ASKERÎ İTTİFAKLARIN FAYDALARI VE SAKINCALARI: TÜRKİYE’NİN NATO İTTİFAKI İÇİNDEKİ YERİ
GİRİŞ
Bu makale, uluslararası ilişkiler söylemi içerisinde askerî ittifakların faydalarını ve sakıncalarını ele almayı amaçlamakta; bir devletin ulusal çıkarını, çıkar çatışması içinde bulunduğu diğer devlet üyelerinin hoşnutsuzluğuna rağmen büyük güçlerle ittifak arayışına girerek koruyabileceğini ileri sürmektedir.
Bu argümanın devamı, güç dengesi teorileri ve bunların rekabet hâlindeki büyük güçler arasındaki pratik uygulanışı çerçevesinde ele alınmaktadır.
“Güç dengesi kavramı, uluslararası ilişkiler teorisi ve pratiğinin en önde gelen fikirlerinden biri olmakla birlikte, aynı zamanda en muğlak ve çözümü en güç kavramlardan biridir.” (Paul, 2007, s. 334)
Bu makalenin yapısı aşağıdaki bölümlere ayrılmıştır. Bu makalenin birinci bölümünde ittifak ve güç dengesi kavramlarına ilişkin kavramsal meseleleri inceliyorum.
İkinci bölümde, büyük güç ittifakının bir parçası olan bireysel bir devletin kendi rekabet hâlindeki çıkarlarını gerçekleştirmesinde karşılaştığı sınırları ve sakıncaları açıklıyorum.
Makalenin üçüncü bölümü, NATO ittifakının Türkiye’nin ulusal çıkarlarına nasıl hizmet ettiğini ve aynı zamanda bunları nasıl engellediğini analiz etmektedir.
Bu çalışmada şu hipotezi ileri sürüyorum: Türkiye, yükselen bir orta güç olarak NATO ittifakının bir parçası olmaktan bazı faydalar elde etmektedir; ancak ittifakın yapısında bulunan bazı sakıncalar tarafından da sınırlandırılmaktadır. Türkiye, askerî kabiliyetler sağlamada ve kriz yönetimine yönelik kapsamlı dış yardım sunmada cömert davranmasına rağmen, bu durum onun uluslararası güvenliğe katkı sağlayan itibarlı konumunu zorunlu olarak daha üst seviyeye taşımamaktadır.
Türkiye’nin NATO ittifakı içindeki durumunu incelemeye geçmeden önce, ittifak ve güç dengesi kavramlarının teorik çerçevesini anlamak önemlidir.
İTTİFAKIN FAYDALARI VE İŞLEVLERİ
İttifak ve güç dengesi yaklaşımı, özellikle en güçlü ve en fazla söz sahibi devletlerin güncel uygulamalarında ortaya çıkan örneklerden hareketle yapılan soyut genellemelere dayanmaktadır. Bir olgunun temsili, birbirleriyle örtüşen işleyiş mekanizmaları nedeniyle tek bir teoriyle açıklanamaz.
Gündelik kullanım açısından “ittifak”, basitçe sosyal bağlamda dostluğu, mesleki ortamda ortaklığı ve iş dünyasında iş birliğini ifade eder. İttifak, karşılıklı yarar sağlamak amacıyla iki taraf arasında kurulan bir birliktir.
Encyclopaedia Britannica‘ya göre ise “ittifak”, savaş durumunda karşılıklı destek sağlamak amacıyla iki veya daha fazla devlet arasında yapılan resmî bir anlaşma olarak tanımlanmaktadır. Bu bağlamda savaştan söz edilirken kastedilen, iki veya daha fazla aktör arasında kurulan askerî ittifaktır.
Bir ittifakın kurulmasının amacı, birlikteliği şu ölçüde korumaktır: “Bir devlet, verdiği sözleri yerine getirmek ve tehditlerini sürdürmek için savaşı ne ölçüde göze alır?” (Henry, s. 47).
Buradan kolaylıkla anlaşılacağı üzere, bir ittifak üye devletleri ortak bir amaç ve ortak bir çıkar doğrultusunda sorumluluk altına sokmaktadır; aksi hâlde savaşın patlak vermesi konusunda herhangi bir tereddüt gösterilmeyecektir.
Bu konuyu açıklığa kavuşturmak gerekirse, bir ittifakın bedeli birtakım sınırlamalar ve kendine özgü sakıncalarla birlikte gelir.
Müttefikler arasındaki birlik anlayışına ilişkin ön kabul, bireysel bir devletin elindeki kaynakları uluslararası güvenliğe değer katacak biçimde kullanmaya öncelik verdiğinin ortaya çıkmasıyla birlikte yalnızca bir beklenti olarak kalmaktadır.
Mantıksal olarak düşünüldüğünde, müttefiklerin güvenlik amacıyla her zaman birbirlerinin yanında yer alacakları ve caydırıcılık teorisinin geleneklerine bağlı kalacakları varsayılır; bu “kuralın” ihlali ise devletin itibarına zarar verecek ve ona karşı kuşku doğuracaktır. Ancak Henry, bunun her zaman böyle olmadığını ileri sürmektedir.
İttifak içerisindeki karşılıklı bağımlılık, devletlerin doğuştan gelen sadakat gibi ahlaki özellikleri tarafından belirlenmez.
Ben ise ittifakların sınırlarının bulunduğunu ve “güç” dengesinin geriye kalan kısmının özellikle küçük ve orta ölçekli devletlerde dengeleyici manevra (hedging) biçiminde sürekli varlığını sürdürdüğünü ileri sürüyorum.
İki ya da daha fazla büyük güç “ittifak” adı altında birleşebilse de, bu güçlerin birbirlerine ne ölçüde bağlı olduklarını belirleme konusunda arada gri bir alan bulunmaktadır.
“İttifak, belirli bir zamanda, üyelerinin askerî güvenliğini karşılıklı olarak artırmak amacıyla birlikte hareket eden sınırlı sayıdaki devletler topluluğu olarak tanımlanmıştır.” (Fedder, 1968, s. 68)
Fedder’in bu tanımına göre ittifak, belirli bir zaman ve belirli koşullar altında aynı hedefe ulaşmak için özdeş eylem yatırımlarını üstlenmeyi ifade etmektedir.
Bu özellik, ittifakı Birleşmiş Milletler gibi diğer uluslararası koalisyon biçimlerinden ayırmaktadır.
Diğer uluslararası örgütler ekonomik, kültürel, toplumsal ve siyasal gelişmeye odaklanırken, ittifak esas itibarıyla askerî boyutun güçlendirilmesine yönelmektedir.
Bu nedenle Fedder, ittifakı kolektif güvenlik düzenlemelerinden ayıran özellikleri açıklamaya devam ederek kolektif güvenliğin ön koşullarını sıralamaktadır.
Özetle bu ön koşullar, tehdidin ortaya çıktığı düşünülen bir anda, gücün sınırlandırılmasını kabul etmeye ve rakibe karşı hizmet etmeye yönelik isteklilik anlayışı etrafında yoğunlaşmaktadır.
Glenn Snyder’in What Allies Want adlı eserindeki “ittifak” tanımına paralel olarak Snyder, ittifakların devletler arasında, “özellikle de nihai askerî ihtimalle herhangi bir şekilde bağlantılı olan daha küçük meselelerde birbirlerine karşılıklı destek vermeleri gerektiği” yönünde bir norm oluşturduğunu ileri sürmektedir (Henry, s. 50).
Hem Fedder hem de Snyder, ittifakların sadakat adına savaş zamanında birlik içerisinde hareket ederek müttefiklerini desteklemek ve dayanışma göstermek zorunda oldukları konusunda görüş birliği içindedir.
Sadakat yükümlülüğünün ittifak içerisindeki bu yayılmacı etkisini Snyder “ittifak hâlesi (alliance halo)” olarak adlandırmakta ve bunun ittifak içerisinde belirli beklentiler oluşturduğunu ileri sürmektedir.
Miller ise The Shadow of the Past adlı eserinde bu tanıma kısmen katılmaktadır. Ona göre kusursuz ittifak, amaçlar, kaynaklar ve yöntemler konusunda her zaman aynı görüşü paylaşan iki devlet arasında kurulur.
Miller buna “kusursuz ittifak” adını vermektedir; çünkü böylesine özdeş çıkarlara sahip olan devletlerden her biri, diğeri açısından tamamen güvenilir bir müttefik olacaktır (Henry, s. 53).
Dikkat edilirse Henry’nin argümanında temel odak noktası güvenilirlik (reliability) ya da karşılıklı bağımlılıktır. Henry, Miller’in yaklaşımını geliştirerek güvenilirliği, müttefiklerin belirli çıkarların göreli değeri ve bu çıkarların hangi yollarla takip edilmesi gerektiği konusunda ne ölçüde uzlaştıkları şeklinde tanımlamaktadır.
Henry’ye göre güvenilirlik kavramının açıklayıcı gücü daha yüksektir. Çünkü bir devletin gereğinden fazla çekingen ya da gereğinden fazla saldırgan davranması onu güvenilmez hâle getirebilir.
Küçük bir güç istenmeyen bir çatışmanın içine sürüklenebilirken, büyük bir güç ise müttefikini terk ederek bütün ittifaka karşı sadakatsizlik mesajı verebilir.
Benim görüşüme göre Henry, ittifaklarda güvenilirlik konusunda önemli bir noktaya temas etmektedir. Çünkü her türlü birlikteliğin amacı tarafların eksikliklerini tamamlamak ve güçlü yönlerini birleştirmektir.
Bununla birlikte bu argüman, farklı bağlamlarda devletlerin ulusal çıkarlarına ve benimsedikleri siyasal ideoloji ilkelerine göre değişiklik gösterebilir.
Bir ittifakın üyelerine sağladığı temel fayda, zor zamanlarda ve güçlüklerle karşılaşıldığında tarafların birbirlerine güvenebilmesidir.
Yeni-gerçekçi (Neorealist) teoride güç dengesi temel kavramlardan biridir ve özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra öne çıkan önemli bir teori hâline gelmiştir. Morgenthau, Claude ve Ludwig Dehio gibi birçok düşünür bu konu üzerinde kapsamlı çalışmalar yapmıştır. Bununla birlikte güç dengesi, ne kadar önemli bir kavram olsa da, hâlâ en belirsiz ve çözümü en güç kavramlardan biri olmayı sürdürmektedir (Paul, 2007, s. 36).
Bazı kuramcılar güç dengesini uluslararası sistemde gücün fiilî dağılımını açıklayan bir kavram olarak görürken, diğerleri onu uluslararası sistemin bir sonucu olmaktan ziyade devletlerin izlediği bir strateji olarak değerlendirmektedir. Richard Cobden ise bu kavramın çok sayıdaki soyut tanımı nedeniyle onu “chimera” (hayalî bir yaratık) olarak nitelendirmekte; bununla, tanımlanamayan, açıklanamayan ve kavranamayan bir şeyi kastetmektedir (Nexon, 2009, s. 342).
Cobden’in bu tanımı, güç dengesi kavramının kapsamlı bir tanımının yapılamayacağını ve bu konuda sonsuz sayıda varsayıma ulaşılabileceğini ima etmektedir. Bu kavramın belirsizliği, onun çağdaş dünyaya ve günümüz uluslararası siyasetinin şartlarına uygulanmasını daha da güçleştirmektedir.
Şunu belirtmek gerekir ki, güç dengesine ilişkin tek ve kesin bir teori yoktur; bunun yerine birbirinden farklı güç dengesi teorileri bulunmaktadır.
Klasik kuramcılar, çok kutuplu sistemlerin iki kutuplu sistemlere göre daha istikrarlı olduğunu ileri sürmektedir.
Buna karşılık Waltz tam tersini savunmaktadır. Güç dengesinin temel işlevi barışı korumaktır. Ancak bu tek argüman, devletlerin amaçlarını sistematik biçimde barışın önüne koyduklarını savunan birçok kuramcıyla çelişmektedir. Bu amaçlar arasında bağımsızlığın korunması, herhangi bir hegemonik gücün ortaya çıkmasının engellenmesi ya da mevcut uluslararası statükonun muhafaza edilmesi yer almaktadır.
Bu açıklama, aslında her devletin sahip olabileceği ulusal çıkar anlayışını haklı göstermektedir. Aynı zamanda bu yaklaşım, ihtiyaç duyulduğunda savaşın da kabul edilebilir bir araç olarak görüldüğünü ima etmektedir. Barış ve refah, devletlerin ulaşmak istediği en yüksek amaçlar olarak değerlendirilebilir.
Savunmacı gerçekçiler (defensive realists), devletlerin uluslararası sistemin devamı adına kendi güçlerini bilinçli biçimde sınırlandırdıklarını ve bunun kendi güvenliklerini en üst düzeye çıkarmanın bir yolu olduğunu ileri sürmektedir. Bu görüşe karşı çıkan birçok düşünür ise, bütün devletlerin güçlerini en üst düzeye çıkarmaya çalışmaları hâlinde bunun sistem genelinde yalnızca bir denge durumuna yol açacağını savunmaktadır.
Levy, Balance of Power: Theory and Practice in the 21st Century adlı eserinde güç dengesini hem devletlerin dış politika davranışlarını hem de bunun sonucunda ortaya çıkan uluslararası düzen örüntülerini açıklamaya çalışan bir teori olarak değerlendirmektedir (Paul, 2007, s. 31).
Daniel Nexon da bu görüşe kısmen katılarak, güç dengesi teorisinin en güçlü biçiminin uluslararası hiyerarşilerin oluşmasını engellediğini ileri sürmektedir. Bu görüş, Waltz’ın hegemonya karşıtı yaklaşımını tamamlamaktadır. Teorinin en zayıf biçiminde ise güç dengesi mekanizmalarının sistem düzeyinde gerçek bir güç dengesi üretmesi beklenmez. İttifak ile güç dengesi arasındaki ilişki şu şekilde ifade edilmektedir:
“Devletler, birbirlerinin kapasitesini tamamlamak amacıyla ittifaklara girerler.” (Fedder, 1968, s. 72)
Benim bakış açıma göre bir ittifakın kurulması, öncelikle taraflardan birinin diğerini daha güçlü hâle getireceği ve bunun sonucunda ittifakın her iki ya da bütün üyelerine karşılıklı fayda sağlayacağı inancına dayanmalıdır.
İttifak içerisinde ortak bir zeminin oluşturulması öncelikli olmalıdır. Çünkü ittifak daha büyük faydalar sağlamıyorsa ve her devlet tek başına daha avantajlı durumdaysa, o hâlde böyle bir ittifakın en baştan kurulmasının da bir anlamı kalmayacaktır.
Bununla birlikte müttefik devletler, kusursuz bir ittifak stratejisi oluşturmanın neredeyse imkânsız olduğunu kabul etmelidir. Devletler ulusal çıkarlarını mümkün olan en yüksek düzeye çıkarmaya sürekli çalıştıkları için denge noktasına ulaşmak ittifakların karşı karşıya bulunduğu en büyük güçlüklerden biridir. Bir sonraki bölümde, güç dengesine ilişkin alternatif teoriler etrafında yürütülen kuramsal tartışmalar ayrıntılı biçimde ele alınacaktır.


