Felsefi Psikoloji /4 :Mutsuzluk, Kaygı ve Kendini Unutmak

Anksiyete-ve-Stres-Yonetimi-768x432

Giriş

Modern anlayış ile ortaya çıkan hayat algısının en belirgin sorunlarından biri kaygı üretmektir. Modern anlayış ile üretilen kaygılar çoğu zaman maddi olanın hayatın merkezine oturtulması ile ilgilidir. Ancak insanın tatmin ve huzuru maddi olana sahip olmakla ilgili olablir mi? Bu sorunun cevabı insanın doğasına bakışta farklılık gösterir. İnsanı hayvan türlerinden bir tür olarak ele almanın insan için ortaya koyduğu hedefler, karın doyurma, maddi imkanlara çok fazla sahip olma olarak ortaya konur?   Ancak İmkânların artması, hayatın kolaylaşması ve insanın geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde maddi araçlara sahip olmasına rağmen mutsuzluğun ve kaygının ortadan kalkmaması bu yaklaşımın sahihliği noktasında kuşku oluşturur. Hatta çoğu zaman maddi imkânların artışıyla birlikte kaygıların da artması sözkonusu olur.. Bu durum, mutsuzluğun yalnızca karın doyurma, imkânsızlık veya ihtiyaçların karşılanmamasıyla açıklanamayacağını gösterir.

Mutsuzluğun önemli kaynaklarından biri kaygıdır. Ancak kaygıyı yalnızca psikolojik bir sorun veya bireysel bir rahatsızlık olarak görmek yeterli değildir. Kaygı, insanın varlıkla, değerlerle ve kendisiyle kurduğu ilişkinin bir sonucu olarak da ortaya çıkar. İnsan kaygılanıyorsa, bunun temelinde çoğu zaman değer verdiği bir şeyi kaybetme ihtimali vardır. Bu nedenle kaygının anlaşılması, insanın neye değer verdiğinin ve hangi değerleri hayatının merkezine yerleştirdiğinin anlaşılmasını gerektirir.

İbn Sînâ’nın hüzün anlayışından hareketle meseleye baktığımızda, insanı mutsuz eden temel durumun, elde bulunan değerli bir şeyin kaybedilmesi veya ulaşılmak istenen bir hedefe ulaşılamaması olduğunu görürüz. İnsan sağlığını, malını, mülkünü, makamını, itibarını veya sevdiği bir insanı kaybedebilir; aynı şekilde geleceğe ilişkin bir beklentisi gerçekleşmeyebilir. Bütün bunlar insanda hüzün ve kaygı meydana getirebilir. Ancak burada asıl mesele, kaybın veya gerçekleşmeyen talebin kendisinden ziyade, insanın bunları nasıl algıladığı ve nasıl anlamlandırdığıdır. Çünkü aynı kayıp karşısında insanlar farklı tepkiler verebilir. Bir insan yaşadığı kayıp nedeniyle hayata küsebilir, umutsuzluğa sürüklenebilir, hatta hayatını bütünüyle anlamsız görebilir; bir başka insan ise aynı kaybı hayatının bütününü belirleyen bir felaket olarak değerlendirmeyebilir. Dolayısıyla kaygının ruhsal bir rahatsızlığa dönüşmemesi, insanın sahip olduklarına ve sahip olmak istediklerine yüklediği anlamla yakından ilgilidir. İnsan öncelikle neyi talep ettiğini, neden talep ettiğini ve talep ettiği şeyin hayatındaki yerini bilmelidir. Bunun yanında, başına gelenler karşısında nasıl bir tavır geliştireceği de önemlidir. Çünkü insan her zaman olayları kontrol edemez; fakat olaylar karşısındaki tutumunu ve onlara yüklediği anlamı belirli ölçüde yönlendirebilir. Bu nedenle mutsuzluk ve kaygı yalnızca kaybetmek veya elde edememek meselesi değildir; aynı zamanda kaybı, mahrumiyeti ve gerçekleşmeyen arzuyu nasıl anlamlandırdığımız meselesidir.

İnsan  beslenme ve büyümeye dönük fiziksel yapısı yanında aynı zamanda değer veren, değerleri hiyerarşik bir düzene yerleştiren ve kendi hayatını bu değerlere göre anlamlandıran bir varlıktır. Bu bakımdan insanın kaygıları da onun değer dünyasından bağımsız düşünülemez.

Daha önce de belirttiğimiz gibi Korku ile kaygı arasında önemli bir fark vardır. Korkunun çoğu zaman somut bir nesnesi vardır. Karşımızda gerçek ve belirli bir tehlike bulunduğunda korkarız. Kaygı ise çoğu zaman henüz gerçekleşmemiş bir ihtimalle, belirsizlikle veya geleceğe ilişkin zihinsel tasarımlarla ilgilidir. Kaygı, insanın zihninde geleceğe ilişkin ihtimalleri çoğaltmasıyla büyür.

Bu nedenle kaygıların önemli bir bölümü somut bir gerçeklikten çok, insanın zihninde ürettiği ihtimallerle ilgilidir. İnsan çoğu zaman henüz gerçekleşmemiş bir şeyin meydana gelmesinden, sahip olduğu bir şeyi kaybetmekten veya gelecekte karşılaşabileceği belirsiz bir durumdan kaygılanır.

Ancak burada asıl soru şudur: İnsan neden kaygılanır?

İnsan, değer verdiği şeyleri kaybetmekten kaygılanır. Değer vermediği bir şeyin kaybı onun için kaygı sebebi olmaz. Sahip olduğu makamı, parayı, itibarı, sevdiklerini, sağlığını veya kendi ahlaki değerlerini kaybetmekten kaygılanabilir. Çünkü bütün bunlar onun değer dünyasının bir parçasıdır.

Dolayısıyla kaygının temelinde yalnızca korku değil, değer duygusu da vardır. İnsan değer veren bir varlık olduğu için kaygılanır.

Çünkü İnsanı diğer canlılardan ayıran temel özelliklerden biri, onun biyolojik ihtiyaçlarını bile değer ve anlam dünyasının içerisine yerleştirmesidir. İnsan yalnızca yemek yemez; yemeğe anlam yükler. Yalnızca hayatta kalmaz; nasıl yaşaması gerektiğini de düşünür. Yalnızca sahip olmak istemez; sahip olduklarının kendisi ve başkaları açısından ne anlama geldiğini de sorgular.

Bir insanın önüne yalnızca yiyecek atılması ile ona sofrada yemek ikram edilmesi aynı şey değildir. Her iki durumda da biyolojik ihtiyaç karşılanabilir. Ancak insan açısından bu iki davranış arasında büyük bir fark vardır. Çünkü insan yalnızca karnını doyurmak istemez; aynı zamanda değer görmek ister.

İnsan, kendisine hayvan muamelesi yapılmasından rahatsız olur. Kendisine “hayvan” denildiğinde öfkelenebilir. Çünkü insan kendisini yalnızca biyolojik ihtiyaçları olan bir varlık olarak görmez. Kendisi için saygı, onur, değer ve anlam önemalidir.

Bu durum modern toplumların sonradan ürettiği bir anlayış değildir. İnsanlık tarihinin en eski dönemlerinden itibaren insanın hayatı anlamlandırma ve maddi olanın ötesine geçme çabası görülmektedir. En ilkel topluluklarda bile yemek, avlanmak, ölüm, doğum ve tabiatla ilişki çeşitli ritüellerle çevrelenmiştir. İnsan avlanmadan önce dua etmiş, ritüeller gerçekleştirmiş, bazen oruç tutmuş ve tabiatla kurduğu ilişkiyi yalnızca fayda ilişkisi olarak görmemiştir.

İnsan böylece maddi olanın içerisine manevi olanı yerleştirmiştir. Bu, insanın yalnızca maddi ihtiyaçları olan bir canlı değil, manevi değerleri olan bir varlık olduğunu göstermektedir.

İnsan Neyi Üstte Tutar?

İnsan değerleri arasında bir hiyerarşi kurar. Ancak insanın mutsuzluğu ve kaygısı, büyük ölçüde bu hiyerarşiyi nasıl kurduğu ile ilgilidir.

İnsan yalnızca yemek yiyen kişiyi değil, yemeğini paylaşan kişiyi över. Yalnızca güçlü olanı değil, gücünü adalet için kullananı değerli bulur. Yalnızca zengin olanı değil, sahip olduklarını paylaşabileni de üstün görür.

Bu durum insanın manevi değerleri maddi değerlerin üzerinde tutma eğilimine sahip olduğunu göstermektedir. İnsan için adalet, merhamet, doğruluk, paylaşmak ve sevgi yalnızca maddi fayda sağlayan davranışlar değildir. Bunlar kendi başlarına değer taşırlar.

Ancak insan, teorik olarak yüksek değerleri kabul etmesine rağmen hayatını başka değerler üzerine kurabilir. Maddi başarıyı, parayı, makamı, statüyü ve başkalarının onayını hayatının merkezine yerleştirebilir.

İşte burada insanın değer dünyası ile yaşadığı hayat arasında bir çatışma ortaya çıkar.

İnsan manevi değerleri üstün gören bir doğaya sahip olmasına rağmen maddi olanı hayatının mutlak merkezi hâline getirdiğinde, aslında kendi varlığının önemli bir yönünü unutmaya başlar. Bu nedenle kendini unutmak, yalnızca kişinin geçmişini, kimliğini veya hayat hikâyesini unutması değildir.

Kendini unutmak, insanın kendi değer doğasını unutmasıdır.

İnsan, insan olduğunu bilmeye devam eder. İnsanlık onurundan söz eder. Kendisine kötü muamele edildiğinde rahatsız olur. Haksızlığa uğradığında öfkelenir. Fakat buna rağmen hayatını yalnızca çıkar, tüketim, haz, statü ve maddi başarı etrafında kurabilir.

Bu durumda insan, kendi değerleriyle çelişmeye başlar.

Bir taraftan kendisine değerli bir insan muamelesi yapılmasını ister, diğer taraftan hayatını yalnızca maddi değerlerin belirlediği bir düzen içerisinde sürdürür. Bir taraftan adaleti savunur, diğer taraftan kendi çıkarı söz konusu olduğunda haksızlığı meşrulaştırabilir. Bir taraftan insanlığın yüce değerlerinden söz eder, diğer taraftan bu değerleri kendi hayatının merkezinden çıkarabilir.

Bu, insanın kendisine yabancılaşmasıdır. İnsan kendi değer doğasına yabancılaştığı ölçüde kendisini unutmaya başlar.

İç Huzursuzluğu ve Değer Çatışması

İnsan kendini unuttuğunun her zaman farkında olmayabilir. Çoğu zaman kişi, hayatındaki huzursuzluğun kaynağını dışarıda arar. Daha fazla para kazanırsa, daha yüksek bir statüye ulaşırsa veya daha fazla imkâna sahip olursa mutlu olacağını düşünebilir.

Fakat kişi istediği şeyleri elde ettiği hâlde huzursuzluğu devam edebilir. Çünkü huzursuzluğun kaynağı yalnızca sahip olmadıkları değil, kendi değer dünyasıyla yaşadığı hayat arasındaki uyumsuzluk da olabilir.

İnsan, manevi olanı tamamen kaybettiğinde bile bir süre bunun farkına varmayabilir. Ancak hayatını yalnızca maddi değerler üzerine kurdukça sürekli bir tatminsizlik yaşayabilir. Çünkü maddi olan, insanın bütün değer ihtiyacını karşılamaz.

Bu nedenle insan bazen neden mutsuz olduğunu tam olarak bilemez. Her şeye sahip olduğunu düşündüğü hâlde iç huzuru bulamaz. Çünkü mesele sahip olmakla ilgili değildir. Mesele, insanın sahip olduklarıyla kendi değer dünyası arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğudur.

İç huzursuzluğu, insanın kendi varlığıyla olan bu uyumsuz ilişkisinin bir belirtisi olabilir.

İnsanın değer duygusu, özellikle haksızlık karşısında açık biçimde ortaya çıkar. Bir insan kendisine haksızlık yapıldığında rahatsız olur. Çünkü adalet duygusu onun değer dünyasının bir parçasıdır.

Ancak insan başkasına haksızlık yaptığında da çoğu zaman bütünüyle huzurlu değildir. Bu nedenle yaptığı davranışı kendisine açıklamaya ve meşrulaştırmaya çalışır.

“Ben bunu yapmak zorundaydım.”

“O bunu hak etti.”

“Aslında onun iyiliği için yaptım.”

“Başka çarem yoktu.”

Bu tür açıklamalar çoğu zaman yalnızca dışarıdakileri ikna etmek için değil, insanın kendisini ikna etmesi için de üretilir.

Burada savunma mekanizmalarının kökünde değer duygusunun bulunduğu söylenebilir. İnsan haksızlık yaptığında, yaptığı şeyin kendi değer dünyasında yarattığı çatışmayı ortadan kaldırmak ister. Bunun için davranışını haklı göstermeye çalışır.

İnsan kötülük yaptığında bile kendisini bütünüyle kötü biri olarak görmek istemez. Bu nedenle kötülüğü iyilik gibi yorumlayabilir veya yaptığı davranışın zorunlu olduğunu düşünebilir.

Kişinin kendisini ikna etme ihtiyacı, aslında onun hâlâ bir değer dünyasına sahip olduğunu gösterir. Eğer insan için adaletin, iyiliğin ve doğruluğun hiçbir anlamı olmasaydı, yaptığı haksızlığı meşrulaştırmaya da ihtiyaç duymazdı.

Mutsuzluk, kaygı ve kendini unutmak birbirinden bağımsız problemler değildir.

İnsan değer veren bir varlıktır. Değer verdiği için kaybederse kaygılanır. Fakat aynı zamanda değerlerini doğru bir hiyerarşi içerisine yerleştirmek zorundadır.

İnsan maddi olanı mutlaklaştırdığında, kaygıları da çoğalır. Çünkü maddi değerler sürekli kaybedilebilir, değişebilir ve başkalarıyla karşılaştırılabilir. Daha fazla kazanmak isteyen insan daha fazlasını kaybetmekten korkmaya başlar. Daha yüksek bir statü isteyen insan bu statüyü korumak için sürekli kaygılanır. Başkalarının onayını hayatının merkezine koyan insan ise bu onayı kaybetmekten korkar.

Buna karşılık insan manevi ve aşkın değerleri hayatının merkezine yerleştirdiğinde, kaygının niteliği değişir. Bu, insanın hiçbir zaman kaygılanmayacağı anlamına gelmez. İnsan olmak kaygılanma imkânını da beraberinde getirir. Ancak insanın ne için kaygılandığı ve kaygısıyla nasıl ilişki kurduğu değişir.

Bu nedenle çözüm, kaygıdan kurtulmak için hiçbir şeye değer vermemek değildir. Hiçbir şeye değer vermeyen insan kaygılarından kurtulmuş gibi görünebilir; fakat bu durum insanın değer dünyasının kaybolması ve tam bir duyarsızlığa dönüşmesi anlamına da gelebilir.

İnsanlıktan vazgeçerek mutsuzluktan kurtulmak mümkün değildir.

Çözüm, insanın değerlerini yeniden keşfetmesi ve kendi hayatını bu değerlerle uyumlu hâle getirmesidir.

Sonuç

İnsan mutsuz olduğu için değerlerinden vazgeçmez. Çoğu zaman değerlerinden uzaklaştığı için mutsuz olur.

Kaygının önemli bir bölümü, insanın değer verdiği şeyleri kaybetme ihtimalinden kaynaklanır. Ancak daha derindeki kaygılardan biri, insanın kendi değer doğasıyla yaşadığı hayat arasındaki çatışmadan doğabilir.

İnsan manevi olanı üstün gören bir varlık olduğu hâlde maddi olanı hayatının mutlak merkezi hâline getirdiğinde, kendi değer hiyerarşisini tersine çevirebilir. Bu tersine dönüş, insanın kendisine yabancılaşmasına ve kendini unutmasına yol açar.

Kendini unutmak, insanın kendisi hakkında hiçbir şey bilmemesi değildir. Kendini unutmak, nasıl bir varlık olduğunu unutmasıdır.

İnsan, değerlerinden tamamen vazgeçmeden önce çoğu zaman kendisini ikna etmeye çalışır. Haksızlığı haklı, kötülüğü zorunlu, bencilliği ise doğal göstermeye çalışır. Savunma mekanizmaları, insanın kendi davranışlarıyla değerleri arasındaki çatışmayı görünmez hâle getirme çabası hâline gelir.

Fakat insan kendisini ne kadar ikna etmeye çalışırsa çalışsın, kendi değer doğasına bütünüyle yabancılaşması huzursuzluk üretmeye devam edebilir.

Bu nedenle mutsuzluğun çözümü, insanın kaygılarını tamamen ortadan kaldırmak veya hiçbir şeye değer vermemek değildir. Asıl mesele, insanın neye değer verdiğini, neyi hayatının merkezine yerleştirdiğini ve yaşadığı hayatın kendi değer doğasıyla ne ölçüde uyumlu olduğunu yeniden sorgulamasıdır.

İnsan kendisini yeniden hatırladığında, kaygıdan tamamen kurtulmayabilir. Fakat kaygılarının kaynağını ve anlamını daha iyi anlayabilir. Belki de insanın asıl ihtiyacı, kaygısız bir hayat değil; kendini unutmadan yaşayabileceği anlamlı bir hayattır.