Felsefi Psikoloji/7: Toksik İlişki mi, İlkesiz İlişki mi?

209a32_1929a0d149cb4a6dab0860cee931b2ec~mv2

Toksik İlişki Kavramı Üzerine

Son yıllarda insan ilişkilerini tanımlamak için “toksik ilişki” kavramı son derece yaygın biçimde kullanılmaya başlandı. İnsanları sıkan, rahatsız eden, mutsuz eden, yoran veya kendilerine kötü hissettiren ilişkiler kolayca “toksik” olarak nitelendiriliyor. Fakat burada ciddi bir kavramsal problem var: Bir kavramın bu kadar geniş bir alana uygulanabilmesi, onun açıklayıcı gücünün yüksek olduğunu değil, sınırlarının yeterince belirlenmediğini de gösterebilir.

Toksik ilişkiyi açıklamak için genellikle “üzülmek”, “değersiz hissetmek”, “aşağılanmak”, “gerilim yaşamak”, “destek görmemek”, “güvensizlik hissetmek” veya “ilişkinin kişiyi yorması” gibi ifadeler kullanılır. Ancak bunların önemli bir kısmı ilişkinin nesnel niteliğini değil, kişinin ilişki hakkındaki algısını ve yaşadığı duyguyu tarif eder.

Burada temel bir ayrım yapmak gerekir: Hissetmek ayrı bilmek ayrı şeydir.

Bir insan “Beni aşağılıyor” diyebilir. Fakat gerçekten aşağılanmış mıdır? Karşısındaki insan onu gerçekten aşağılamış mıdır, yoksa kendisine yöneltilen bir eleştiriyi, itirazı veya hoşuna gitmeyen bir sözü aşağılanma olarak mı yorumlamıştır?

Aynı şekilde “Bana değer vermiyor”, “Beni dışlıyor”, “Bu ilişki beni tüketiyor” veya “Bana kötü davranıyor” şeklindeki ifadeler de tek başına ilişkinin nesnel niteliğini kanıtlamaz. Bunlar kişinin yaşantısını ve yorumunu ifade eder. Oysa bu yorumdan hareketle karşıdaki insanın niyeti ve ilişkinin niteliği hakkında kesin bir hükme varmak için ayrıca gerekçe gerekir.

İnsan kendi duygusunu inkâr edemez; fakat kendi duygusundan hareketle dış dünyaya ilişkin kesin bir hüküm de çıkaramaz. İnsan yanılabilir, önyargılarının etkisinde kalabilir, geçmiş deneyimlerini bugünkü ilişkiye taşıyabilir veya kendi kusurunu görmek istemediği için problemi karşısındaki insanda arayabilir. Hatta bazen kibir ve aşırı hassasiyet, kişinin kendisine yöneltilen en küçük eleştiriyi bile bir saldırı veya aşağılama olarak algılamasına yol açabilir.

Bu nedenle “Ben böyle hissettim” ile “gerçekten böyle oldu” arasındaki mesafeyi korumak gerekir.

Bu ayrım özellikle dostluk ilişkilerinde önemlidir. Çünkü dostunuz her zaman sizi rahat ettiren, onaylayan ve hoşunuza giden şeyleri söyleyen kişi değildir. Bazen sizi uyarır, hatanızı gösterir, davranışınızı eleştirir veya size itiraz eder. Siz de bundan dolayı üzülür, öfkelenir ya da kendinizi kötü hissedebilirsiniz. Fakat sırf bu nedenle dostunuzu “toksik” ilan etmek, dostluk kavramının kendisini anlamsızlaştırır.

Çünkü bir ilişkide gerilim bulunması, o ilişkinin toksik olduğunu göstermez. İnsan ilişkilerinde anlaşmazlık, kırgınlık, sorumluluk, fedakârlık ve zaman zaman sıkıntı kaçınılmazdır. İki ayrı iradenin, iki ayrı karakterin ve iki ayrı hayat tecrübesinin karşılaşmasından söz ediyoruz. Dolayısıyla insanı zaman zaman zorlayan veya üzen her ilişkiyi sağlıksız kabul etmek mümkün değildir.

Asıl problem, “toksik” kelimesinin birbirinden farklı durumları tek bir kategori altında toplamasıdır. Eleştiri ile aşağılama, sorumluluk ile sömürü, anlaşmazlık ile düşmanlık, kırgınlık ile istismar aynı şey değildir. Bunları birbirinden ayırmadan hepsine “toksik ilişki” demek, insan ilişkilerini açıklamak yerine onları etiketlemektir.

Daha da önemlisi, bu yaklaşım insanı kendi payını sorgulamaktan kurtarabilir. Kişi “Ben bu ilişkinin içinde nasıl davranıyorum?” sorusunu sormak yerine yalnızca “Karşımdaki bana ne yapıyor?” diye bakmaya başlayabilir. Böylece kendi davranışlarını, beklentilerini ve kusurlarını değerlendirmeden karşısındaki insanı “toksik” ilan edebilir.

Oysa insan ilişkilerinde yalnızca karşı tarafı değil, kendimizi de değerlendirmek zorundayız. “Bu ilişki bana ne yapıyor?” sorusu kadar “Ben bu ilişkinin içinde ne yapıyorum?” sorusu da önemlidir.

Burada mesele, insanın yaşadığı gerçek zararı inkâr etmek değildir. Açık şiddet, sistematik istismar, tehdit, bilinçli manipülasyon, sürekli aldatma ve sömürü elbette ayrıca değerlendirilmelidir. Fakat bunları, kişinin yalnızca “üzüldüm”, “rahatsız oldum” veya “kendimi kötü hissettim” demesiyle aynı düzleme koyamayız. Birincisi somut davranışlarla ortaya konulabilecek fiillerdir; ikincisi ise öncelikle kişinin öznel yaşantısını ifade eder.

Dolayısıyla insan ilişkilerinde duygu bir işaret olabilir, fakat tek başına hüküm değildir. Rahatsızlık bir soru doğurabilir; fakat sorunun cevabı değildir. Sezgi dikkate alınabilir; fakat sezgi ile bilgi aynı şey değildir.

Üstelik insanlar tek boyutlu varlıklar değildir. Bir insan bir konuda iyi, başka bir konuda zayıf olabilir; hata yapabilir, sonra hatasını düzeltebilir. Bazen bizi incitebilir, bazen destekleyebilir. İnsan karakterinin bu karmaşıklığını birkaç davranış ve birkaç öznel duygu üzerinden “toksik” etiketiyle açıklamak, kaçınılmaz olarak aşırı genellemeye yol açar.

Bu nedenle “toksik ilişki” kavramının bugün kullanıldığı biçimiyle temel sorunu, her rahatsızlığı, her çatışmayı ve her olumsuz duyguyu aynı kavramsal kategoriye yerleştirmesidir. Böylece kavram, gerçek istismar biçimlerini ayırt etmeye yarayan analitik bir araç olmaktan çıkıp kişinin hoşlanmadığı ilişkileri tanımladığı geniş bir etikete dönüşebilmektedir.

İnsan ilişkilerini anlamak için önce kavramlarımızı temizlememiz gerekir.

Bir insanın üzülmesi, ilişkinin kötü olduğunu kanıtlamaz.
Bir insanın rahatsız olması, karşısındaki insanın kötü olduğunu kanıtlamaz.
Bir insanın kendisini aşağılanmış hissetmesi, mutlaka aşağılanmış olduğu anlamına gelmez.
Bir ilişkinin zor olması, onun sağlıksız olduğu anlamına gelmez.

Çünkü insanın kendi duygusu, tek başına karşısındaki insan hakkında verilmiş kesin bir hüküm değildir.

İnsan ilişkileri zan üzerine değil, davranışların ve ilkelerin değerlendirilmesi üzerine kurulmalıdır.

İnsan ilişkilerinde sürekli karşımızdakinden şüphe ederek, her davranışını “Beni aşağıladı mı?”, “Beni üzdü mü?”, “Beni yıprattı mı?” diye yorumlayarak hareket etmek yerine, dayanacağımız daha sağlam bir zemin olmalıdır: ilke. Çünkü ilkeler bellidir; doğru olan ile yanlış olan, iyi ile kötü arasında bir ayrım vardır. Bizim görevimiz, karşımızdakinin bize ne hissettirdiğine göre değil, doğru ve iyi olana göre davranmaktır. Kötülüğe bile iyilikle karşılık vermek bu ahlâkî zeminin bir sonucudur. Çünkü bugün düşman olarak gördüğümüz insan yarın dostumuz olabilir; hayat insanları ve ilişkileri sürekli değiştirir. İnsanlardan sürekli kaçarak, herkesi potansiyel bir tehdit olarak görerek veya her rahatsızlığı bir kötülük işareti sayarak yaşamak mümkün değildir. İnsanlar özde kötü varlıklar değildir; onların da zaafları ve kusurları vardır, bizim de yetersizliklerimiz, yanlışlarımız ve kör noktalarımız olabilir. Dolayısıyla ilişki içinde yalnızca karşıdakinin kusurunu aramak yerine kendi payımızı da görebilmeliyiz. Ahlâk, karşımızdakinden sürekli şüphe etmek değil, doğru olanı bilip doğru olanı yapmaktır.

Bu çerçevede “Toksik ilişki” kavramı, insan ilişkilerini açıklamak için giderek daha fazla kullanılan; fakat sınırları yeterince belirlenmemiş, içeriği çoğu zaman kişisel rahatsızlık ve hoşnutsuzluklara göre değişen son derece yuvarlak bir kavram hâline gelmiştir. İnsanların kendisini sıkan, yoran, rahatsız eden veya beklentilerine cevap vermeyen hemen her ilişkiyi “toksik” olarak nitelendirmesi, kavramı açıklayıcı olmaktan çıkarmakta; aksine insan ilişkilerini yüzeysel biçimde sınıflandıran bir etikete dönüştürmektedir.

Oysa burada asıl üzerinde durulması gereken kavram “toksik ilişki” değil, ilkesiz ilişki olabilir.

İlkesel bir ilişkinin en temel ölçüsü, ahlâkın en eski ve en güçlü ilkelerinden birinde bulunur: Kendin için istemediğini başkası için de istememek. Bir insan karşısındaki kişiyi yalnızca kendi hazzını, çıkarını, konforunu veya bencil amaçlarını gerçekleştirecek bir araç olarak görüyorsa, burada ilkeli bir ilişkiden söz etmek mümkün değildir. Böyle bir ilişki, tarafların birbirini insan olarak gördüğü bir ilişki değil, karşılıklı çıkarların geçici olarak kesişmesinden ibaret bir ilişkidir. Dolayısıyla burada sağlıklı bir ilişkinin ortaya çıkmasını beklemek de mümkün değildir.

Çünkü gerçek ilişki, yalnızca kişinin hoşuna giden şeyleri karşısındakinden alması değildir. İnsan ilişkisi, özellikle de dostluk, karşılıklılık, sorumluluk, sadakat ve ilke üzerine kurulur.

İlkesel bir ilişkide insan zaman zaman rahatsız olabilir. Hatta ilişki insana acı verebilir, sorumluluk yükleyebilir, fedakârlık gerektirebilir. Dost olduğunuz insanın bir problemi olduğunda onun yanında olmanız, zor zamanında ona destek vermeniz, gerektiğinde maddi veya manevi sorumluluk üstlenmeniz gerekebilir. Gece yarısı arkadaşınız sizden yardım istediğinde, “Bu ilişki beni yoruyor, dolayısıyla toksik” diyerek sırtınızı dönmeniz dostluğun anlamıyla bağdaşmaz.

Çünkü dostluk, yalnızca iyi vakit geçirmek değildir. Dostluk, aynı zamanda başkasının yükünü belirli ölçülerde paylaşabilmektir.

Eğer her sorumluluk, her fedakârlık ve her rahatsızlık “toksisite” olarak görülürse, insan ilişkilerinin kaçınılmaz yüklerinden kurtulmak adına insanlardan uzaklaşmayı teşvik etmiş oluruz. Böylece ilişkiler, sorumluluk gerektirmeyen, insanı hiç zorlamayan ve kişinin konfor alanını hiçbir şekilde ihlal etmeyen bir biçime indirgenir. Oysa böyle bir anlayışın sonunda ortaya çıkan şey sağlıklı ilişkiler değil, yalnızlaşmış bireylerdir.

Elbette burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Bir ilişkinin insanı zaman zaman zorlaması ile insanı sürekli olarak istismar etmesi aynı şey değildir. Bir dostunuzun sizden yardım istemesi başka şeydir; sürekli sizden yararlanması, sizi manipüle etmesi, size ihanet etmesi, arkanızdan konuşması ve ilişkiyi kendi çıkarları doğrultusunda kullanması başka şeydir. İlkinde sorumluluk ve dostluk vardır; ikincisinde ise ilişkinin temelini oluşturan ahlâkî ilke ortadan kalkmıştır.

Menfaat de insan ilişkileri için sağlam bir temel değildir. Çünkü menfaat değişkendir. Bugün aynı çıkar etrafında birleşen insanlar, yarın çıkarları çatıştığında birbirlerinin karşısına geçebilirler. Bunun örneklerini tarihte, siyasette ve hatta popüler kültürde defalarca görürüz: Birlikte suç işleyen insanların daha sonra birbirlerine ihanet etmeleri, hatta birbirlerini yok etmeye çalışmaları şaşırtıcı değildir. Çünkü onları bir arada tutan ilke değil, çıkardır. Çıkar ortadan kalktığında ilişkiyi taşıyacak başka bir zemin kalmaz.

Oysa ilkesel ilişkide insan, karşısındaki kişiyi yalnızca kendi ihtiyaçlarını karşılayan bir araç olarak değil, kendisi gibi bir insan olarak görür. Başkasında kendinden bir parça görebildiği anda ahlâkî ilişki başlamaya başlar. Çünkü insan, kendisi için istediği iyiyi başkası için de istemeyi öğrenir. Dostluk da ancak böyle bir ortak zeminde mümkündür.

Bu nedenle dostluk tek taraflı bir ilişki değildir. Bir insan sürekli veren, diğeri sürekli alan konumundaysa orada gerçek anlamda bir dostluktan söz etmek zordur. Dostluk, iki insanın ortak bir insanlık ve değer zemini üzerinde karşılaşmasıdır.

Bu noktada “dostluk” kavramını her türlü sevgi ve yakınlıktan da ayırmak gerekir. İnsan hayvanı sevebilir, bir hayvanla güçlü bir bağ kurabilir; bitkilerle, doğayla veya başka varlıklarla özel bir ilişki geliştirebilir. Fakat dostluk, insanın başka bir insanla ortak bir anlam ve ilke zemini üzerinde kurduğu karşılıklı ilişkidir. Çünkü dostluk yalnızca sevgi değil, aynı zamanda karşılıklı sorumluluk ve ahlâkî özne olmayı gerektirir.

İlkesel ilişkinin bir başka özelliği de insanın yalnızca karşısındakini sorgulamamasıdır. İnsan, “O bana ne yapıyor?” sorusunun yanında “Ben ona ne yapıyorum?” sorusunu da sormalıdır. Kendisini sürekli merkeze koyarak karşısındakini “toksik”, kendisini ise “mağdur” olarak tanımlamak, ilişkiyi anlamanın yeterli bir yolu değildir. Ahlâkî bakış, insanı kendi davranışlarını da gözden geçirmeye zorlar.

Bu nedenle “toksik ilişki” kavramının bugün kullanıldığı biçimiyle ciddi bir kavramsal sorunu vardır. Kavramın sınırları belirsizleştikçe, kişinin hoşlanmadığı, kendisini zorlayan, sorumluluk yükleyen veya beklentilerini karşılamayan her ilişkiyi aynı kategoriye koymak mümkün hâle gelmektedir. Böylece kavram, gerçek istismar ve manipülasyon biçimlerini teşhis etmek yerine, insan ilişkilerinin doğal zorluklarını da “toksisite” adı altında değerlendirmeye başlamaktadır.

Oysa bir ilişkinin var olduğu yerde her zaman gerilim, sorun, sorumluluk ve fedakârlık bulunabilir. Bunlar tek başına ilişkinin sağlıksız olduğunu göstermez. Asıl mesele, ilişkinin hangi ilke üzerinde kurulduğudur.

Karşılıklı saygı, sadakat, adalet ve sorumluluk varsa; insanlar birbirlerini insan olarak görüyor ve birbirlerinin iyiliğini kendi iyilikleri kadar önemseyebiliyorsa, o ilişki zaman zaman zorlayıcı olsa bile ilkesel bir ilişkidir.

Fakat biri sürekli olarak diğerinden yararlanıyor, onu manipüle ediyor, aldatıyor, ihanet ediyor, arkasından konuşuyor ve ilişkiyi yalnızca kendi çıkarlarının gerçekleşmesi için kullanıyorsa, burada artık “toksik” gibi muğlak bir sıfata ihtiyaç bile yoktur.

Orada ilke yoktur. Dolayısıyla ilişki de yoktur.

Çünkü insan ilişkisi ortak iyi ekseninde sağlıklıdır. Haz ve fayda ortak iyi olamayacağından bu temeldeki ilişkiler çürük ve sahih değildir.