İmgenin Retoriği
Eski bir etimolojiye göre, imge (image) sözcüğü imitari (taklit etmek) köküyle ilişkilendirilmelidir. Böylece kendimizi hemen imge göstergebiliminin karşı karşıya bulunduğu en önemli sorunun merkezinde buluruz: Analogik temsil (yani “kopya”), yalnızca sembollerin basit yığılmalarını değil, gerçek gösterge sistemlerini de üretebilir mi? Analogik bir “kod” tasarlamak mümkün müdür (dijital bir kodun karşıtı olarak)?
Dilbilimcilerin, analoji yoluyla gerçekleşen bütün iletişim biçimlerine — arıların “dili”nden jestlerin “dili”ne kadar — dil statüsü vermeyi reddettiklerini biliyoruz. Çünkü bu iletişim biçimleri fonemlerde olduğu gibi çift eklemli değildir; dijital birimlerin birleşim sistemine dayanmazlar. İmgenin dilsel niteliği konusunda kuşkulu olanlar yalnızca dilbilimciler de değildir. Genel kanaat de imgeyi anlam karşısında direnç gösteren bir alan olarak görmeye eğilimlidir; bu da belirli bir mitsel Yaşam anlayışı adına yapılır. İmge bir yeniden-sunmadır (re-presentation); yani nihayetinde bir yeniden diriliştir (resurrection). Bildiğimiz gibi, anlaşılabilir olanın yaşanmış deneyime karşıt olduğu düşünülür.
Dolayısıyla her iki taraftan da imgenin anlam bakımından zayıf olduğu hissedilir: Bir yanda imgeyi dil ile karşılaştırıldığında son derece ilkel bir sistem olarak görenler vardır; diğer yanda ise anlamlandırmanın imgenin dile getirilemez zenginliğini asla tüketemeyeceğini düşünenler.
Oysa imge, belirli bir anlamda anlamın sınırı olsa bile — hatta tam da bu nedenle — anlamlandırma sürecinin gerçek bir ontolojisini düşünmeye imkân verir. Anlam imgenin içine nasıl girer? Nerede sona erer? Ve sona erdiğinde onun ötesinde ne vardır?
Bu makalede ortaya koymak istediğim sorular bunlardır. Bunu yapmak için imgeyi, taşıyabileceği mesajların spektral bir çözümlemesine tabi tutacağım.
İşe kendimizi önemli ölçüde kolaylaştırarak başlayacağız: Yalnızca reklam imgesini inceleyeceğiz. Neden? Çünkü reklamda imgenin anlamı kuşkusuz kasıtlıdır. Reklam mesajının gösterilenleri (signifieds), ürünün belirli niteliklerinden önceden oluşturulur ve bu gösterilenlerin mümkün olduğunca açık biçimde aktarılması gerekir. Eğer imge göstergeler içeriyorsa, reklamda bu göstergelerin eksiksiz olduğundan emin olabiliriz; çünkü reklam imgesi açıktır, ya da en azından vurgulayıcıdır.
ÜÇ MESAJ
Burada bir Panzani reklamı görüyoruz: birkaç paket makarna, bir konserve kutusu, bir poşet, bazı domatesler, soğanlar, biberler ve mantarlar; bunların tümü kırmızı bir zemin üzerinde sarı ve yeşil renklerde bir file çantadan dışarı taşmaktadır. Bu görüntünün içerdiği farklı mesajları sıyırıp ortaya çıkarmaya çalışalım.
İmge hemen ilk olarak özü dilsel olan bir mesaj sunar; bunun taşıyıcıları, kenarda yer alan başlık ve etiketlerdir; bunlar sahnenin doğal düzenine yerleştirilmiştir ve bu nedenle bu mesajın alındığı sahneden farklı değildirler. Bu mesajın kodu Fransız dilinden başka bir şey değildir; onu çözmek için gerekli tek bilgi yazıyı ve Fransızcayı bilmektir. Gerçekte bu mesajın kendisi de ikiye ayrılabilir; Panzani göstergesi yalnızca firmanın adını vermekle kalmaz, ses çağrışımı yoluyla ek bir gösterilen de verir: “İtalyanlık” (Italianicity). Böylece dilsel mesaj (en azından bu özel imgede) iki katmanlıdır: düz anlamlı (denotative) ve yan anlamlı (connotative). Ancak burada yalnızca tek bir tipik göstergeye, yani yazılı dile sahip olduğumuz için, bu mesajı tek bir mesaj olarak ele alacağız.
Dilsel mesajı bir kenara bırakırsak, elimizde saf imge kalır (etiketler de bunun bir parçası olsa bile, onlar anekdotsal niteliktedir). Bu imge hemen bir dizi kesintili gösterge sunar. İlk olarak, bu göstergeler doğrusal olmadığı için sıralama önemli değildir; temsil edilen sahnenin pazardan dönüş olduğu fikri ortaya çıkar. Bu gösterilenin kendisi iki coşkulu değeri ima eder: ürünlerin tazeliği ve onların hazırlanacağı ev içi yemek yapımı. Bunun göstereni, erzakların dökülmesine izin veren yarı açık file çantadır. Bu ilk göstergeyi okumak için gerekli olan tek bilgi, bir tür “kendi alışverişini kendin yapma” kültürünün parçası olarak yerleşmiş bilgidir; bu kültür, daha “mekanik” bir uygarlığın (konserveler, buzdolapları) aceleci stok yapma alışkanlığının karşısına konur.
İkinci bir gösterge de hemen hemen aynı ölçüde açıktır. Bunun göstereni domateslerin, biberlerin ve afişin sarı-yeşil-kırmızı tonlarının bir araya getirilmesidir; gösterileni ise İtalya ya da daha doğrusu İtalyanlıktır. Bu gösterge, dilsel mesajın gösterileniyle yinelenme ilişkisi içindedir (Panzani adının İtalyanca çağrışımı). Dayandığı bilgi ise daha özeldir: özellikle “Fransız” bir bilgidir (bir İtalyan muhtemelen bu çağrışımı, domates ve biberin İtalyanlığı çağrıştırmasından daha kolay fark etmeyecektir); belirli turistik klişelere aşinalığa dayanır.
İmgeyi bütünüyle incelemeye devam edersek (ki bunu yapmak hiç de zor değildir), en az iki gösterge daha buluruz. İlkinde, çeşitli nesnelerin sıralı biçimde bir araya getirilmesi, bir yandan Panzani’nin özenle dengelenmiş bir yemek için gerekli her şeyi sağladığı düşüncesini aktarırken, diğer yandan konserve kutusundaki yoğunlaştırılmış ürünün çevresindeki doğal ürünlerle eşdeğer olduğu izlenimini verir. İkinci göstergede ise imgenin kompozisyonu, sayısız yiyecek resmini hatırlatarak estetik bir gösterilene gönderme yapar: Fransızcadaki adıyla nature morte, başka dillerde daha doğru biçimde ifade edildiği şekliyle “still life” (ölüdoğa). Bu göstergenin dayandığı bilgi yoğun biçimde kültüreldir.
Bu dört göstergenin yanında bir başka bilgi işaretinin daha bulunduğu ileri sürülebilir: bunun bir reklam olduğunu bildiren işaret. Bu bilgi hem imgenin dergi içindeki yerinden hem de etiketlerin vurgulu sunuluşundan (başlığı da saymazsak) kaynaklanır. Ancak bu son bilgi sahnenin tamamıyla eş uzanımlıdır; anlamlandırmadan kaçar; çünkü imgenin reklam niteliği özünde işlevseldir. Bir şeyi söylemek, zorunlu olarak “Ben konuşuyorum” demek değildir; ancak edebiyat gibi bilinçli olarak kendine göndermede bulunan sistemlerde durum farklıdır.
Böylece bu imge için dört gösterge bulunduğunu söyleyebiliriz ve bunların tutarlı bir bütün oluşturduğunu varsayacağız (çünkü hepsi kesintili göstergelerdir); bunlar genel olarak kültürel bir bilgi gerektirirler ve her biri küresel nitelikte olan, coşkulu değerlerle yüklü gösterilenlere gönderimde bulunurlar (örneğin İtalyanlık gibi). Dilsel mesajdan sonra ikinci bir mesaj, yani ikonik mesaj ortaya çıkmaktadır. Peki mesele burada sona mı erer? Eğer bütün bu göstergeler imgeden çıkarılırsa, geriye yine de belirli bir bilgilendirici öz kalır. Bütün bilgiden yoksun bırakılmış olsam bile, imgeyi “okumaya”, onun ortak bir mekân içinde belirlenebilir (adlandırılabilir) birtakım nesneleri bir araya getirdiğini “anlamaya” devam ederim; yalnızca biçim ve renkleri değil.
Bu üçüncü mesajın gösterilenleri sahnedeki gerçek nesnelerden oluşur; gösterenleri ise bu nesnelerin fotoğraflanmış hâlleridir. Çünkü analogik temsilde gösterilen şey ile gösteren imge arasındaki ilişki dilde olduğu gibi “keyfî” değildir. Bu nedenle nesnenin zihinsel imgesini üçüncü bir terim olarak devreye sokmaya artık gerek kalmaz. Bu üçüncü mesajı tanımlayan şey tam da gösterilen ile gösteren arasındaki ilişkinin neredeyse totolojik olmasıdır. Kuşkusuz fotoğraf sahnenin belirli bir düzenlenmesini içerir (kadrajlama, küçültme, düzleştirme); fakat bu geçiş bir dönüşüm değildir (bir kodlamanın olduğu gibi). Burada gerçek gösterge sistemlerinin karakteristik özelliği olan eşdeğerlik kaybı ve neredeyse özdeşlik bildiren bir ifade söz konusudur.
Başka bir deyişle, bu mesajın göstergesi kurumsal bir stoktan alınmış değildir; kodlanmış değildir. Böylece kendimizi — daha sonra tekrar döneceğimiz — bir paradoksla karşı karşıya buluruz: koda sahip olmayan bir mesaj paradoksuyla. Bu özellik, mesajın okunması için gerekli bilgi düzeyinde de yeniden görülür. İmgenin bu son (ya da ilk) düzeyini “okumak” için gereken tek şey algımızla bağlantılı bilgidir. Bu bilgi sıfır değildir; çünkü bir imgenin ne olduğunu (çocuklar bunu ancak yaklaşık dört yaşında öğrenirler), domatesin, file çantanın ya da makarna paketinin ne olduğunu bilmek gerekir. Ancak bu bilgi neredeyse antropolojik düzeyde bir bilgidir.
Bu mesaj, adeta imgenin harfine karşılık gelir ve biz buna önceki simgesel mesaja karşılık olarak düz anlamlı mesaj (literal message) adını verebiliriz.
Eğer çözümlememiz doğruysa, incelenen fotoğraf bize üç mesaj sunmaktadır: bir dilsel mesaj, kodlanmış bir ikonik mesaj ve kodlanmamış bir ikonik mesaj. Dilsel mesaj diğer ikisinden kolayca ayrılabilir; fakat son iki mesaj aynı tözü (ikonik tözü) paylaştıklarından, onları birbirinden ayırma hakkına ne ölçüde sahibiz? Bu soru şimdi ele alınmalıdır.
DİLSEL MESAJ
Dilsel mesaj sürekli midir? İmgenin içinde, altında ya da çevresinde her zaman metinsel bir unsur bulunur mu? Sözcük içermeyen imgeler bulabilmek için kuşkusuz kısmen okuryazar olmayan toplumlara geri dönmek gerekir. Kitabın ortaya çıkışından itibaren metin ile imgenin birlikteliği sık görülür; buna rağmen bu konu yapısal bakımdan pek az incelenmiş görünmektedir. Yapısal açıdan sorun şudur: Yazı ile imge arasındaki ilişkinin bilgi yapısı nedir? İmge, metnin verdiği bilgilerin bir kısmını mı yineler? Bu durumda bir fazlalık (redundancy) olgusu mu söz konusudur? Yoksa metin imgeye yeni bir bilgi mi ekler? Bu sorun tarihsel olarak, resimli kitaplara duyduğu tutkuyla bilinen klasik dönem bağlamında da sorulabilir (on sekizinci yüzyılda La Fontaine’in Masalları’nın resimsiz baskılarının düşünülmesi bile mümkün değildi). Menestrier gibi yazarlar, figür ile söylem arasındaki ilişkiler üzerine düşünmüşlerdir. Bugün ise kitlesel iletişim düzeyinde dilsel mesajın her imgede bulunduğu görülmektedir: başlık, altyazı, basın yazısına eşlik eden metin, film diyaloğu, çizgi roman konuşma balonu. Bu da bize, imgenin bütünüyle yazının egemen olduğu bir uygarlığın istisnai bir ürünü olarak görülmesinin doğru olmadığını gösterir; bugün de, her zamankinden daha fazla, yazının uygarlığı içindeyiz; yazı ve konuşma hâlâ bilgi yapısının tam öğeleri olmaya devam etmektedir. Aslında önemli olan, dilsel mesajın varlığı değil, onun konumu ve uzunluğudur; çünkü uzun bir metin bile yalnızca tek bir küresel gösterilen içerebilir; bu gösterilen de yan anlam yoluyla imgeyle ilişkiye sokulur.
Dilsel mesajın ikonik mesajla ilişkili olarak hangi işlevleri vardır? Görünüşe göre iki işlev vardır: sabitleme (anchorage) ve aktarma/iletme (relay).
Birazdan daha açık görüleceği gibi, bütün imgeler çok anlamlıdır (polysemous). Gösterenlerinin altında, okuyucunun bir kısmını seçip diğerlerini göz ardı edebileceği “yüzen bir gösterilenler zinciri” barındırırlar. Çok anlamlılık bir anlam sorunu ortaya çıkarır ve bu sorun, toplum tarafından trajik bir oyun (sessiz kalan Tanrı’nın göstergeler arasında seçim olanağı vermemesi) ya da şiirsel bir oyun (Eski Yunanlıların “anlam ürpertisi”) olarak geri kazanılsa bile, her zaman bir işlev bozukluğu gibi görünür. Sinemada bile travmatik imgeler, nesnelerin ya da tutumların anlamına ilişkin bir belirsizlikle (bir kaygıyla) bağlantılıdır. Bu nedenle her toplum, gösterilenlerin bu yüzen zincirini sabitlemek için çeşitli teknikler geliştirir; amaç, belirsiz göstergelerin yarattığı korkuya karşı koymaktır. Dilsel mesaj bu tekniklerden biridir.
Düz anlam düzeyinde metin, az ya da çok doğrudan ve az ya da çok kısmi biçimde şu soruya cevap verir: “Bu nedir?” Metin, sahnenin öğelerini ve sahnenin kendisini tanımlamaya yardım eder; burada söz konusu olan, imgenin düz anlamlı bir betimlemesidir (çoğu zaman eksik bir betimleme). Hjelmslev’in terminolojisiyle bu, yan anlamın karşısında yer alan bir işlem (operation)dır. Adlandırıcı işlev, nesnenin bütün olası düz anlamlarının bir adlandırma sistemi aracılığıyla sabitlenmesine tam olarak karşılık gelir. Bir tabak dolusu yiyecek gösterildiğinde (örneğin bir Amieux reklamında), biçimleri ve kütleleri tanımlamakta tereddüt edebilirim; altyazı (“mantarlı pilav ve ton balığı”) doğru algı düzeyini seçmeme yardım eder; yalnızca bakışımı değil, anlayışımı da odaklamamı sağlar.
Sembolik mesaja gelindiğinde ise dilsel mesaj artık tanımlamayı değil, yorumu yönlendirir. Bir mengene gibi davranarak yan anlamların çoğalmasını engeller; ister aşırı bireysel alanlara doğru (yani imgenin yansıtıcı gücünü sınırlayarak), ister olumsuz değerlere doğru yönelsin. Örneğin d’Arcy konserveleri için hazırlanmış bir reklamda, bir merdivenin çevresine dağılmış birkaç meyve görülür; altyazı (“sanki kendi bahçenizden”) olası bir gösterileni — cimrilik ya da ürün azlığı düşüncesini — hoş olmayan niteliği nedeniyle ortadan kaldırır ve okumayı daha olumlu bir gösterilene yönlendirir: özel bir bahçeden gelen meyvenin doğal ve kişisel niteliğine. Böylece metin, konservelerle genellikle ilişkilendirilen yapaylık mitine karşı işleyen bir karşı-tabu görevi görür.
Reklam dışındaki alanlarda da sabitleme işlevi ideolojik olabilir; hatta bu, onun başlıca işlevidir. Metin, okuyucuyu imgenin gösterilenleri boyunca yönlendirir; bazılarını görmezden gelmesini, bazılarını ise kabul etmesini sağlar. Çoğu zaman çok ince bir dağıtım mekanizması aracılığıyla okuyucuyu önceden seçilmiş bir anlama doğru uzaktan kumanda eder. Sabitlemenin görüldüğü bütün bu durumlarda dil açıkça bir açıklama işlevi üstlenir; ancak bu açıklama seçicidir. Bir üst dil (metalanguage) olarak, ikonik mesajın tamamına değil yalnızca belirli göstergelerine uygulanır. Böylece metin, yaratıcının (ve dolayısıyla toplumun) imge üzerindeki denetim hakkı hâline gelir. Sabitleme bir kontrol mekanizmasıdır; resimlerin yansıtıcı gücü karşısında, mesajın kullanımına ilişkin bir sorumluluk taşır. İmgenin gösterilenlerinin özgürlüğü bakımından metnin baskıcı (repressive) bir değeri vardır ve ahlak ile ideolojinin bir toplumda özellikle bu düzeyde yerleştiği görülür.
Sabitleme, dilsel mesajın en sık rastlanan işlevidir ve basın fotoğraflarında ve reklamlarda yaygın olarak bulunur. Buna karşılık aktarma (relay) işlevi daha seyrektir (en azından durağan imgelerde). Bu işlev özellikle karikatürlerde ve çizgi romanlarda görülür. Burada metin (çoğu zaman kısa bir diyalog parçası) ile imge birbirini tamamlayan bir ilişki içindedir. Sözcükler de imgeler gibi daha genel bir dizimin parçalarıdır ve mesajın birliği daha üst bir düzeyde, yani öykü, anekdot ya da olay örgüsü (diegesis) düzeyinde gerçekleşir (ki bu düzey, özerk bir sistem olarak geniş biçimde incelenmiştir).
Sabit imgelerde bu aktarma işlevi seyrektir; buna karşılık sinemada çok önemli hâle gelir. Burada söz konusu olan yalnızca bir açıklama değildir; metin gerçekten de eylemi ilerletir. Mesajlar dizisi içinde, imgenin kendi başına içermediği anlamlar ortaya koyar. Açıkça görüldüğü gibi, dilsel mesajın bu iki işlevi — sabitleme ve aktarma — aynı yapıt içinde birlikte bulunabilir; fakat bunlardan birinin baskın olması yapıtın genel ekonomisi açısından önemlidir. Metin aktarma değeri taşıdığında bilgi daha maliyetlidir; çünkü dijital bir kodun (dil sisteminin) öğrenilmesini gerektirir. Metin sabitleme değeri taşıdığında ise bilgiyi asıl taşıyan imgedir; analogik olan imge, bilgiyi daha “tembel” bir biçimde sunar. Özellikle çizgi romanlarda, olay örgüsünün hızlı okunması için gerekli bilgi büyük ölçüde metinde yoğunlaşırken, imge ise betimleyici ve karakterleri tanıtıcı bilgileri toplar. Böylece maliyetli mesaj ile söylemsel mesaj arasında bir iş bölümü oluşur; aceleci okuyucuya, imgeye emanet edilmiş sözel “betimlemelerden” kaçınma imkânı verilir; yani daha az zahmetli bir sistem kurulur.
DÜZ ANLAMLI İMGE (THE DENOTED IMAGE)
İmgenin kendi içinde, düz anlamlı mesaj ile simgesel mesaj arasındaki ayrımın işlevsel olduğunu gördük; hiçbir zaman (en azından reklamda) bütünüyle yalın bir düz anlamlı imgeyle karşılaşmayız. Eğer böyle bir imge elde edilebilseydi, saflık ve masumiyet görünümüne bürünürdü ve üçüncü bir simgesel mesajla tamamlanırdı. Bu nedenle düz anlamlı mesajın karakteristik özelliği, özsel bir mesaj olmaktan çok, bir eksiltme yoluyla oluşmuş mesaj olmasıdır; yani imgede, yan anlam göstergeleri zihinsel olarak silindiğinde geriye kalan şeydir. Ancak bu göstergeleri gerçekten ortadan kaldırmak mümkün değildir; çünkü onlar bütün imgeye nüfuz ederler. Panzani afişindeki “ölüdoğa” kompozisyonunda olduğu gibi. Bu eksiltme durumu doğal olarak bütün anlamların yokluğu değil, bütün yan anlamların yokluğu anlamına gelir.
Düz anlamlı imge, yapısal bakımdan açıkça işlevsel bir rol oynar. Doğal görünüm altında bulunan simgesel mesajı destekler. Bu durum, gündelik deneyimde çok sık karşılaştığımız bir olguya karşılık gelir: insanlar kendilerini göstergeler dünyasında yaşıyor sanmazlar; onlar için imge, yan anlamlar taşıyan bir yapı olmaktan çok, doğrudan doğruya gerçekliğin kendisidir. Düz anlamlı imge ile simgesel imge arasındaki ayrımın önemi de buradan gelir. Eğer bu ayrımı yapmazsak, izleyicinin gerçekliğin yalın algısı olarak yaşadığı şeyi açıklayamayız.
Estetik açıdan bakıldığında düz anlamlı imge, imgenin bir tür cennet hâli gibi görünebilir. Yan anlamlarından ütopyacı bir biçimde arındırılmış olan imge, bütünüyle nesnel, ya da son tahlilde masum bir imge hâline gelirdi.
Bu düz anlam düşüncesi, daha önce sözünü ettiğimiz paradoks tarafından daha da güçlendirilir: Fotoğraf, düz anlam düzeyinde ele alındığında, mutlak analogik niteliği sayesinde, sanki bir kodsuz mesaj oluşturuyormuş gibi görünür. Ancak burada yapısal çözümleme bir ayrım yapmak zorundadır. Çünkü bütün imge türleri içinde yalnızca fotoğraf, bilgiyi (yani düz anlamlı bilgiyi) kesintili göstergeler ve dönüşüm kuralları aracılığıyla biçimlendirmeden aktarabilmektedir. Bu nedenle fotoğraf — kodsuz mesaj — ile çizim arasında karşıtlık kurulmalıdır; çünkü çizim, düz anlam taşıdığı durumlarda bile kodlanmış bir mesajdır.
Çizimin kodlanmış niteliği üç düzeyde görülebilir. İlk olarak, bir nesneyi ya da sahneyi çizim yoluyla yeniden üretmek, kurallarla yönetilen bir dizi aktarımı gerektirir. Resimsel kopyanın özsel bir doğası yoktur; aktarım kodları tarihseldir (özellikle perspektife ilişkin olanlar). İkinci olarak, çizim işlemi (yani kodlama), anlamlı ile anlamsız arasında belirli bir ayrımı zorunlu kılar. Çizim her şeyi yeniden üretmez (çoğu zaman çok az şeyi yeniden üretir); buna rağmen güçlü bir mesaj olmayı sürdürür. Buna karşılık fotoğraf, konusunu, bakış açısını ve çekim açısını seçebilse de, nesnenin içine müdahale edemez (hileli efektler dışında). Başka bir deyişle, çizimin düz anlamı fotoğrafınkinden daha az saftır; çünkü üslupsuz bir çizim yoktur. Son olarak, bütün kodlar gibi çizim de bir öğrenme süreci gerektirir. Saussure bu göstergebilimsel olguya büyük önem vermiştir.
Düz anlamlı mesajın kodlanmış olması, yan anlamlı mesaj bakımından sonuçlar doğurur mu? Kuşkusuz doğurur. Çünkü düz anlamın kodlanması, aynı zamanda yan anlamı hazırlar ve kolaylaştırır. İmge içinde daha baştan belirli bir kesiklilik kurar. Bir çizimin “icrası” (execution) bile başlı başına bir yan anlam oluşturur. Fakat aynı zamanda çizim kendi kodlanmışlığını açığa vurduğu ölçüde, iki mesaj arasındaki ilişki de derinden değişir. Artık fotoğrafta olduğu gibi doğa ile kültür arasındaki bir ilişki değil, iki kültür arasındaki bir ilişki söz konusudur. Bu nedenle çizimin “etiği”, fotoğrafın etiğiyle aynı değildir.
Fotoğrafta ise — en azından düz anlamlı mesaj düzeyinde — gösteren ile gösterilen arasındaki ilişki bir “dönüştürme” ilişkisi değil, bir “kaydetme” ilişkisidir. Kodun yokluğu da fotoğrafın “doğallığı” mitini açıkça güçlendirir. Sahne oradadır; mekanik olarak yakalanmıştır, insani olarak değil. Burada mekanik olan şey nesnelliğin güvencesi gibi görünür. İnsanın fotoğrafa yaptığı müdahaleler (kadraj, uzaklık, ışıklandırma, netlik, pozlama süresi vb.) bütünüyle yan anlam düzlemine aittir. Sanki başlangıçta — ütopyacı da olsa — ham bir fotoğraf varmış da insan sonradan çeşitli tekniklerin yardımıyla kültürel kodlardan türetilmiş göstergeleri onun üzerine yerleştiriyormuş gibidir.
Yalnızca kültürel kod ile doğal kodsuzluk arasındaki bu karşıtlık, fotoğrafın özgüllüğünü açıklayabilir görünmektedir.

Roland Barthes