Kendini İspat Toplumu: Korkunun ve Yetersizlik Duygusunun Ürettiği Kimlikler ve Makbul Vatandaş Üzerine
I.Kendini İspat Toplumu
Hep kendimizi ispat zorunda bırakılıyoruz.. Kimliğimizi vatanperverliğimizi, insanlığımızı, dindarlığımızı ya da dine mesafeli oluşumuzu. bu durum toplumun her kesiminde görülüyor.
Orhan Kemal’in Bekçi Murtaza karakteri, kendisini bir görev ve otorite anlayışı üzerinden var eden insan tipinin çarpıcı bir örneğidir. Murtaza için bekçilik yalnızca yaptığı bir iş değildir; kimliğinin, değerinin ve toplum içindeki yerinin temelidir. Bu nedenle görevine bağlılığını sürekli göstermek, kurallara bağlılığını kanıtlamak ve kendisini “doğru tarafta” konumlandırmak zorundadır. Onun davranışlarında görülen bu aşırı ispat ihtiyacı, yalnızca bireysel bir karakter özelliği olarak değil, daha geniş bir toplumsal psikolojinin edebî görünümü olarak da okunabilir. İnsan kendisini yeterince güçlü ve değerli hissedemediğinde, ait olduğu makamı, grubu, ideolojiyi veya kimliği yücelterek kendi değerini onun üzerinden kurabilir. Böylece kişi kendisini gerçekleştirmek yerine, sürekli olarak kimliğinin ve sadakatinin bekçiliğini yapmaya başlar. Murtaza bu bakımdan yalnızca bir roman karakteri değil, kendini ispat etmek zorunda hisseden insanın toplumsal bir tipidir.
**
Bir toplumun sağlıklı olup olmadığını anlamanın yollarından biri, o toplumda insanların birbirlerine ne kadar güvendiğine bakmaktır. Fakat bundan daha derin bir ölçü daha vardır: İnsanlar, sırf ait oldukları kimliklerden dolayı kendilerini sürekli ispat etmek zorunda hissediyorlar mı?
Çünkü sağlıklı bir toplumda insan, kimliğinden dolayı peşinen suçlanmaz. Kadın olduğu için yeterliliğini, Kürt olduğu için vatanseverliğini, Türk olduğu için ırkçı olmadığını, dindar olduğu için ahlakını, seküler olduğu için de ahlaksız olmadığını sürekli kanıtlamak zorunda kalmaz. İnsan önce birey olarak görülür; ait olduğu kimlikler ise onun hakkında otomatik bir hüküm vermenin aracı haline getirilmez.
Sağlıksız toplumlarda ise bunun tam tersi bir mekanizma işler. İnsan önce bir kategoriye yerleştirilir, sonra o kategori üzerinden şüphe altına alınır ve ardından kendisini aklaması beklenir.
“Sen kimsin?” sorusundan önce “Sen gerçekten bizden misin?” sorusu gelir.
Böyle bir toplumda kimlik, insanın doğal bir varoluş unsuru olmaktan çıkar ve sürekli savunulması gereken bir pozisyona dönüşür.
Örneğin toplumda kadınların dezavantajlı olduğu düşünülüyorsa veya gerçekten böyle bir dezavantaj varsa, bir kadın önemli bir makama geldiğinde yalnızca görevini yapmakla yetinmeyebilir. Bilinçli ya da bilinçsiz biçimde, kadın olduğu için o makama gelmediğini, erkekler kadar hatta onlardan daha fazla yeterli olduğunu göstermeye çalışabilir. Bunun sonucunda zaman zaman olduğundan daha sert, daha otoriter veya daha mücadeleci bir kişiliğe bürünebilir.
Benzer bir mekanizma etnik kimliklerde de görülebilir. Etnik çatışmaların yaşandığı toplumlarda belirli bir etnik gruba mensup insanlar, yalnızca kendi bireysel davranışlarından değil, ait oldukları grubun kolektif imajından da sorumlu tutulabilirler. Böylece kişi, kendi vatanseverliğini veya sadakatini sürekli kanıtlama ihtiyacı hisseder.
Aynı durum din alanında da ortaya çıkabilir. Dindarlığı sürekli sorgulanan bir insan, zamanla yalnızca inancını yaşamaz; dindarlığını göstermeye başlar. Çünkü artık mesele inandığı şey değil, başkalarının onun hakkında vereceği hükümdür.
Burada psikolojik açıdan önemli bir dönüşüm meydana gelir: Kimlik yaşanmaktan çıkar, performansa dönüşür.
İnsan artık “Ben neyim?” sorusundan çok “Beni nasıl görüyorlar?” sorusuyla ilgilenmeye başlar. Bu noktada toplumun birey üzerindeki baskısı yalnızca dışarıdan gelen bir baskı değildir. Zamanla insan, toplumun bakışını kendi içine taşır. Başkalarının onu nasıl değerlendireceğini önceden düşünmeye, kendisini sürekli kontrol etmeye ve davranışlarını buna göre düzenlemeye başlar.
Böylece toplum, insanların birbirlerini sürekli denetlediği bir yapıya dönüşür.
“Gerçek Türk müsün?”
“Gerçek vatansever misin?”
“Gerçek Müslüman mısın?”
“Gerçek laik misin?”
“Gerçek demokrat mısın?”
“Gerçek milliyetçi misin?”
“Gerçek özgürlükçü müsün?”
Soruların kendisi bile aslında önemli bir toplumsal problemi gösterir. Çünkü burada artık insanın davranışlarından ziyade kimliğinin saflığı ve meşruiyeti sorgulanmaktadır.
İnsanın kendisini yetersiz, güçsüz veya değersiz hissetmesi, zaman zaman bu eksikliği kendisinden daha büyük ve yüce gördüğü bir kimliğe, topluluğa veya davaya bağlanarak telafi etmesine yol açabilir. Freud’un süblimasyon kavramıyla ilişkilendirilebilecek bu durum, toplumsal düzeyde de düşünülebilir. İmparatorluğunu kaybetmiş, tarih boyunca ihanete uğradığı ve sürekli tehdit altında bulunduğu duygusunu taşıyan bir toplumda, “üç tarafımız denizlerle, beş tarafımız düşmanlarla çevrili” gibi ifadelerle bu tehdit algısının daha çocukluk çağından itibaren eğitim yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılması, farklı olana karşı doğal bir güvensizlik geliştirilmesine neden olabilir. Kendini tarihsel olarak güçsüz, aşağılanmış veya sürekli tehdit altında hisseden toplum, kendi değerini ve gücünü koruyabilmek için ait olduğu kimliği yüceltmeye ve onu savunmayı bir tür varoluş meselesine dönüştürmeye başlayabilir. Böylece bireysel veya toplumsal yetersizlik duygusu, üstün bir kimliğe aidiyet üzerinden telafi edilir; farklı olan ise doğal bir farklılık olmaktan çıkarak potansiyel bir tehdit olarak algılanır.
Böyle bir ortamda herkes bir başkasının kimlik bekçisine dönüşür. Fakat bunun ilginç bir sonucu vardır: Başkasını sürekli yargılayan toplum, sonunda herkesin kendisini savunmak zorunda kaldığı bir topluma dönüşür. Çünkü bugün başkasını sorgulayan ölçü, yarın sizi sorgulamak için kullanılabilir. Bugün “Sen yeterince vatansever değilsin” denilen kişi, yarın başkasına “Sen yeterince demokrat değilsin” diyebilir. Bugün “Sen gerçek dindar değilsin” diyen kişi, yarın “Sen gerçek milliyetçi değilsin” suçlamasıyla karşılaşabilir. Sonunda toplumda ortak bir güven duygusu yerine karşılıklı şüphe oluşur. İnsanlar birbirlerine “Sen nasıl bir insansın?” diye sormak yerine “Sen hangi gruptansın?” diye sormaya başlar. Bu, toplumsal sağlığın ciddi biçimde bozulduğunun göstergesidir. Çünkü sağlıklı toplumun temelinde farklılıklarla birlikte yaşayabilme kapasitesi vardır. İnsanların aynı düşünmesi gerekmez. Aynı dine, aynı etnik kimliğe, aynı siyasi görüşe veya aynı hayat tarzına sahip olmaları gerekmez. Fakat bütün bu farklılıkların üzerinde ortak bir ilke bulunmalıdır:
İnsan, yalnızca ait olduğu kategoriden dolayı suçlu veya şüpheli değildir.
Bir insanın Kürt olması onun vatanseverliği hakkında, Türk olması ırkçılığı hakkında, dindar olması ahlakı hakkında, kadın olması yeterliliği hakkında tek başına hiçbir hüküm vermez. İnsanı kimliğinden tamamen koparmak da doğru değildir. Fakat kimliği, insan hakkında peşin hüküm vermenin aracı haline getirmek daha büyük bir problemdir. Çünkü bu durumda birey ortadan kalkar; geriye kategoriler kalır. Ve kategoriler konuşmaya başladığında insanları gerçekten tanımaya gerek kalmaz.
Türkiye toplumuna baktığımızda bu mekanizmanın birçok alanda görüldüğü söylenebilir. Farklı kimlikler, tarihsel çatışmaların ve karşılıklı güvensizliklerin yükünü taşımaktadır. Bunun sonucu olarak insanlar yalnızca kendi hayatlarını yaşamakla kalmamakta, aynı zamanda ait oldukları grubun “iyi” bir temsilcisi olduklarını kanıtlamaya çalışmaktadırlar. Bunun psikolojik bedeli küçümsenemez. Sürekli kendini ispat etmek zorunda kalan insan, bir süre sonra kendisi olmaktan çok kendisinin başkalarının gözündeki imajıyla ilgilenmeye başlar.
İşte burada özgürlük problemi ortaya çıkar. Çünkü özgür insan, başkalarının kendisi hakkında vereceği hükmün esiri olmayan insandır. Elbette eleştiriye açıktır; fakat varlığını sürekli başkalarının onayına bağlamaz.
Sağlıklı toplum da bireye böyle bir alan açar. “Bize benzediğini kanıtla” demez. “Senin kim olduğuna bakalım” der. “Masum olduğunu kanıtla” demez.
“Bir yanlışın varsa hesabını ver; fakat sırf kimliğin nedeniyle suçlu sayılma” der. Dolayısıyla toplumsal sağlığın önemli göstergelerinden biri, insanların kendilerini ne kadar rahatlıkla oldukları gibi yaşayabildikleridir. Eğer bir toplumda insan sürekli olarak kimliğini açıklamak, sadakatini göstermek, ahlakını kanıtlamak, yeterliliğini ispat etmek ve başkalarının kuşkusunu gidermek zorunda kalıyorsa, orada yalnızca bireylerin özgüveninden söz edemeyiz.
Sorun daha derindedir. Sorun, toplumun üyelerine yeterince güven vermemesidir. Ve güvenin olmadığı yerde insan ilişkileri giderek bir sınava dönüşür. Herkes hem sınavda olan hem de başkalarını sınayan kişidir. Belki de sağlıklı toplumla sağlıksız toplum arasındaki temel farklardan biri tam burada ortaya çıkar: Sağlıklı toplum insana kendisini gerçekleştirebileceği bir alan açar; sağlıksız toplum ise insanı sürekli kendisini ispat etmeye zorlar.
İnsan kendisini gerçekleştirmek yerine kendisini aklamaya başladığında ise yalnızca bireyin psikolojisi değil, toplumun ahlaki yapısı da bozulmaya başlamıştır.
II.Kendini İspat Toplumunun Tarihsel Kökleri
Türkiye’de insanın kendisini sürekli ispat etmek zorunda kalmasının kökenlerini yalnızca bugünün siyasal kutuplaşmalarında aramak yeterli değildir. Bu davranış biçiminin daha derin bir tarihsel arka planı vardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden Cumhuriyet’e, oradan çok partili hayata ve günümüze uzanan süreçte “makbul vatandaş”ın kim olduğu meselesi sürekli yeniden tanımlanmıştır.
Bu nedenle Türkiye’de kimlik yalnızca kişinin kendisini tanımladığı bir alan değildir; aynı zamanda devletin, toplumun ve diğer grupların kişiyi değerlendirdiği bir alan haline gelmiştir.
a.İmparatorluktan Ulus-devlete Geçiş
Osmanlı toplumu etnik, dinî ve mezhebî bakımdan son derece çeşitliydi. Modern ulus-devlet modeline geçiş ise bu çeşitliliğin üzerine yeni bir siyasal birlik inşa edilmesini gerektirdi. Geç Osmanlı döneminde başlayan merkezileşme ve uluslaşma arayışları, II. Meşrutiyet döneminde daha belirgin hale geldi. Araştırmalar, 1908–1918 arasındaki politikaların yalnızca basit bir “Türkleştirme” politikasından ibaret olmadığını, merkezileşme, bütünleştirme ve homojenleştirme gibi farklı amaçların birlikte yürüdüğünü gösteriyor.
Cumhuriyet’le birlikte ise çok daha kapsamlı bir ulus-devlet inşası başladı. Burada temel problem şuydu: Farklılıkların bulunduğu bir topluluktan ortak bir siyasal kimlik nasıl oluşturulacaktı?
Bu soruya verilen cevap, büyük ölçüde ortak bir vatandaşlık ve milli kimlik yaratılması oldu. Fakat bu süreç zaman zaman kültürel farklılıkların yalnızca korunması değil, homojenleştirilmesi yönünde de işledi. İşte “kendini ispat toplumu”nun ilk önemli kaynağını burada görebiliriz.
Çünkü ortak kimliğin güçlü biçimde vurgulandığı toplumlarda zaman zaman şu soru ortaya çıkar: “Sen bu ortak kimliğin ne kadar içindesin?” Ve bu soru masum bir aidiyet sorusu olmaktan çıkıp sadakat testine dönüştüğünde problem başlar.
b.Makbul Vatandaş Fikri
Cumhuriyet’in kuruluş döneminde yalnızca yeni bir devlet kurulmadı; aynı zamanda yeni bir vatandaş tipi de oluşturulmaya çalışıldı.
Modern, laik, milli, Cumhuriyet’e bağlı ve devletin temel değerleriyle uyumlu vatandaş ideali oluşturuldu. Cumhuriyet’in modernleşme ve ulusal kimlik inşası süreçlerinin laikleşme ile birlikte yürüdüğü akademik literatürde açık biçimde tartışıldı.
Burada çok önemli bir psikolojik sonuç ortaya çıktı: Vatandaş olmak ile makbul vatandaş olmak birbirinden ayrılmaya başladı.
Hukuken vatandaş olabilirsiniz. Ama toplum size başka bir soru sorabilir: “Gerçekten bizden misin?” Bu soru özellikle siyasal kriz dönemlerinde ağırlaşır. Böylece vatandaşlık bir hak olmaktan çıkarak zaman zaman ahlaki ve ideolojik bir yeterlilik sınavına dönüşür.
c.Türk Kimliği Meselesi
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Cumhuriyet’in vatandaşlık anlayışı hukuken yalnızca etnik kökene dayalı bir vatandaşlık tanımı olarak okunamaz. Örneğin 1982 Anayasası’nın 66. maddesi vatandaşlık bağını esas alır ve “Türk”ü vatandaşlık bağı üzerinden tanımlar.
Fakat hukuki vatandaşlık ile toplumsal kimlik algısı aynı şey değildir. Sorun tam burada ortaya çıkar.
Bir insan hukuken eşit vatandaş olabilir; fakat gündelik hayatta kendi kimliği nedeniyle “yeterince Türk”, “yeterince vatansever” veya “yeterince makbul” olup olmadığı sorgulanabilir. Dolayısıyla mesele yalnızca anayasal tanım değildir. Mesele, toplumun insanı nasıl gördüğüdür. Ötekinin varlığıyla kendini tanımlamak Türkiye’nin modern tarihinde bir başka önemli mekanizma da kimliğin çoğu zaman bir öteki üzerinden kurulmasıdır.
Bir kimlik yalnızca “biz neyiz?” sorusuyla değil, “Biz onlar gibi değiliz” sorusuyla da kurulabilir.
Bu durumda toplumun çeşitli dönemlerde farklı “ötekileri” ortaya çıkar: gayrimüslim, komünist, Kürt, irticacı, laikçi, milliyetçi, Batıcı, Batı karşıtı, sağcı, solcu…
Bu kategorilerin tarihsel içerikleri birbirinden çok farklıdır. Fakat psikolojik mekanizma benzerdir: Kendimizi tanımlamak için bir başkasını tanımlarız.
Ve öteki ne kadar tehlikeli görülürse, “biz”in sınırları da o kadar sertleşir.
Bu nedenle Türkiye’deki kimlik siyasetinin önemli bir özelliği, yalnızca farklılıkların bulunması değil, farklılıkların zaman zaman güvenlik ve sadakat meselesi haline gelmesidir.
d.Merkez ve Çevre
Burada Şerif Mardin’in meşhur merkez-çevre analizinin de açıklayıcı bir tarafı var. Türkiye siyasetindeki laik-seküler merkez ile daha muhafazakâr, dindar ve periferik kesimler arasındaki gerilim, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan devlet-toplum ilişkilerinin devamı olarak yorumlanmıştır. Çağdaş çalışmalar da bu ayrımın Türkiye’deki laiklik–İslamcılık ve merkez–çevre gerilimleriyle ilişkisini vurguluyor.
Bunun psikolojik sonucu çok ilginçtir.
Çevre merkeze kendisini ispat etmek zorunda hisseder.
“Biz de bu ülkenin sahibiyiz.”
“Biz gerici değiliz.”
“Biz vatanseveriz.”
“Biz demokrasiye bağlıyız.”
Fakat zaman içerisinde mekanizma tersine dönebilir. Bu defa eski çevre merkeze geldiğinde, kendi meşruiyetini korumak için eskisinden daha güçlü bir merkez dili kullanabilir. Böylece dün kendisini dışlanmış hisseden grup, bugün başkasını dışlayabilir. İşte bu çok önemli: Kendini ispat etmeye zorlanan insan, özgürleşmediği takdirde bir süre sonra başkalarını kendisiyle aynı sınava sokmaya başlayabilir. Dolayısıyla mağduriyet her zaman özgürleştirici değildir. Bazen mağduriyet, uygun koşullarda, yeni bir üstünlük biçimine dönüşebilir.
e.28 Şubat ve sonraki dönem
Bu mekanizmanın yakın tarihteki en belirgin örneklerinden biri 28 Şubat sürecidir. Dindar ve İslamcı kesimler açısından devletin laiklik anlayışıyla uyumlu olup olmadıkları ciddi bir meşruiyet sorunu haline gelmişti. Akademik çalışmalar, dönemin askeri, yargısal ve eğitim kurumlarının Cumhuriyetçi/laik ulusal kimliği koruyan bir işlev üstlendiğini ve Refah Partisi’nin bu mücadelede sistem dışına itildiğini ortaya koyuyor.
Fakat burada hikâyenin ikinci tarafı daha da ilginçtir.
Daha sonra siyasal iktidara gelen muhafazakâr kesimler yalnızca iktidarı paylaşmakla kalmadılar; “makbul vatandaş”ın tanımını da değiştirmeye başladılar.
Dolayısıyla eski mekanizma ortadan kalkmadı.Sadece kimlerin makbul olduğu değişti.
Bu nedenle Türkiye’deki temel problem belki de laiklik veya muhafazakârlık değildir. Daha derindeki problem şudur: Kim, kimin makbul vatandaş olduğuna karar verecek? Asıl mesele buradadır.
Türkiye’nin temel sorunu yalnızca farklı kimliklerin çatışması değildir. Her grubun kendi normunu toplumun tamamı için geçerli hale getirme eğilimidir. Bunun sonucunda insanlara şöyle bir mesaj verilir:
“Önce bizim ölçülerimize göre makbul olduğunu göster; ondan sonra seni kabul ederiz.” Oysa demokratik ve psikolojik olarak sağlıklı toplumun mantığı bunun tersidir:
“Sen önce insansın ve vatandaşsın. Farklı düşünebilirsin. Seni yaptıkların üzerinden eleştiririz; fakat kimliğin nedeniyle peşinen mahkûm etmeyiz.”
Bence Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yalnızca kimlikler arasında uzlaşma değildir. Daha temel olan: İnsanın kendisini sürekli savunmak zorunda olmadığı bir toplumsal düzen kurmaktır.
Çünkü kendisini sürekli savunmak zorunda kalan insan özgür değildir.
Ve sürekli kendisini ispat etmek zorunda kalan toplum da henüz birbirine güvenmeyi öğrenmemiş bir toplumdur.
Türkiye’nin temel toplumsal problemlerinden biri farklılıkların varlığı değil, farklılıkların sürekli bir meşruiyet sınavına dönüştürülmesidir. İnsan Kürt olduğu için vatanseverliğini, Türk olduğu için ırkçı olmadığını, dindar olduğu için ahlakını, laik olduğu için ahlaksız olmadığını, kadın olduğu için yeterliliğini, erkek olduğu için duyarlılığını ispat etmek zorunda bırakıldığında toplum, bireylerin birbirlerine güvenmediği bir “kendini ispat toplumu”na dönüşür.
III. Kendini İspat Toplumundan Çıkış: Eğitim, Şahsiyet ve Ortak İnsanlık Mirası
Bir toplumda insanların birbirlerini sürekli olarak mensup oldukları kimlikler üzerinden değerlendirmelerinin önüne geçebilmek için öncelikle eğitim anlayışının yeniden düşünülmesi gerekir. Çünkü toplumsal davranış biçimleri yalnızca siyasal kurumlar veya hukuki düzenlemeler tarafından belirlenmez; bunların arkasında insanların dünyayı algılama biçimleri, değer anlayışları ve birbirleriyle kurdukları ilişkiler vardır. Bu nedenle sorunun kalıcı çözümü, yalnızca farklı kimliklerin birbirine karşı hoşgörülü olmasını istemekle değil, insanı değerlendirme ölçütlerinin değiştirilmesiyle mümkündür.
Burada ilk olarak kimlik merkezli eğitim anlayışından şahsiyet merkezli eğitim anlayışına geçmek gerekir. Modern eğitim çoğu zaman bireyin belirli bir mesleğe, toplumsal role veya yurttaşlık kimliğine hazırlanmasını esas alır. Oysa eğitim aynı zamanda insanın kendisini tanımasını, kendi zaaflarını fark etmesini, başkalarının varlığını kabul etmesini ve kendi kanaatlerini eleştirebilmesini sağlamalıdır. Bu bakımdan gençlere yalnızca “hangi topluluğa ait oldukları” değil, “nasıl bir insan olmaları gerektiği” sorusu da yöneltilmelidir.
Bu değişiklik basit bir ahlak öğretimiyle gerçekleştirilemez. Öğrencinin farklı düşüncelerle karşılaşması ve bunları sorgulama imkânına sahip olması gerekir. Felsefenin eğitimdeki önemi de burada ortaya çıkar. Felsefi düşünce, bireyi hazır kabulleri tekrar etmekten çıkararak onların dayanaklarını araştırmaya yöneltir. Bir insanın mensup olduğu grubun görüşlerinin doğru olması, o insanın her söylediğinin doğru olduğu anlamına gelmediği gibi, karşı gruba mensup bir kişinin söylediğinin yanlış olması da kimliğinden çıkarılamaz. Bu ayrımı kavrayabilmek eleştirel düşüncenin temel şartlarından biridir.
Dolayısıyla eğitimde özellikle “öteki” hakkında oluşmuş genellemelerin sorgulanmasına ihtiyaç vardır. Öğrenciye yalnızca farklılıklara saygı göstermesi öğretilmemeli; farklılığın kendisiyle karşılaşması sağlanmalıdır. Çünkü soyut olarak tanınan “öteki”, çoğu zaman zihinsel bir kategori olarak kalır. Gerçek karşılaşma ise bu kategoriyi zorlar. Farklı inanç, düşünce, kültür ve hayat tarzlarına sahip insanların aynı meseleler üzerinde konuşabilmeleri, birbirlerinin kanaatlerini dinleyebilmeleri ve gerektiğinde birbirlerinden öğrenebilmeleri toplumsal güvenin oluşması açısından önemlidir.
Ancak burada “hoşgörü” kavramının da yeniden değerlendirilmesi gerekir. Hoşgörü, kimi zaman bir kişinin kendisini diğerinden daha üstün bir konumda görerek onu “katlanılabilir” bulması anlamına gelebilir. Asıl hedef hoşgörüden daha ileri bir noktadır: eşit insan değerinin kabulü. Başka bir insanı yalnızca ona tahammül ettiğimiz için değil, onun da bizim kadar insanlık değerine sahip olduğunu kabul ettiğimiz için tanımamız gerekir.
Bu noktada Türkiye’nin kendi düşünce mirasının eğitim sürecine dahil edilmesi önem taşımaktadır. Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli ve Mevlânâ gibi isimlerin düşünceleri yalnızca kültürel veya folklorik unsurlar olarak okutulmamalıdır. Onların insan, nefs, ahlak, farklılık ve birlikte yaşama konusunda ortaya koydukları düşünceler, bugünün toplumsal sorunlarıyla ilişkilendirilerek ele alınabilir. Buradaki amaç geçmişi idealize etmek değildir. Amaç, modern problemlerin çözümünde kendi tarihsel tecrübemizin ürettiği düşünsel imkânları yeniden değerlendirmektir.
Bununla birlikte Anadolu mirasını modern dünyanın kazanımlarına alternatif olarak sunmak da doğru değildir. İnsan hakları, hukuk devleti, bireysel özgürlük, bilimsel düşünce, eleştirel akıl ve çoğulculuk modern dünyanın önemli kazanımlarıdır. Bunların karşısına Yunus Emre veya Hacı Bektaş-ı Veli’yi koymak, meselenin özünü kaçırmak olur. Daha doğru yaklaşım, farklı tarihsel geleneklerin insanın ortak problemlerine getirdiği cevapları birlikte değerlendirmektir. Böylece öğrenci, kendi kültürel mirasını tanırken aynı zamanda evrensel düşünce dünyasının parçası olduğunu da görebilir.
Bu nedenle eğitimde yapılması gereken şey, “Batılı değerler” ile “Anadolu değerleri” arasında bir tercih yaptırmak değil, bunların hangi insanlık problemlerine cevap verdiklerini araştırmaktır. Örneğin Yunus Emre’nin insan anlayışı ile Kant’ın insanı amaç olarak gören ahlak anlayışı aynı düşünce sistemi değildir; fakat insanın araçsallaştırılmasına karşı geliştirdikleri yaklaşımlar karşılaştırılabilir. Hacı Bektaş-ı Veli’nin insan ve toplum anlayışı ile modern çoğulculuk düşüncesi aynı tarihsel bağlamın ürünü değildir; fakat farklı insanların birlikte yaşaması problemi açısından birlikte tartışılabilir. Bu tür karşılaştırmalar, öğrencinin kendi geleneğini küçümsemeden evrensel düşünceye açılmasını sağlar.
Aynı yaklaşım akademik hayat için de geçerlidir. Bilimsel ve entelektüel değerlendirmede kişinin kimliğinden, unvanından veya bağlı olduğu çevreden önce ileri sürdüğü düşüncenin niteliği esas alınmalıdır. Bir düşüncenin doğru veya yanlışlığı, onu söyleyen kişinin profesör, öğrenci, din adamı veya herhangi başka bir meslek mensubu olmasından bağımsız olarak tartışılabilmelidir. Bu, yalnızca akademik özgürlüğün değil, hakikate yönelik entelektüel sorumluluğun da gereğidir. Akademik unvanların düşünce üzerindeki otoritesini sınırlamak, düşüncenin değerini azaltmaz; tersine gerçek entelektüel faaliyetin önünü açar.
Burada önemli olan bir başka husus da kişinin kendi grubuna yönelik eleştiri geliştirebilmesidir. Sağlıklı bir toplumda birey, ait olduğu topluluğun bütün davranışlarını savunmak zorunda hissetmez. Kendi grubunun yanlışını kabul etmek, o gruba ihanet etmek anlamına gelmemelidir. Aksine ahlaki olgunluğun göstergelerinden biri, insanın kendisiyle özdeşleştirdiği çevreyi de eleştirebilmesidir. Bu yeteneğin gelişmediği toplumlarda kimlik dayanışması kolaylıkla kör bir aidiyet ve karşıtlık biçimine dönüşebilir.
Dolayısıyla hedef, kimlikleri ortadan kaldırmak değildir. Kimlikler insanın tarihsel ve kültürel varlığının doğal unsurlarıdır. Sorun, kimliklerin insanı bütünüyle açıklayan ve başkalarına karşı üstünlük sağlayan ölçütlere dönüştürülmesidir. Eğitim ve kültür politikalarının amacı, bireyin kendi kimliğini tanımasını sağlarken aynı zamanda kimliğinin sınırlarını aşabilecek bir şahsiyet geliştirmesine imkân vermek olmalıdır.
Bu noktada Anadolu’nun “kemal” anlayışı yeniden düşünülebilir. Kemal, yalnızca bilgi sahibi olmak veya toplumsal başarı elde etmek değildir. İnsan kendi nefsini, önyargılarını ve sınırlılıklarını fark edebildiği ölçüde olgunlaşır. Bu anlayış modern eleştirel düşünceyle de çatışmak zorunda değildir. Tam tersine, kendi kanaatini sorgulayabilen, yanılabileceğini kabul edebilen ve başkasının değerini kendi değerine tehdit olarak görmeyen birey, hem ahlaki hem de entelektüel bakımdan daha güçlü bir şahsiyet ortaya koyar.
Bu nedenle toplumun ulaşması gereken nokta, insanlara yeni bir “makbul kimlik” kazandırmak değil, makbul insanı kimlik üzerinden tanımlama alışkanlığını aşmaktır. Gençlere “hangi gruba ait olmalısın?” sorusundan önce “nasıl bir insan olmalısın?” sorusunun yöneltilmesi gerekir. Bunun için felsefe, ahlak, edebiyat, tarih ve kendi kültürel mirasımızın birlikte okutulduğu daha bütünlüklü bir eğitim anlayışına ihtiyaç vardır.
Sonuç olarak mesele yalnızca farklılıkları kabul etmek değildir. Daha derin mesele, insanı farklılıklarından önce insan olarak görebilecek bir bilinç geliştirmektir. Böyle bir bilinç oluştuğunda kişi kendi kimliğini koruyabilir, fakat kimliğini başkalarını yargılamanın ölçütü haline getirmez. Kendi geleneğinden beslenebilir, fakat geleneğini mutlaklaştırmaz. Evrensel değerleri benimseyebilir, fakat kendi tarihsel ve kültürel köklerinden utanmak zorunda kalmaz.
Türkiye açısından ihtiyaç duyulan eğitim modeli tam da bu dengeyi kurabilmelidir: kökleri olan fakat kapanmayan, kimliği bulunan fakat kimliğine hapsolmayan, kendi geleneğini bilen fakat bütün insanlık mirasına açık olan bir şahsiyet modeli. Böyle bir eğitim, kendini sürekli ispat etmek zorunda hisseden birey yerine, kendi değerini başkasını küçültmeden gerçekleştirebilen bireyin yetişmesine katkıda bulunabilir.

