Küresel Dünyada Bağımsızlığı Yeniden Düşünmek
Bugünün dünyasında mutlak bağımsızlıktan söz etmek son derece zor.. Dünya ekonomik, teknolojik ve iletişimsel bakımdan öylesine iç içe geçmiştir ki hiçbir toplum kendisini bütünüyle dışarıya kapatarak varlığını sürdüremez. Afrika’nın en ücra bölgesindeki bir insanın üzerinde küresel bir markanın tişörtünü görebilmemiz bile dünyanın ne ölçüde küçüldüğünü göstermeye yeter.
Bu nedenle bağımsızlığı yalnızca sınırlar, bayraklar ve siyasal egemenlik üzerinden düşünmek artık yeterli değildir. Bir devlet hukuken bağımsız olabilir; fakat ekonomisi, teknolojisi, tüketim alışkanlıkları, sanat anlayışı, eğitim sistemi ve hatta insan ve başarı tasavvuru başka bir dünyanın kavramları tarafından belirleniyorsa, burada bağımsızlığın anlamını yeniden düşünmek gerekir.
Asıl mesele bağımlılığın varlığı da değildir. Küresel dünyada toplumlar kaçınılmaz olarak birbirlerine bağımlıdır. Mesele, bu bağımlılığın eşit ve karşılıklı olup olmadığıdır. Çünkü dünyada yalnızca karşılıklı ilişkiler değil, aynı zamanda güç merkezleri vardır. Egemen kültürler ve egemen paradigmalar vardır. Güçlü olan yalnızca malını ihraç etmez; kavramlarını, arzularını, hayat tarzını ve insan anlayışını da ihraç eder.
Bugün bunun en belirgin biçimlerinden biri Amerikanizmdir. Burada Amerikanizmden kastım yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasal hâkimiyeti değildir. Sinemadan müziğe, giyimden tüketim biçimlerine, başarı anlayışından bireysellik tasavvuruna kadar uzanan ve giderek evrensel hayat tarzı gibi sunulan bir kültürel paradigmadır. İnsanlar artık yalnızca aynı ürünleri tüketmiyor; giderek aynı şeyleri arzuluyor, aynı biçimde başarılı olmak istiyor ve dünyayı aynı kavramlarla anlamlandırıyorlar.
Hegemonyanın en güçlü biçimi de budur: Egemen olanın kendisini egemenlik olarak hissettirmemesi; kendi değerlerini doğal, kaçınılmaz ve evrensel değerler gibi kabul ettirmesidir.
Bu şartlarda gerçek bağımsızlık, öncelikle kültürel ve zihinsel bir bağımsızlık meselesidir. Bunun yolu da dünyadan bütünüyle kopmak değildir. Böyle bir şey ne mümkündür ne de gereklidir. Asıl yapılması gereken, bir toplumun kendi kültürel kodlarını yeniden açığa çıkarması, kendi kavramlarını üretebilmesi ve dışarıdan gelen her değeri sorgulamadan benimsemeye karşı zihinsel savunma mekanizmaları geliştirmesidir.
Çünkü bağımsızlık yalnızca başkasının ordusunun ülkenizde bulunmaması değildir. Başkasının gözüyle kendinize bakmaya başladığınızda, başkasının kavramlarıyla kendinizi değerlendirdiğinizde ve başkasının hayatını ulaşılması gereken ideal hayat olarak kabul ettiğinizde, sınırlarınız yerinde duruyor olsa bile bağımsızlığınızın önemli bir kısmını kaybetmişsiniz demektir.
Burada “başkası” derken başka bir milleti, toplumu veya kültürü kastetmiyorum. Elbette herkes istediği düşünceyi benimseyebilir, istediği gibi giyinebilir, istediği hayat tarzını seçebilir. Mesele tercih etmek değil; neyi, niçin tercih ettiğimizin farkında olup olmadığımızdır.
Benim içinde doğmadığım, tarihsel olarak üretimine katılmadığım bir değerler sistemi bana evrensel ve alternatifsiz bir hayat biçimi olarak sunuluyorsa, burada sormam gereken sorular vardır: Ben bunu neden benimsiyorum? Gerçekten kendi irademle mi seçiyorum, yoksa bana sürekli tekrarlandığı için mi doğal kabul ediyorum? Bana sunulan değerler dünya ölçeğinde ne kadar doğru ve ne kadar adildir? İnsana gerçekten huzur ve mutluluk getiriyor mu? İnsanlar arasındaki problemleri çözüyor mu, yoksa yeni problemler mi üretiyor?
Mesela rekabet, haz ve fayda çağdaş hayatın başlıca değerleri hâline gelmişse, bunları yalnızca çağdaş oldukları için kabul etmek zorunda değiliz. Şunu sorabilmeliyiz: Sınırsız rekabet insanın insanla ilişkisini iyileştiriyor mu? Hazzın sürekli çoğaltılması insanı daha mutlu mu yapıyor? Faydayı temel ölçü hâline getirmek insanı, tabiatı ve diğer canlıları yalnızca kullanılacak nesnelere mi dönüştürüyor?
Bugün ekolojik krizi, insanın giderek derinleşen yalnızlığını, yabancılaşmayı, anlam kaybını ve çağımızın nevrotik insan karakterini tartışan geniş bir literatür bulunmaktadır. Öyleyse egemen hayat biçiminin yalnızca başarılarına değil, ürettiği insan tipine ve yol açtığı sonuçlara da bakmak zorundayız.
Bu nedenle bağımsızlık, dışarıdan gelen her şeyi reddetmek değildir. Böyle bir tavır zaten başka türden bir bağımlılık üretir. Bağımsızlık, ölçü sahibi olmaktır. İnsan olarak ortak ve temel değerlerin ne olduğunu bilmek; nereden gelirse gelsin bu değerlere uygun olanı kabul etmek, bunlarla çatışanı ise sorgulayabilmek ve gerektiğinde reddedebilmektir.
Bir düşünce Doğu’dan geldiği için doğru olmadığı gibi Batı’dan geldiği için de yanlış değildir. Ölçümüz coğrafya değil, hakikat ve insan olmalıdır.
İşte bağımsızlık tam da burada başlar: Önümüze konulanı taklit etmekte değil, onu tartabilmekte; bize öğretileni tekrarlamakta değil, onu sorgulayabilmekte; moda olanın peşinden gitmekte değil, gerektiğinde ona “hayır” diyebilmekte.
Gerçek bağımsızlık, kalbin ve kafanın bağımzsızlığıdır.
Velhasıl bağımsızlık lafla, bayrakla veya sınır çizmekle gerçekleştirilebilecek bir şey değildir. Bağımsızlık her şeyden önce bir duruş, bir bilinç ve bir kimlik meselesidir. Asıl soru şudur: Dünyaya açık kalarak, fakat dünyanın egemen kültürü içinde erimeden kendimiz olarak kalabilecek miyiz?
