Manafi_al_Hayawan_001

Ebediyet ve Mülkiyet Ağacı
Kur’an’da söz konusu ağaç için iki dikkat çekici ifade kullanılır:
“Şeceretü’l-huld” (sonsuzluk ağacı): Şeytanın, Adem ve Havva’ya hitaben “Size sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü (egemenliği) göstereyim mi?” dediği görülür.

Kur’anda “Mülkün lâ yeblâ” (eskimeyen, tükenmeyen hükümranlık/mülkiyet) derken, aynı ayette ağacın, kalıcı iktidar ve sahiplik vaadiyle ilişkilendirildiği görülür.
Felsefi açıdan bakıldığında, bu ağacı yalnızca biyolojik bir ağaç olarak değil, insanın en derin arzularının sembolü olarak okumak mümkündür. “Huld” insanın ölüm karşısındaki sonsuzluk özlemini, “melekût” veya kalıcı mülk fikri ise varlık üzerinde mutlak tasarruf, iktidar olma ve egemenlik arzusunu temsil eder.
Şeytanın ayartması, insanı ekmek, su veya sıradan bir hazla değil; iki büyük metafizik arzuyla sınamaktadır:
Ölümsüz olma isteği (huld),
Mutlak iktidar ve sahiplik isteği (melekût veya eskimeyen mülk).
Böylece yasak ağaç, insanın yaratılmışlık sınırını aşma arzusunun sembolüne dönüşür. İnsan, Tanrı’ya yakınlık ve şükür hâlinde kalmak yerine, sonsuzluğu kendi başına elde etmek ve varlık üzerinde mutlak egemenlik kurmak istemiştir. Bu nedenle düşüş, yalnızca bir itaatsizlik değil; insanın kendi ontolojik sınırlarını aşma teşebbüsü olarak da yorumlanabilir.
Dolayısıyla huld ağacı, ölümsüzlük arzusunu; melekût veya eskimeyen mülk vaadi ise iktidar olma ve sahiplik arzusunu simgeler. İnsanın yeryüzündeki bütün tarihî serüveni de büyük ölçüde bu iki arzunun etrafında şekillenmiştir.

Bu konuda hem Ali Şeriati’nin hem de Rousseau’nun düşünceleri, farklı geleneklerden gelseler de aynı yaraya işaret eder.
Jean Jacques Rousseau da benzer bir noktadan hareket eder. Ona göre insanlar doğa durumunda birbirlerine düşman değil, aksine sade ihtiyaçlarla yaşayan ve görece eşit varlıklardır. İnsanlık tarihinin kırılma noktası, bir kişinin bir araziyi çitle çevirip “Bu benimdir” demesi ve diğer insanların da buna inanmasıdır. Rousseau’nun gözünde medeniyetin başlangıcı olarak övülen bu an, aslında eşitsizliğin, rekabetin ve çatışmanın başlangıcıdır. Çünkü mülkiyet ortaya çıktığında zengin ve yoksul, güçlü ve güçsüz, efendi ve köle ayrımları da ortaya çıkar. İnsan artık olduğu kişiyle değil, sahip olduğu şeylerle değer görmeye başlar.
Bu açıdan bakıldığında ilk cinayet ile ilk çit arasında derin bir akrabalık vardır. Birinde kardeşin kardeşe kaldırdığı el, diğerinde insanın yeryüzüne çektiği sınır görülür. Her ikisinin temelinde de aynı düşünce yatar: “Bu bana aittir.” Oysa hiçbir şey insana ait değildir. İnsan kendisini toprağın sahibi sandığı anda, aslında toprağın esiri olmaya başlar.
Belki de hem Şeriati’nin yorumladığı Habil hem de Rousseau’nun doğal insanı bize aynı şeyi hatırlatır: İnsan, sahip oldukları çoğaldıkça değil; paylaşabildikleri arttıkça insanlaşır. Çünkü mülkiyet duvar örer, paylaşmak ise köprü kurar. Tarihin büyük kısmı duvarlarla köprülerin mücadelesinden ibarettir. Kimi zaman Kabil kazanır, kimi zaman Habil; fakat insanlığın vicdanı daima Habil’in yanında olmakla birlikte ses çıkarmayışı zalimin cesaretini artırmıştır.