı  hızlı konuşmaya başladı:

-Üzülme sen Murat! Ben Şükrü dayıya çok kızdım,  bula bula indirecek Murat’ı mı buldun? Dedim. İçimizde en çalışkanımız Murat’tı dedim. Onun yerine ben iniyorum, Murat’ı götüreceksiniz dedim.

-Hayır abla hayır, olmaz…

Diyebildim titrek bir sesle. Sevim abla beni duymamış gibi sözlerine devam etti:

-Sen canını sıkma, Çopur Şükrü dayı da çok üzüldü, yaptığı hatayı anladı gerçekten. Şimdi herkes bizi bekliyor Murat, haydi gidiyoruz…

Diyerek kolumdan tuttu ve kapıya doğru beni çekmeye çalıştı.

-Sevim abla, ben artık gitmek istemiyorum. Bana bu yaptığın iyiliği asla unutamam, çok teşekkür ederim. Ama ben artık o kamyona binmek istemiyorum…

-İnadı bırak Murat! Şükrü dayı ikimizin de gelmesini istedi. “O çocuğu da getir sen de gel, siz sekiz kişi çalışacaksınız, size sekiz yevmiye vereceğim” dedi. Haydi çeşmede şu yüzünü bir yıka, milleti daha fazla bekletmeyelim. Hem sen hepimizden daha güçlüsün. İnan hepimizden daha çalışkansın Murat! Herkes öyle söylüyor. Şükrü dayı seni tanımıyor da o yüzden seni indirdi.  Boş ver, canını sıkma sen! Haydi gidelim! Zaten öğlene kalmaz döneriz

-Sevim abla ben bugün çalışmak istemiyorum. Ne olur beni rahat bırak. Gitmeyeceğim.

Sevim abla uzun bir of çekerek sedire kendini attı. Bir süre sonra başını kaldırdı ve son derece kararlı bir sesle:

            -Murat, eğer sen gelmezsen bugün ben de gitmiyorum.

Dedi. Bunu söylerken sesinin titrediğini, gözlerinin nemlendiğini farkettim. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum sokaktan ford kamyonun sesi duyuldu ve az sonra büyük bir gürültüyle bizim kapının önünde durdu. Kamyondan inenlerin ayak sesleri giderek çoğaldı. Kapı açıldı, Çopur Şükrü dayı içeri girdi. O daha konuşmasına başlamadan Sevim abla Şükrü dayıya öfkeli bir sesle:

            -Murat gelmek istemiyor Şükrü dayı. Dedi.

Şükrü dayının tavırlarında gerçekten pişmanlık ve yüzünde bir mahcubiyet vardı. Konuşurken sesindeki samimiyetten de bunu anlayabiliyordum:

            -Yeğenim, ben seni çok zayıf gördüğüm için, sana kıyamadığım için, çuvallar ağır olduğu için şey ettim, o yüzden seni indirdim yeğenim. Vallahi ben önce seni tanıyamadım. Rahmetli babanı çok severdim. Kusura bakma yeğenim. Sen bana kamyonun üzerinde kavun dizmeme yardım edeceksin. Ben sana çuval taşıtmam. Haydi hep birlikte gidiyoruz, kuşluk vakti oluyor, geç kalıyoruz, kavunlar bizi bekleşiyor…

Dedi. Cümlelerinin sonuna doğru sanki daha bir sevecenleşti… O sırada Yasin, Osman, Mehmet de kamyondan inip yanımıza kadar gelmişlerdi.

Sevim abla emredici de olsa bana kadife gibi gelen  o ses tonuyla bana son kez seslendi:

-Murat! Muraaat!

Ona döndüğümde başını sol omuzuna eğerek yine gözlerimin içine baktı. O sevgi dolu bakışın etkisiyle az önce indirildiğim kamyona tekrar bindim….

O günden sonra ben artık başka biriydim…

Bir yanıt yazın