“Semiyye, eski günlerde deniz kıyısında yaşayan şişman bir balıktı; sonra bir buluta dönüştü. Süleyman onu gördüğü gün, Semiyye artık ince boyunlu bir kadın olmuştu; iki narin göğsü hava, ışık ve su için yanıp tutuşuyordu.
Süleyman, kadının odasında ayakta durduğu sırada, sabahın tatlı sessizliğini bozmayı seviyordu. Sokaklarda yürüdüğü her gün Semiyye, ağaçlar gibi olur; gözleri iki çamur parçasına, sesi ise kuru bir dala dönüşürdü.
Semiyye, Süleyman’a şöyle dedi:
— Ağaçların yapraklarına bak… bak…
— Ne olmuş onlara?
— Neden titriyorlar?
— Çünkü senin gibi güzel bir kadını seviyorlar; onun için titriyorlar.”
— “İkiyüzlülüğü bırak. Onlar korkudan titriyorlar. Sonbahardan korkuyorlar.”
Süleyman güldü; sonra merakla sordu:
— “Şimdi balık olsaydın ne olurdu, biliyor musun?”
— “Ne olurdu?”
— “Ağaçların yapraklarını ve kuşları seyrederdim.”
Semiyye, eliyle ona işaret ederken şöyle dedi:
— “Bir kuşun uçuşunu seyretmeyi isterdim.”
Sonra, neşeli küçük serçenin ona benzeyen ötüşünü taklit etti.
Süleyman dedi ki:
— “Ellerini öpeceğim.”
— “Sus, sus… Eğer susmazsan, senden çocuk sahibi olmam gerekir.”
— “Ben susayım mı?! Ben diz çökmüş, seninle konuşurken mi?”
— “Konuşabiliyorsan konuş. Sen tevazu sahibi olsaydın, konuşmazdın.”
— “Ben tevazuyu bilirim. Ben de senin gibi yalnızca zayıflığı severim.”
— “Sadece tevazumu mu seviyorsun? Senden intikam alacağım. Beni sevdiğini tasavvur edeceksin; insanlar da yanımızdan geçip gülerek diyecekler ki: ‘Ne kadar güzel bir anne… Ne kadar mütevazı bir baba.’”
— “Dinle… Benimle delicesine evlenmek ister misin?”
— “Reddetmem.”
— “Öyleyse sus.”
— “Susacağım, fakat konuşacağım.”
Ve ikisi, teslim olmuş iki sessiz gibi uzun süre yan yana yürümeyi sürdürdüler. Sonra güzel yüzlü bir yatağın karşısında durdular.
Semiyye dedi ki:
— “Ne güzel bir yatak…”
Süleyman dedi ki:
— “Üzerime tırmanma, yoksa konuşurum.”
Semiyye sordu:
— “Elini elimle bağlayayım da konuşamayacak hâle mi getireyim?”
Süleyman dedi ki:
— “Konuşacağım ve diyeceğim ki: Ben büyük yatağı seviyorum; küçük yatak da güzeldir ama küçüktür.”
Sonra eliyle küçük bir topa işaret ederek dedi:
— “Bir âşığın sevgilisinin üstünde uyuduğu zaman başının altına koyduğu en güzel yastık işte budur.”
Semiyye dedi ki:
— “Çirkin sözlerden tövbe etmeyeceksin… Yürü… Yürü…”
Sonra sokaklarda yürümeyi sürdürdüler. Binaların üzerine güneş ışığı dökülüyordu; insanlar gidip geliyordu; bostan ise gittikçe yaklaşıyordu. O sırada Semiyye şöyle dedi:
— “Acıktım.”
Süleyman sordu:
— “Yoruldun mu?”
Semiyye dedi ki:
— “Ben yaşlı değilim. Dünyanın sonuna kadar yürüyebilirim.”
Bostanlarla çevrili toprak bir yola girdiler. Nemli dallardan örülmüş duvarlar utangaçlıkla birbirlerine yaklaşmaya çalışıyordu.
Semiyye dedi ki:
— “Bir bostandaki evden daha güzel hiçbir şey yoktur.”
Süleyman dedi ki:
— “Evlenince seni bir bostanda yaşatacağım.”
— “Gül yetiştireceğim.”
— “Ben de sebzeler ve meyveler yetiştireceğim ki acıkırsak yiyelim.”
— “Çiftçi elbiseleri giyeceğim ve hep çıplak ayakla yürüyeceğim.”
— “Çiftçi bir adamın karısı olacaksın.”
Sonra, ağaçlarla sıklaşmış büyük, açık bir kapının önünde durdular.
Süleyman dedi ki:
— “Hadi içeri girelim.”
Bostana girdiler ve yeşil bir dünyanın içinde tek başlarına yürüdüler.
Semiyye, havayı derin derin içine çekerken şöyle dedi:
— “Bu bostan ne kadar güzel…”
Kollarını yukarı kaldırdı ve dedi ki:
— “Uyuyup ölmek istiyorum.”
Süleyman gülümseyerek sordu:
— “Seni kim çalıştıracak?”
Semiyye dedi ki:
— “Kirlenmekten korkuyorum.”
Süleyman dedi ki:
— “Sabun ve su kirleri temizler.”
Semiyye, birden yere çömelip çimleri okşamaya başladı. Süleyman ona sordu:
— “Ne yapıyorsun?”
— “Kulak veriyorum.”
— “Neyi dinliyorsun?”
— “Toprağın gülüşünü.”
— “Toprak güler mi?”
Toprağın gerçekten de sert, kuru bir kahkaha attığını duyabilmek için bir süre beklediler. Tam o anda dört adam ortaya çıktı. İçlerinden biri elinde kör bir baston taşıyordu.(kaba ve tehlikeli)
Semiyye korkuyla irkildi ve hızla Süleyman’ın yanına sokuldu. Dört adam onların etrafını sardı. Yüzleri donuktu; bakışlarıysa sertti. Bastonu taşıyan adam sordu:
— “Burada ne yapıyorsunuz?”
Süleyman dedi ki:
— “Geziniyoruz.”
Adamlardan biri güldü ve dedi ki:
— “Yoksa eğleniyor musunuz?”
Bastonu taşıyan adam Semiyye’yi işaret ederek dedi ki:
— “Bu kim?”
Süleyman dedi ki:
— “Nişanlım.”
Adam sert bir sesle bağırdı:
— “Yalan söylüyorsun.”
Süleyman öfkeyle dedi ki:
— “Neden yalan söyleyeyim?”
Adam cevap verdi:
— “Çünkü bütün insanlar yalancıdır.”
Sonra Semiyye’ye döndü:
— “Bu adamı seviyor musun?”
Semiyye başını eğdi ve alçak bir sesle dedi ki:
— “Evet.”
Adam dedi ki:
— “Öyleyse onunla evlen.”
Süleyman dedi ki:
— “Zaten evleneceğiz.”
Adam bastonunu yere vurdu ve bağırdı:
— “Ne zaman?”
— “Yakında.”
— “Yakın zaman diye bir şey yoktur.”
Sonra diğer adamlara dönerek dedi ki:
— “Şahit olun… Bu adam bu kadını aldatıyor.”
Semiyye korkuyla Süleyman’ın koluna yapıştı. Süleyman ise öfkesini bastırmaya çalışarak dedi ki:
— “Biz kimseye kötülük yapmadık.”
Adam cevap verdi:
— “Kötülük yaptınız. Çünkü siz mutlusunuz.”
Sonra dört adam yüksek sesle gülmeye başladılar. Bu gülüş, bostanın sessizliğini kırıyor; ağaçların yapraklarını titretiyordu.
Bastonlu adam dedi ki:
— “Bu bostan bize aittir.”
Süleyman sordu:
— “Bizden ne istiyorsunuz?”
Adam cevap verdi:
— “Çıkıp gitmenizi.”
Semiyye korkulu bir sesle dedi ki:
— “Gidelim Süleyman…”
Fakat Süleyman yerinden kıpırdamadı ve dedi ki:
— “Bostan Allah’ındır.”
Adam alaycı bir kahkaha attı:
— “Allah mı? Allah bu bostanın tapusunu bizim adımıza yazdı.”
Süleyman öfkeyle bağırdı:
— “Yalan söylüyorsun!”
Adam sert bir sesle dedi ki:
— “Sus!”
Sonra adamlardan biri ilerledi ve Süleyman’ı itti. Süleyman sendeledi; fakat yere düşmedi. Semiyye korkuyla çığlık attı.
Adam dedi ki:
— “Kadınları korkutmayı severim.”
Bir başkası dedi ki:
— “Ben de erkekleri aşağılamayı severim.”
Süleyman ellerini yumruk yaptı; fakat Semiyye onun koluna tutundu ve alçak sesle dedi ki:
— “Onlarla kavga etme…”
Bastonlu adam dedi ki:
— “Akıllı kadın.”
Sonra dört adam geri çekildiler ve ağaçların arasına karışarak gözden kayboldular.
Uzun bir sessizlik oldu.
Semiyye’nin yüzü sararmıştı. Titrek bir sesle dedi ki:
— “Korktum.”
Süleyman cevap verdi:
— “Ben de korktum.”
Semiyye ona bakarak sordu:
— “Neden korktun?”
— “Seni kaybetmekten korktum.”
Semiyye’nin gözleri yaşla doldu. Sonra yavaşça dedi ki:
— “Ben seni bırakmam.”
Süleyman gülümsedi.
Ve yeniden birlikte yürümeye başladılar. Ancak bostan artık biraz önce olduğu kadar güzel görünmüyordu. Ağaçların gölgeleri ağırlaşmış, rüzgârın sesi de hüzünlü olmuştu.
Semiyye birden durdu ve dedi ki:
— “Eve dönelim.”
Süleyman sordu:
— “Neden?”
— “Çünkü mutluluk korkutucu olabilir.”
Süleyman uzun süre sustu. Sonra başını kaldırıp göğe baktı ve dedi ki:
— “Belki de insanlar bu yüzden birbirlerini mutsuz ediyorlar.”
*arapça aslından: posttruth-dergi
