Ekran-görüntüsü-2021-09-09-083933

“Semiyye, eski günlerde deniz kıyısında yaşayan şişman bir balıktı; sonra bir buluta dönüştü. Süleyman onu gördüğü gün, Semiyye artık ince boyunlu bir kadın olmuştu; iki narin göğsü hava, ışık ve su için yanıp tutuşuyordu.

Süleyman, kadının odasında ayakta durduğu sırada, sabahın tatlı sessizliğini bozmayı seviyordu. Sokaklarda yürüdüğü her gün Semiyye, ağaçlar gibi olur; gözleri iki çamur parçasına, sesi ise kuru bir dala dönüşürdü.

Semiyye, Süleyman’a şöyle dedi:

Ağaçların yapraklarına bak… bak…

— Ne olmuş onlara?

— Neden titriyorlar?

— Çünkü senin gibi güzel bir kadını seviyorlar; onun için titriyorlar.”

— “İkiyüzlülüğü bırak. Onlar korkudan titriyorlar. Sonbahardan korkuyorlar.”

Süleyman güldü; sonra merakla sordu:

— “Şimdi balık olsaydın ne olurdu, biliyor musun?”

“Ne olurdu?”

— “Ağaçların yapraklarını ve kuşları seyrederdim.”

Semiyye, eliyle ona işaret ederken şöyle dedi:

“Bir kuşun uçuşunu seyretmeyi isterdim.”

Sonra, neşeli küçük serçenin ona benzeyen ötüşünü taklit etti.

Süleyman dedi ki:

“Ellerini öpeceğim.”

— “Sus, sus… Eğer susmazsan, senden çocuk sahibi olmam gerekir.”

— “Ben susayım mı?! Ben diz çökmüş, seninle konuşurken mi?”

— “Konuşabiliyorsan konuş. Sen tevazu sahibi olsaydın, konuşmazdın.”

— “Ben tevazuyu bilirim. Ben de senin gibi yalnızca zayıflığı severim.”

“Sadece tevazumu mu seviyorsun? Senden intikam alacağım. Beni sevdiğini tasavvur edeceksin; insanlar da yanımızdan geçip gülerek diyecekler ki: ‘Ne kadar güzel bir anne… Ne kadar mütevazı bir baba.’”

— “Dinle… Benimle delicesine evlenmek ister misin?”

— “Reddetmem.”

— “Öyleyse sus.”

— “Susacağım, fakat konuşacağım.”

Ve ikisi, teslim olmuş iki sessiz gibi uzun süre yan yana yürümeyi sürdürdüler. Sonra güzel yüzlü bir yatağın karşısında durdular.

Semiyye dedi ki:

“Ne güzel bir yatak…”

Süleyman dedi ki:

“Üzerime tırmanma, yoksa konuşurum.”

Semiyye sordu:

— “Elini elimle bağlayayım da konuşamayacak hâle mi getireyim?”

Süleyman dedi ki:

— “Konuşacağım ve diyeceğim ki: Ben büyük yatağı seviyorum; küçük yatak da güzeldir ama küçüktür.”

Sonra eliyle küçük bir topa işaret ederek dedi:

“Bir âşığın sevgilisinin üstünde uyuduğu zaman başının altına koyduğu en güzel yastık işte budur.”

Semiyye dedi ki:

— “Çirkin sözlerden tövbe etmeyeceksin… Yürü… Yürü…”

Sonra sokaklarda yürümeyi sürdürdüler. Binaların üzerine güneş ışığı dökülüyordu; insanlar gidip geliyordu; bostan ise gittikçe yaklaşıyordu. O sırada Semiyye şöyle dedi:

— “Acıktım.”

Süleyman sordu:

— “Yoruldun mu?”

Semiyye dedi ki:

— “Ben yaşlı değilim. Dünyanın sonuna kadar yürüyebilirim.”

Bostanlarla çevrili toprak bir yola girdiler. Nemli dallardan örülmüş duvarlar utangaçlıkla birbirlerine yaklaşmaya çalışıyordu.

Semiyye dedi ki:

— “Bir bostandaki evden daha güzel hiçbir şey yoktur.”

Süleyman dedi ki:

“Evlenince seni bir bostanda yaşatacağım.”

— “Gül yetiştireceğim.”

— “Ben de sebzeler ve meyveler yetiştireceğim ki acıkırsak yiyelim.”

— “Çiftçi elbiseleri giyeceğim ve hep çıplak ayakla yürüyeceğim.”

— “Çiftçi bir adamın karısı olacaksın.”

Sonra, ağaçlarla sıklaşmış büyük, açık bir kapının önünde durdular.

Süleyman dedi ki:

“Hadi içeri girelim.”

Bostana girdiler ve yeşil bir dünyanın içinde tek başlarına yürüdüler.

Semiyye, havayı derin derin içine çekerken şöyle dedi:

— “Bu bostan ne kadar güzel…”

Kollarını yukarı kaldırdı ve dedi ki:

— “Uyuyup ölmek istiyorum.”

Süleyman gülümseyerek sordu:

— “Seni kim çalıştıracak?”

Semiyye dedi ki:

— “Kirlenmekten korkuyorum.”

Süleyman dedi ki:

— “Sabun ve su kirleri temizler.”

Semiyye, birden yere çömelip çimleri okşamaya başladı. Süleyman ona sordu:

“Ne yapıyorsun?”

— “Kulak veriyorum.”

— “Neyi dinliyorsun?”

— “Toprağın gülüşünü.”

— “Toprak güler mi?”

Toprağın gerçekten de sert, kuru bir kahkaha attığını duyabilmek için bir süre beklediler. Tam o anda dört adam ortaya çıktı. İçlerinden biri elinde kör bir baston taşıyordu.(kaba ve tehlikeli)

Semiyye korkuyla irkildi ve hızla Süleyman’ın yanına sokuldu. Dört adam onların etrafını sardı. Yüzleri donuktu; bakışlarıysa sertti. Bastonu taşıyan adam sordu:

“Burada ne yapıyorsunuz?”

Süleyman dedi ki:

— “Geziniyoruz.”

Adamlardan biri güldü ve dedi ki:

— “Yoksa eğleniyor musunuz?”

Bastonu taşıyan adam Semiyye’yi işaret ederek dedi ki:

— “Bu kim?”

Süleyman dedi ki:

— “Nişanlım.”

Adam sert bir sesle bağırdı:

— “Yalan söylüyorsun.”

Süleyman öfkeyle dedi ki:

— “Neden yalan söyleyeyim?”

Adam cevap verdi:

— “Çünkü bütün insanlar yalancıdır.”

Sonra Semiyye’ye döndü:

— “Bu adamı seviyor musun?”

Semiyye başını eğdi ve alçak bir sesle dedi ki:

— “Evet.”

Adam dedi ki:

— “Öyleyse onunla evlen.”

Süleyman dedi ki:

— “Zaten evleneceğiz.”

Adam bastonunu yere vurdu ve bağırdı:

“Ne zaman?”

— “Yakında.”

— “Yakın zaman diye bir şey yoktur.”

Sonra diğer adamlara dönerek dedi ki:

— “Şahit olun… Bu adam bu kadını aldatıyor.”

Semiyye korkuyla Süleyman’ın koluna yapıştı. Süleyman ise öfkesini bastırmaya çalışarak dedi ki:

— “Biz kimseye kötülük yapmadık.”

Adam cevap verdi:

— “Kötülük yaptınız. Çünkü siz mutlusunuz.”

Sonra dört adam yüksek sesle gülmeye başladılar. Bu gülüş, bostanın sessizliğini kırıyor; ağaçların yapraklarını titretiyordu.