Hız Çağında Homo Acceleratus
Günümüz insanını tek bir imgeyle betimlemek gerekseydi, sanırım en isabetli tasvir “koşan insan” ya da “koşturulan insan” (Homo Acceleratus)olurdu. Modern insan sürekli hareket hâlindedir; bir toplantıdan diğerine, bir alışverişten ötekine, bir ekrandan diğerine, bir hedeften bir sonrakine koşmaktadır. Fakat dikkat çekici olan, bu koşunun çoğu zaman belirli bir istikamete değil, yalnızca harekete yönelmiş olmasıdır. Adeta durmak başarısızlık, yavaşlamak kaybetmek, beklemek ise zaman israfı olarak görülmektedir.
Oysa insanı insan yapan şey yalnızca hareket etmek değildir; hareketinin nedenini ve yönünü bilmektir. Bugün modern insanın trajedisi, hiç olmadığı kadar hızlı koşmasına rağmen, nereye gittiğinden giderek daha az emin olmasıdır. Bu nedenle çağımızın temel sorusu “Ne kadar hızlı gidiyorsun?” değil, “Nereye gidiyorsun?” sorusu olmalıdır.
Modern anlayışın belki de en belirgin özelliği, her şeyi hızlandırma arzusudur. Fast food, fast fashion, hızlı tüketim, hızlı iletişim, hızlı ulaşım, hızlı kariyer, hızlı başarı… Sanki çağımızın ortak sloganı “Daha hızlı!” olmuştur. Oysa burada sorulması gereken asıl soru şudur: İnsan neden sürekli hızlanmak zorunda hissediyor? Ve bütün bu hızın sonunda nereye varmayı umuyor?Hızlı moda (fast fashion), yalnızca tekstil sektörüne ait bir üretim modeli değildir; modern insanın zaman algısını, kimlik inşasını ve tüketim alışkanlıklarını yeniden şekillendiren kültürel bir paradigmadır. Bir zamanlar yıllarca kullanılmak üzere üretilen kıyafetler, bugün birkaç hafta içinde “eski” ilan edilmekte; modanın ömrü, mevsimlerden sosyal medya paylaşımlarının hızına kadar düşmektedir.
Sosyolojik açıdan bakıldığında hızlı moda, tüketim toplumunun en görünür örneklerinden biridir. İnsanlar artık çoğu zaman ihtiyaçlarını karşılamak için değil, sürekli değişen toplumsal beklentilere uyum sağlamak için alışveriş yapmaktadır. Kıyafet, kişiliği örten bir unsur olmaktan çıkmış; kişiliği temsil eden bir göstergeye dönüşmüştür. Böylece birey, giydiği kıyafetle kim olduğunu değil, kim olarak görünmek istediğini ifade etmeye çalışmaktadır.
Bu durum psikolojik açıdan da önemli sonuçlar doğurmaktadır. Sürekli değişen moda anlayışı, bireyde kalıcı bir eksiklik hissi üretmektedir. Satın alınan her yeni ürün kısa süreli bir tatmin sağlamakta, ancak bu tatmin hızla kaybolduğu için yeni bir tüketim döngüsü başlamaktadır. Böylece tüketim, ihtiyaçtan çok duygusal boşlukları doldurma aracına dönüşmektedir. Modern insan, sahip olduklarıyla değil, sürekli sahip olmak istedikleriyle yaşamaya başlamaktadır.
Hızlı moda, aynı zamanda eşyanın değerini de dönüştürmektedir. Eskiden bir ceket yıllarca kullanılır, tamir edilir ve hatta sonraki nesillere bırakılırdı. Günümüzde ise birçok ürün, tamir edilmeye bile değmeyecek kadar kısa ömürlü üretilmektedir. Bu durum yalnızca ekonomik bir tercih değil, kültürel bir zihniyet değişimidir. Çünkü eşyanın değersizleşmesi, zamanla emeğin ve hatta insan ilişkilerinin de değersizleşmesini beraberinde getirebilmektedir.
Modern kapitalist sistem açısından hızlı moda son derece başarılı bir ekonomik modeldir. Çünkü sistem, dayanıklı ürünlerden çok sürekli yenilenen ürünlere ihtiyaç duyar. Tüketici ne kadar sık alışveriş yaparsa üretim çarkı o kadar hızlı döner. Böylece modanın temel amacı estetik üretmekten çok, tüketimi sürekli canlı tutmak hâline gelir.
Sonuç olarak hızlı moda, yalnızca gardıroplarımızı değil, zihnimizi de şekillendirmektedir. Belki de bugün en büyük ihtiyaç, sürekli yenisini satın almak değil; sahip olduklarımızın kıymetini yeniden öğrenmektir. Gerçek zarafet, her sezon değişen modaya yetişmekte değil; zamana direnebilen kaliteyi, sadeliği ve ölçülü tüketimi tercih edebilmektedir.
Hız Çağında İnsan
Teknoloji bize zaman kazandıracağı vaadiyle ortaya çıktı. Fakat paradoksal olarak, kazandığımız söylenen zamanı daha fazla çalışarak, daha fazla tüketerek ve daha fazla koşturarak harcamaya başladık. Uçaklar hızlandı ama tatminimiz artmadı. İnternet hızlandı ama sabrımız azaldı. Moda hızlandı ama estetik duygumuz derinleşmedi. Yemek hızlandı ama sofranın bereketi ve birlikte olmanın anlamı zayıfladı.
Bu yüzden mesele yalnızca “hızlı moda” değildir; modern hayatın tamamı bir hız kültürü üzerine inşa edilmektedir. Bu kültürde beklemek kusur, yavaşlamak başarısızlık, kanaat ise geri kalmışlık gibi algılanmaktadır. Oysa insanın ruhu makine gibi çalışmaz. Anlamak zaman ister, dostluk zaman ister, eğitim zaman ister, olgunlaşmak zaman ister. Hız, üretimi artırabilir; fakat hikmeti üretemez.
René Guénon’un modern dünya eleştirisi tam da bu noktaya işaret eder. Modernlik, nitelikten çok niceliği, derinlikten çok hızı yüceltmiştir. Baudrillard ise tüketimin artık ihtiyaçları değil, arzuları sürekli yeniden üreten bir sisteme dönüştüğünü söyler. Böylece insan, varacağı bir hedef olduğu için değil, durmaması gerektiği söylendiği için koşmaya başlamıştır.
Kur’ân-ı Kerîm’in şu sorusu ise bu tablo karşısında son derece düşündürücüdür: “Fe-eyne tezhebûn?” — “O hâlde nereye gidiyorsunuz?” (Tekvîr, 81/26). Bu soru yalnızca inkârcılara yöneltilmiş tarihî bir hitap değil, yönünü kaybetme tehlikesi yaşayan her insanın vicdanına yöneltilmiş evrensel bir çağrıdır. Çünkü asıl mesele hız değildir; istikamettir. İnsan çok hızlı gidebilir, fakat yanlış yöne gidiyorsa hızının hiçbir anlamı yoktur.
Modern dünyanın en büyük yanılsamalarından biri, hızı başlı başına bir değer hâline getirmesidir. Oysa hız, ancak anlamlı bir amaca hizmet ettiği ölçüde değerlidir. Bugün ise araç ile amaç yer değiştirmiş görünmektedir. Daha hızlı ulaşım, daha hızlı iletişim, daha hızlı üretim ve daha hızlı tüketim… Fakat bütün bu hızın sonunda insanın hangi hedefe ulaştığı sorusu çoğu zaman cevapsız kalmaktadır.
Üstelik bu süreçte sabit değerlerden söz etmek de giderek zorlaşmaktadır. Çünkü hızın egemen olduğu bir dünyada yalnızca modalar değil, değerler, beğeniler, kimlikler ve hatta doğruluk ölçütleri bile sürekli değişime maruz kalmaktadır. Sürekli değişen bir dünyada ise kalıcılık ve istikrar giderek zayıflamaktadır.
Bu nedenle asıl soru şudur: Bir yere iki saatte değil de on dakikada ulaşınca gerçekten ne kazanıyoruz? Eğer kazandığımız zamanı daha fazla tüketmek, daha fazla çalışmak ve daha fazla koşturmak için harcıyorsak, ortada gerçek bir kazançtan söz edilebilir mi? Belki de modern insan zamandan tasarruf etmiyor; yalnızca tasarruf ettiğini sandığı zamanı yeniden sistemin taleplerine teslim ediyor.
Sorun hızın kendisi değildir; hızın istikametten ve amaçtan bağımsız hâle gelmesidir. İstikameti olmayan bir hız, insanı hedefe değil, yalnızca daha hızlı bir savrulmaya götürür. Bu yüzden Kur’ân’ın “O hâlde nereye gidiyorsunuz?” sorusu, modern çağın “Ne kadar hızlı gidiyorsunuz?” sorusundan çok daha temel ve çok daha anlamlıdır. İnsan için belirleyici olan hız değil, yön; hareket değil, hikmettir.,
Belki de çağımızın en büyük ihtiyacı, daha hızlı yaşamak değil; neden yaşadığımızı yeniden hatırlamaktır. Zira insanı kurtaracak olan şey, zamana hükmetmek değil, zamana anlam katabilmektir.
Öyleyse çözüm nedir? Köylere çekilmek mi? Teknolojiyi terk etmek mi? Uçaklardan, internetten ve akıllı telefonlardan vazgeçmek mi? Hayır. Sorun araçlarda değildir; onları kullanma biçimimizdedir. Modern dünyanın en büyük yanılgısı, insana araçları çoğaltırken amacı unutturmuş olmasıdır.
Bu yüzden çözüm, modern araçlardan kaçmak değil; onları yeniden insanın hakiki amaçlarına hizmet eden vasıtalar hâline getirmektir. Bunun için ise teknik bir değişimden önce zihinsel ve ahlâkî bir dönüşüme ihtiyaç vardır. İnsan yeniden durabilmeyi, bekleyebilmeyi, tefekkür edebilmeyi, bir işi yalnızca verimli olduğu için değil, doğru ve güzel olduğu için yapabilmeyi öğrenmelidir.
Modern hız kültürü, yalnızca davranışlarımızı değil, düşünme biçimimizi de kuşatmıştır. Bu nedenle mesele daha fazla bilgi edinmek değil, bakış açısını değiştirebilmektir. Kur’ân’ın sorduğu “O hâlde nereye gidiyorsunuz?” sorusu, önce zihnimizin yönünü sorgulamaktadır. Çünkü yönü değişmeyen bir insanın hızı değişse bile hayatı değişmez.
Belki de çağımızın en büyük ihtiyacı, yeni teknolojiler üretmek değil; yeniden teennîyi, mîzanı, hikmeti ve gayeyi merkeze alan bir insan tasavvuru inşa etmektir. İnsan ancak ne için yaşadığını yeniden hatırladığı zaman, ne kadar hızlı yaşaması gerektiğini de doğru biçimde tayin edebilir.

