ChatGPT Image 17 Ağu 2026 10_54_56

DAĞLARIN ZİHNİ – İNSANIN YÜKSEKLİKLE KURDUĞU ESKİ VE YENİ HİKÂYE

İnsan, yeryüzünde yürümeye başladığı ilk andan beri başını kaldırıp dağlara baktı. O bakış, yalnızca bir manzaraya yönelmiş bir gözün bakışı değildi; insanın kendi içindeki karanlığa, korkuya, meraka ve sonsuzluğa yönelmiş bir bakıştı. Dağ, insanın zihninde her zaman bir sınırdı. Bir eşikti. Bir bilinmezdi. Robert Macfarlane’ın Mountains of the Mind kitabı, işte bu bakışın tarihini anlatır: Dağların insan zihninde nasıl yükseldiğini, nasıl anlam kazandığını, nasıl bir korkudan bir aşka dönüştüğünü…

Macfarlane kitabına bir soruyla başlar:

“Neden dağlara tırmanıyoruz?” 

Bu soru basit görünür ama cevabı insanlık tarihinin derinliklerine uzanır. Çünkü dağlara tırmanmak, insanın kendi içindeki dağa tırmanmasıdır. Dağ, insanın hem korktuğu hem de yaklaştığı bir varlıktır. Dağ, insanın hem kaçtığı hem de aradığı bir mekândır. Dağ, insanın hem ölümü hem de yaşamı hissettiği bir sınırdır.

Macfarlane’ın anlattığı ilk büyük gerçek şudur: dağlara yönelik hayranlığın kendisinin yeni değil, bugün dağlarla ilişkilendirdiğimiz estetik ve romantik bakış oldukça yeni ve tarihseldir. Bugün dağları yücelik, özgürlük, macera ve ruhsal genişleme duygularıyla ilişkilendiriyoruz. Oysa bu bakış, özellikle modern Batı düşüncesinde son birkaç yüzyılda belirginleşmiştir. Bu, geçmiş insanın dağlardan yalnızca korktuğu anlamına gelmez. İnsan dağlara her dönemde bakmış, onlarda kimi zaman kutsallığı, kimi zaman kozmik düzeni, kimi zaman tehlikeyi, kimi zaman da kendi faniliğini görmüştür. Değişen, insanın dağa bakması değil; dağın insan için taşıdığı anlamın değişmesidir. Modern dönemde ortaya çıkan asıl yenilik, dağın giderek aşkın anlamlarından soyutlanarak estetik bir nesneye, bilimsel bir araştırma alanına ve nihayet bireyin kendisini gerçekleştirdiği romantik bir mekâna dönüşmesidir.

Robert Macfarlane (15 Ağustos 1976 doğumlu) İngiliz kurgusal olmayan eserler yazarı ve Cambridge’deki Emmanuel Koleji üyesidir . Macfarlane, manzara, doğa, mekan, insanlar ve dil üzerine yazdığı kitaplarıyla tanınır; bu kitaplar arasında The Old Ways (2012), Landmarks (2015), The Lost Words (2017), Underland (2019) ve Is a River Alive? (2025) yer almaktadır. 2017 yılında Macfarlane, Amerikan Sanat ve Edebiyat Akademisi’nden EM Forster Edebiyat Ödülü’nü aldı. 2022 ve 2024 yıllarında Nobel Edebiyat Ödülü için dışarıdan aday gösterildi .O yıllarda ödülü sırasıyla Annie Ernaux ve Han Kang kazandı .

Skolastik anlayış için dağlar karanlık, uğursuz, şeytani yerlerdi. Dağların zirveleri “Tanrı’nın gazabının” mekânı olarak görülürdü. İnsanlar dağlara yaklaşmaktan korkardı; dağ, kaosun ve ölümün simgesiydi. Macfarlane bu dönemi anlatırken şunu vurgular: Dağ, insanın kendi karanlığının dışa yansımasıydı.

Sonra dünya değişti. İnsan değişti. Zihin değişti. ve 18. yüzyılda Skolastik anlayış güç kaybedince insanın dağlara bakış değişti. Coğrafyacılar, doğa bilimciler, kaşifler dağlara tırmanmaya başladılar. Dağ artık şeytanın mekânı değil; dünyanın yapısını çözmenin anahtarıydı. Dağlara ilişkin bakışın dönüşümü, merakın yokluğundan merakın ortaya çıkışına değil, merakın yöneldiği anlam dünyasının değişimine işaret ediyordu. Horace-Bénédict de Saussure, Humboldt, Hutton ve onları izleyen doğa bilimciler için dağ artık yalnızca heybeti karşısında insanın ürperdiği bir varlık değildi; yeryüzünün oluşumunu, zamanın derinliğini ve tabiatın kendi içindeki düzeni okumaya imkân veren büyük bir doğal arşivdi.

Dağın, korkuya dayalı anlam dünyasının meraka dayalı anlam dünyası eksende yeniden yorumlanmasıydı.

Ama asıl büyük dönüşüm Romantik dönemde yaşandı.

Wordsworth, Shelley, Byron gibi şairler dağları insanın içsel genişlemesinin sembolü olarak gördü. Turner’ın resimleri dağları “yücelik” kavramıyla ilişkilendirdi: insanı hem küçülten hem büyüten bir güç. Dağ, insanın ruhunu genişleten bir sessizlikti. İnsan dağda kendini hem hiçlik hem sonsuzluk olarak hissediyordu.

Macfarlane burada çok önemli bir şey söyler:

Dağ, insanın kendini evrenle ilişkilendirdiği bir aynaya dönüşür.  Dağ artık yalnızca bir yükselti değil; bir yükseliştir.

Macfarlane kitabında yalnızca tarihsel bir anlatı sunmaz; kendi tırmanışlarını da anlatır. Dağların sessizliğinde yaşadığı ruhsal genişlemeyi, zirveye yaklaşırken hissettiği ölüm korkusunu, yalnızlığın insan zihnini nasıl değiştirdiğini… Dağ, insanı hem küçülten hem büyüten bir paradokstur. İnsan dağda hem kendinden kaçar hem kendine yaklaşır. Dağ, insanın içsel dönüşümünün mekânıdır. Sessizlik, insanın içindeki karmaşayı durdurur. Yalnızlık, insanın kendini duymasını sağlar. Zirve, insanın kendi sınırlarını görmesini sağlar.

Macfarlane’ın kitabının en güçlü bölümlerinden biri Everest’tir.

Everest, insanın “imkânsızla kurduğu ilişki”nin en büyük sembolüdür. Burada George Mallory’nin ünlü cevabını hatırlamak gerekir:

“Neden Everest’e tırmanmak istiyorsunuz?”

“Çünkü orada.” 

Bu cevap, insanın neden ulaşılması zor olanı istediğini açıklar. Çünkü dağ, insanın kendini aşma arzusunun dışa vurumudur.

Everest, insanın kendi sınırlarını zorladığı bir mekândır.

Bu bağlamda dağ, insanın kendine sorduğu en eski soruyu uyandırır:

Ne kadar yükseğe çıkabilirim?

Macfarlane Everest’i hem tarihsel hem psikolojik hem felsefi bir açıdan işler. Everest’e tırmananların hikâyeleri, insanın hem kırılganlığını hem cesaretini gösterir.

Dağ, insanın hem ölümle hem yaşamla yüzleştiği bir sınırdır.

Dağ, insanın hem korkusunu hem umudunu içinde taşır.

Macfarlane kitabında dağların kültürel hafızadaki yerini de inceler.

Dağlar, 18. yüzyıldan itibaren “görülmesi gereken yerler” hâline gelir. Turizme dönük bir ilgiye dönüşür.

Dağcılık bir spor, bir bilim, bir kimlik hâline gelir. Dağ artık yalnızca coğrafi bir oluşum değil; insanın kendini gerçekleştirme alanıdır.

Macfarlane’ın kitabının özeti tek bir cümlede toplanabilir:

Dağların sırrı dağlarda değil, insanın zihnindedir. 

Dağ, insanın kendi içsel yolculuğunun bir sembolüdür.

Dağ, insanın kendine doğru yükselişidir.

Dağ, insanın hem korkusunu hem cesaretini hem yalnızlığını hem de umudunu içinde taşır.

Macfarlane’ın en büyük başarısı, dağları bir coğrafya olmaktan çıkarıp bir varoluş mekânı hâline getirmesidir.

Dağ, insanın hem başlangıcı hem sonudur.

Dağ, insanın hem yükselişi hem dönüşüdür.

Dağ, insanın hem karanlığı hem ışığıdır.

Dağ, insanın hem sınırı hem özgürlüğüdür.

Ve insan, dağın karşısında durduğunda yalnızca bir manzara görmez; kendi içindeki kutsalın yankısını duyar.

Dağ, insanın ruhuna dokunan bir sessizliktir.

Dağ, insanın içindeki karanlığı aydınlatan bir ışık çizgisidir.

Dağ, insanın kendine doğru yürüdüğü bir yoldur.

Macfarlane’ın kitabı, dağların insan zihnindeki yerini anlamak isteyen herkes için bir başyapıttır. Hem edebi hem felsefi hem tarihsel hem psikolojik bir yolculuktur. Ve okuyan kişiyi kendi içindeki dağa doğru yürümeye davet eder.