12 Eylül’den Bugüne Türkiye’de İslamcılığın Dönüşümü-1

0
images (6)

Giriş

İslamcılık, modern dönemde Müslüman toplumların yaşadığı siyasal, kültürel ve medeniyet krizine karşı ortaya çıkan düşünsel ve siyasal yönelimlerin genel adı olarak değerlendirilebilir. Bu yönelimlerin ortak özellikleri arasında İslam’ın asli kaynaklarına, özellikle Kur’an’a yeniden dönme çağrısı, Müslüman toplumların siyasal ve kültürel bağımsızlığını güçlendirme arayışı, emperyalist ve sömürgeci tahakküme karşı çıkma, ümmet bilincini yeniden canlandırma ve Müslüman toplumların kendi tarihsel ve medeniyet kaynaklarıyla yeniden ilişki kurmasını sağlama düşüncesi öne çıkar.

Bu bakımdan İslamcılığı yalnızca dinin siyasal alana taşınması veya belirli bir “İslam devleti” modeli kurma arayışı olarak görmek yeterli değildir. Modern İslamcılığın ortaya çıkışında, Müslüman toplumların Batı karşısındaki siyasal ve medeniyet gerilemesi, sömürgecilik tecrübesi, parçalanmışlık ve kendi tarihsel kaynaklarından uzaklaşma duygusu önemli bir yer tutmuştur. Dolayısıyla İslamcılık aynı zamanda Müslüman toplumların yeniden güçlenmesi, kendi siyasal ve kültürel iradelerini yeniden kazanması ve modern dünya içerisinde nasıl bir konum alacakları sorusuna cevap arayan bir düşünce hareketidir.

Burada önemli olan bir başka husus da İslamcılığın tarih boyunca tek bir siyasal program halinde gelişmemiş olmasıdır. İslamcı düşünce içerisinde devletin niteliği, egemenlik, hukuk, demokrasi, seçimler, vatandaşlık, ekonomi, milliyetçilik, Batı ile ilişkiler ve modernleşme gibi konularda birbirinden farklı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Bu nedenle İslamcılığı belirli bir hukuk düzeninin uygulanmasına, belirli kıyafet biçimlerine veya belirli cezaların savunulmasına indirgemek, modern İslamcılığın tarihsel çeşitliliğini açıklamak bakımından yeterli değildir.

Aynı şekilde İslamcılık ile Müslümanlık, dindarlık ve muhafazakârlık arasında da ayrım yapmak gerekir. Müslümanlık bir inanç ve hayat anlayışıdır; dindarlık bu inancın yaşanma biçimidir; muhafazakârlık ise belirli değerlerin, kurumların ve toplumsal düzen biçimlerinin korunmasına yönelik bir siyasal ve kültürel tutumdur. İslamcılık ise İslam’ı toplumun ve siyasetin geleceği hakkında düşünürken temel referanslardan biri haline getiren modern bir düşünce ve siyasal hareket biçimidir. Bununla birlikte her İslamcı hareketin aynı siyasal modeli savunduğu söylenemez.

Türkiye’de İslamcılığın dönüşümünü değerlendirirken bu ayrımlar özellikle önemlidir. Çünkü Türkiye’deki İslamcılık da zaman içerisinde yalnızca kendi iç dinamikleriyle değil, devlet yapısı, askerî vesayet, demokratikleşme, ekonomik dönüşüm, milliyetçilik, küresel siyaset ve iktidar tecrübesiyle karşılaşarak değişmiştir. Bu nedenle 12 Eylül’den bugüne uzanan süreci, “İslamcılar iktidara geldi ve sonra İslamcılıktan vazgeçti” şeklinde doğrusal bir hikâye olarak değil, İslamcılığın siyasal iktidarla karşılaşması sonucunda yeniden yorumlanması ve yeni siyasal bileşimler içerisinde şekillenmesi olarak ele almak daha açıklayıcıdır.

İslamcılığı yalnızca bir “İslam devleti” projesi olarak görmemek

Türkiye’deki İslamcılığın dönüşümünü anlamak için öncelikle İslamcılığın “İslam devleti kurma projesi”ne indirgenmemesi gerekir. Çünkü modern İslamcılığın ortaya çıkışındaki temel meselelerden biri yalnızca devletin nasıl yönetileceği değil, Müslüman toplumların neden siyasal ve medeniyet bakımından gerilediği ve bu durumdan nasıl çıkabileceğidir.

Bu nedenle Kur’an’a dönüş, ahlaki ve toplumsal yenilenme, emperyalizme karşı bağımsızlık, ümmet bilinci, eğitim, ekonomik ve kültürel kalkınma ve Müslüman toplumların kendi tarihsel iradelerini yeniden kazanması gibi meseleler İslamcı düşüncenin önemli unsurları olmuştur. Devlet ise bu hedeflerin gerçekleştirilmesinde önemli bir araç olarak görülmüş olsa da İslamcılığın bütün biçimlerini açıklayan tek unsur değildir.

Üstelik “İslam devleti” kavramının kendisi de tek ve herkes tarafından kabul edilmiş bir siyasal model ifade etmez. İslamcı düşünürlerin devlet, egemenlik, hukuk, demokrasi, seçim, vatandaşlık ve gayrimüslimlerin konumu konusunda birbirlerinden farklı görüşleri bulunmaktadır. Dolayısıyla belirli bir İslamcı hareketin savunduğu devlet modelini bütün İslamcılığın değişmez tanımı haline getirmek tarihsel açıdan isabetli değildir.

Bu noktada İslam tarihindeki farklı toplulukların bir arada yaşama tecrübelerini de hatırlamak gerekir. Medine Vesikası, farklı kabile ve dinî toplulukların ortak bir siyasal düzen içerisinde birlikte yaşamasına ilişkin erken bir örnek olarak değerlendirilebilir. Elbette bunu bugünkü anlamıyla liberal demokrasi veya modern çoğulculukla özdeşleştirmek doğru değildir. Fakat farklı inanç ve toplulukların aynı siyasal düzen içerisinde var olabilmesi düşüncesinin İslam tarihine tamamen yabancı olduğu da söylenemez.

Benzer biçimde Abbasî Bağdat’ındaki entelektüel hayat, Müslümanların yanı sıra Süryani Hristiyanların ve Yahudilerin tercüme, tıp, felsefe ve bilim alanlarındaki katkılarını da içeren çok katmanlı bir yapı ortaya koymuştur. Osmanlı tecrübesinde de farklı dinî toplulukların kendi kurumlarını ve dinî hayatlarını belirli ölçüler içerisinde sürdürmelerine imkân veren düzenlemeler bulunmuştur. Bu tarihsel örneklerin her birinin kendi döneminin şartları içerisinde değerlendirilmesi gerekir; ancak bunlar, farklılıkların birlikte yaşamasının yalnızca modern Batı siyasetinin ortaya çıkardığı bir düşünce olduğu şeklindeki basit tarih anlatısını da tartışmalı hale getirir.

Nitekim modern Batı toplumlarının çoğulculuk ve eşit vatandaşlık anlayışına ulaşması da doğrusal ve sorunsuz bir süreç olmamıştır. Kölelik, ırk ayrımcılığı ve kadınların siyasal haklardan dışlanması gibi uygulamalar uzun süre modern Batı toplumlarının bir parçası olmuştur. Dolayısıyla ne İslam tarihini bütünüyle idealize etmek ne de çoğulculuk ve birlikte yaşamayı yalnızca modern Batı’nın keşfi olarak görmek doğru olur.

Bu çerçeve, Türkiye’deki İslamcılığı değerlendirirken de önemlidir. Çünkü AK Parti’nin modern devlet yapısı içerisinde demokratik seçimlerle iktidara gelmesi ve devlet düzenini anayasal kurumlar içerisinde yönetmesi, tek başına İslamcılıktan vazgeçtiğinin kanıtı değildir. Asıl mesele, İslamcı düşüncenin modern devlet ve demokratik siyaset içerisinde hangi unsurlarını koruduğu, hangilerini yeniden yorumladığı ve hangi unsurlarından uzaklaştığıdır.

Dolayısıyla soruyu “AK Parti İslamcılıktan çıktı mı?” biçiminde kurmak yerine, “AK Parti iktidarıyla birlikte İslamcılık nasıl yeniden yorumlandı?” biçiminde sormak daha verimli olacaktır.

12 Eylül’den 1980’lerin sonuna: İslamcılığın yeniden toplumsallaşması

Türkiye’de 12 Eylül 1980 sonrasında meydana gelen siyasal ve toplumsal dönüşümü yalnızca askerî müdahalenin doğrudan sonuçları üzerinden açıklamak yeterli değildir. 12 Eylül, siyasal alanı yeniden düzenlerken devletin toplumla, toplumun dinle ve farklı siyasal hareketlerin birbirleriyle kurduğu ilişkileri de önemli ölçüde değiştirdi.

Bu dönemin önemli özelliklerinden biri, devletin toplumsal bütünlüğü sağlama arayışı içerisinde dinî ve millî değerleri daha görünür hale getirmesiydi. “Türk-İslam sentezi” olarak ifade edilen yaklaşım da bu bağlamda önem kazandı. Komünizm karşıtlığı, milliyetçilik ve dinî değerlerin aynı siyasal çerçevede düşünülmesi, 1980 sonrasında devletin ideolojik ve kültürel yönelimlerinden biri haline geldi.

Din derslerinin zorunlu hale getirilmesi ve dinî-millî söylemin güçlenmesi de bu dönemin özellikleri arasında yer aldı. Özal dönemindeki ekonomik liberalizasyon ve toplumsal hareketlilik ise farklı bir yönden İslami çevrelerin önünü açtı. Dernekler, vakıflar, yayıncılık faaliyetleri, eğitim kurumları, cemaatler, ticaret çevreleri ve yeni muhafazakâr şehirli kesimler üzerinden İslami toplumsallığın genişlediği bir dönem ortaya çıktı.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. 12 Eylül yönetiminin dini toplumsal bütünleşmenin unsurlarından biri olarak öne çıkarması ile İslamcı hareketlerin kendi siyasal hedefleri aynı şey değildi. Bu nedenle 12 Eylül’ü doğrudan “İslamcıları iktidara getirme projesi” olarak açıklamak tarihsel açıdan fazla basitleştirici olur.

Daha ihtiyatlı bir ifadeyle, 12 Eylül’ün sol ve sağdaki radikal siyasal hareketleri bastırması, siyasal alanı yeniden düzenlemesi ve Türk-İslam sentezine dayalı politikaların güç kazanması, İslami çevrelerin sonraki yıllarda toplumsal ve siyasal alan içerisinde daha geniş imkânlar bulabileceği bir ortamın oluşmasına katkıda bulunmuştur. Bunun sonucu önceden tasarlanmış tek bir planın gerçekleşmesi değil, farklı aktörlerin amaçları ve toplumsal gelişmelerin birbirleriyle kesişmesi olmuştur.

Bu nedenle 1980 sonrasını İslamcılığın başlangıcı olarak değil, İslamcılığın parti siyaseti dışındaki toplumsal zeminini genişlettiği yeni bir dönem olarak değerlendirmek daha doğrudur. Erbakan’ın Milli Görüş hareketi zaten 12 Eylül’den önce de mevcut ve güçlü bir siyasal hareketti. Fakat 1980 sonrasında İslamcılık, yalnızca siyasi partiler aracılığıyla değil, toplumun farklı kurumları ve ekonomik ilişkileri içerisinde de daha görünür hale geldi.

1980’lerin sonlarına doğru bu toplumsal birikim, İslamcı hareketin siyasal ağırlığını artırmaya başladı. Böylece İslamcılık yeniden yalnızca dinî ve kültürel talepler etrafında değil, devlet, ekonomi, dış politika ve toplum düzeni hakkında daha kapsamlı bir siyasal tartışmanın parçası haline geldi.

1990’lar: Refah Partisi ve İslamcılığın siyasal güç kazanması

Türkiye’de İslamcılığın en görünür siyasal güçlerden biri haline geldiği dönem 1990’lı yıllardır. Refah Partisi, İslam’ı yalnızca bireysel ahlak veya kültürel kimlik alanında ele almıyor; ekonomik düzen, dış politika, eğitim ve devlet anlayışı gibi konularda da İslami referansları güçlü biçimde kullanıyordu.

Erbakan’ın “Adil Düzen” söylemi bunun en açık örneklerinden biriydi. Buradaki mesele yalnızca Müslümanların siyasal temsilinin artırılması değildi. Türkiye’nin ekonomik ve siyasal yapısının Batı merkezli sistemlerden farklı bir anlayış doğrultusunda yeniden düzenlenebileceği düşüncesi savunuluyordu.

Bu yönüyle Refah Partisi, klasik İslamcılığın Türkiye’deki en belirgin siyasal biçimlerinden birini temsil etti. Ancak burada da İslamcılığı yalnızca belirli bir anayasal devlet modeliyle özdeşleştirmek doğru değildir. Refah’ın asıl iddiası, siyasetin ve toplumsal düzenin İslami değerlerden bağımsız düşünülemeyeceği yönündeydi.

1994 yerel seçimlerinde özellikle büyük şehirlerde elde edilen başarı ve 1995 genel seçimlerinde Refah Partisi’nin birinci parti konumuna yükselmesi, İslamcı siyasetin toplumda ciddi bir karşılık bulduğunu gösterdi.

Fakat 28 Şubat süreci bu siyasal yükselişi ciddi biçimde sınırlandırdı. Refah Partisi kapatıldı ve ardından Fazilet Partisi kuruldu.

Ancak 28 Şubat’ın sonucu İslamcılığın ortadan kalkması olmadı. Aksine, hareketin kendi içerisinde önemli bir muhasebe süreci başladı.

Artık yalnızca “Nasıl iktidara geleceğiz?” sorusu değil, “İslamcı bir hareket modern, çoğulcu ve demokratik bir siyasal sistem içerisinde nasıl iktidar olabilir?” sorusu da önem kazanmıştı.

Türkiye İslamcılığının sonraki dönüşümünü anlamak açısından bu soru belirleyici olacaktır.

1998–2002: İslamcılığın yeniden yorumlanması ve AK Parti’nin doğuşu

Refah ve Fazilet tecrübelerinden sonra İslamcı hareket içerisinde farklı yönelimler daha belirgin hale geldi. Bir kesim Milli Görüş çizgisinin temel siyasal yaklaşımını sürdürürken, başka bir kesim İslamcı hareketin daha geniş bir toplumsal merkeze ulaşabilmesi için siyasal dilini ve yöntemlerini değiştirmesi gerektiğini düşünmeye başladı.

Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve arkadaşlarının temsil ettiği çizgi bu ikinci yönelimin önemli taşıyıcılarından biri oldu. Bu kadrolar, Milli Görüş hareketinden gelen siyasal ve toplumsal mirası tamamen reddetmediler; ancak bu mirası farklı bir siyasal dil içerisinde yeniden yorumlamaya yöneldiler.

2001’de AK Parti’nin kurulması bu dönüşümün önemli bir sonucuydu. Parti kendisini Milli Görüş’ün doğrudan devamı olarak sunmadı ve “muhafazakâr demokrasi” kavramını öne çıkardı.

Buradaki değişimi yalnızca taktik bir seçim olarak görmek de yeterli değildir. 28 Şubat tecrübesi, devletle yaşanan gerilimler, ekonomik dönüşüm, yeni muhafazakâr iş çevrelerinin yükselişi, geniş seçmen kitlelerine ulaşma ihtiyacı ve demokratik siyasal sistem içerisinde kalıcı bir iktidar kurma arayışı birlikte değerlendirildiğinde, İslamcılığın kendi içerisinde yeni bir siyasal sentez aradığı görülür.

Dolayısıyla AK Parti’nin ortaya çıkışı, İslamcılığın bütünüyle ortadan kalkması değil; İslamcı hareketin modern demokratik siyaset içerisinde yeni bir biçim kazanması olarak da okunabilir.

Bu noktadan sonra temel soru, İslamcılığın devam edip etmediğinden çok, hangi unsurlarının değiştiğidir.

2002–2011: Demokratikleşme, muhafazakâr demokrasi ve siyasal merkeze yerleşme

AK Parti’nin ilk iktidar dönemi, Türkiye’de İslamcılığın dönüşümünü anlamak bakımından en dikkat çekici dönemlerden biridir. Çünkü bu dönemde İslami hassasiyetlerin önemli bir bölümü doğrudan “İslami düzen” talebi şeklinde değil, demokrasi, temel haklar, özgürlükler ve eşit vatandaşlık talepleri üzerinden ifade edildi.

Avrupa Birliği reformları, demokratikleşme adımları, askerî vesayetin sınırlandırılması ve ekonomik liberalizasyon bu dönemin temel siyasal gündemleri arasında yer aldı. Başörtüsü meselesi gibi dinî özgürlük sorunları da giderek daha fazla temel hak ve özgürlükler çerçevesinde ele alındı.

Bu durum önemli bir dönüşüme işaret ediyordu. Daha önce devlet karşısında dışlanmış veya baskı altında hisseden dindar-muhafazakâr kesimler, siyasal sistemin merkezinde daha güçlü bir temsil imkânı bulmaya başladı. Muhafazakâr sivil toplum, iş dünyası ve medya alanında da önemli bir genişleme yaşandı.

Bu dönemde bazı liberal ve sol entelektüellerin AK Parti’ye destek vermesinin temel nedenlerinden biri de partinin askerî vesayeti geriletme ve demokratikleşme yönündeki politikalarıydı. Bu destek, Türkiye’de İslamcı bir devlet kurulacağı beklentisinden ziyade, devletin daha demokratik ve sivil bir yapıya kavuşacağı beklentisine dayanıyordu.

Dolayısıyla 2002–2011 dönemini “İslamcılığın sona erdiği dönem” olarak okumak doğru değildir. Daha doğru ifade, İslamcılığın önemli taleplerinin demokratik haklar, özgürlükler ve muhafazakâr toplumsal temsil dili içerisinde yeniden ifade edildiği bir dönem olduğudur.

Bu aynı zamanda İslamcılığın siyasal merkeze yerleşmesi anlamına geliyordu. Fakat bunun başka bir sonucu daha vardı: İslamcı hareket artık devlete dışarıdan itiraz eden bir hareket olmaktan çıkıp devlet yönetiminin sorumluluğunu üstlenmeye başlamıştı.

Burada İslamcılığın en önemli sınavlarından biri ortaya çıkacaktı.

2011 sonrası: İslamcıların devlet, milliyetçilik ve iktidarla uyumu

2011 sonrasında Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde meydana gelen gelişmeler AK Parti’nin siyasal karakterinin yeniden şekillenmesine katkıda bulundu. Gezi Parkı olayları, 17–25 Aralık süreci, Suriye savaşı, 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında MHP ile kurulan Cumhur İttifakı bu dönüşümün farklı aşamalarında etkili oldu.

Bu süreçte AK Parti’nin siyasal dili içerisinde milliyetçilik, devlet güvenliği, beka, güçlü yürütme ve siyasal istikrar vurguları daha görünür hale geldi. İslamcı-muhafazakâr referanslar ise ortadan kalkmadı; aksine bu yeni siyasal çerçevenin önemli unsurlarından biri olmaya devam etti.

Dolayısıyla ortaya çıkan yapı, 1990’ların Refah Partisi’ndeki İslamcılığın basit bir devamı değildi. Ancak onu yalnızca “İslamcılıktan çıkış” şeklinde tanımlamak da yetersiz kalır.

Daha doğru olan, İslamcılığın milliyetçilik, muhafazakârlık, devletçilik ve güçlü liderlik etrafında yeni bir siyasal bileşim içerisinde yeniden yorumlandığını söylemektir.

Bu nedenle bugünkü AK Parti’yi anlamak için “İslamcı mı, değil mi?” şeklindeki ikili sınıflandırma tek başına yeterli değildir. Parti, İslamcı bir tarihsel ve kadrosal mirastan gelmekte; muhafazakâr toplumsal değerleri siyasal söyleminde taşımakta; İslam dünyasına ilişkin güçlü bir siyasal duyarlılık sergilemekte; fakat aynı zamanda milliyetçilik, devletçilik ve güçlü yürütme anlayışını da siyasal kimliğinin merkezinde tutmaktadır.

Başka bir ifadeyle burada İslamcılığın ortadan kalkmasından çok, İslamcılığın iktidar koşulları içerisinde farklı bir siyasal form kazanmasından söz etmek daha açıklayıcıdır.

İslamcılığın asıl sınavı: İktidar

Burada meselenin daha felsefi boyutu ortaya çıkmaktadır.

İslamcılığın önemli iddialarından biri adalettir. Adalet yalnızca mahkemelerin adil karar vermesi anlamına gelmez. Yöneticinin sorumluluğu, kamu kaynaklarının hakkaniyetli kullanılması, insan onurunun korunması, güç sahibinin sınırlandırılması ve siyasal iktidarın ahlaki bir ölçüye tabi olması da bu çerçevenin içerisinde düşünülebilir.

İslamcılık iktidarın dışında bulunduğu dönemlerde devlete karşı güçlü bir ahlaki eleştiri geliştirebilmiştir. Fakat iktidara geldiğinde aynı hareket, devletin bekası, güvenlik, kamu düzeni, ekonomik istikrar ve siyasal devamlılık gibi meselelerle karşılaşır.

Böylece siyasal düşüncenin çok eski bir problemi ortaya çıkar:

İktidarı eleştiren bir hareket, iktidarın kendisi olduğunda eleştirdiği iktidar mantığını ne ölçüde yeniden üretir?

Bu soru İslamcılık açısından özellikle önemlidir. Çünkü İslamcılık yalnızca iktidara gelmeyi değil, iktidarın ahlaki bir ölçüye tabi olmasını da savunmuştur.

Bu nedenle İslamcılığın gerçek sınavı iktidara gelmekten çok, iktidardayken kendi iktidarını sınırlayabilmesidir.

Muhalefetteyken adalet istemek nispeten kolaydır. Asıl sınav, adaletin kendi iktidarının aleyhine olduğu durumda da adaleti savunabilmektir.

Burada adalet ile iktidar arasındaki ilişkinin yönü belirleyici hale gelir. Muhalefetteki bir hareket için adalet, iktidarı yargılayan bir ölçü olabilir. İktidardaki hareket için ise aynı adalet dili zamanla kendi iktidarını meşrulaştıran bir söyleme dönüşebilir.

Oysa adalet iktidarın sahip olduğu bir sıfat değildir; iktidarın uymak zorunda olduğu bir ölçüdür.

Bu ayrım kaybolduğunda dinin siyasal işlevi de değişebilir. Din, iktidarın sınırlarını belirleyen ahlaki bir ölçü olmaktan çıkarak iktidarın meşruiyetini sağlayan bir söyleme dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir.

Bu bakımdan AK Parti döneminin önemli sorularından biri, İslam’ın iktidarı ne ölçüde dönüştürdüğü kadar, iktidarın İslami söylemi ne ölçüde dönüştürdüğüdür.

Çünkü siyasal iktidarın dini referanslarla hareket etmesi ile siyasetin ahlakileşmesi aynı şey değildir.

Bir siyasal iktidar dini sembollere daha fazla yer verebilir, dinî eğitimi genişletebilir, muhafazakâr değerleri savunabilir ve İslam dünyasıyla daha güçlü ilişkiler kurabilir. Fakat bunların hiçbiri tek başına iktidarın adalet tarafından sınırlandırıldığını göstermez.

Asıl soru şudur:

İktidar kendisini de adaletin ölçüsüne tabi kılıyor mu?

Bu sorunun cevabı, İslamcılığın geleceği bakımından dinî sembollerin görünürlüğünden daha önemlidir. Çünkü adaletin gerçek sınavı insanın kendi taraftarına karşı değil, kendisine karşı olana karşı tutumunda ortaya çıkar.

Kendi destekçisine hakkını vermek siyasal bir tercih olabilir. Fakat kişinin veya iktidarın kendi aleyhine olduğu halde hakkı teslim etmesi ahlaki bir ilkedir.

İslamcılığın iktidar tecrübesindeki temel gerilim de burada ortaya çıkmaktadır. İslamcılık devleti mi dönüştürdü, devlet mi İslamcılığı?

12 Eylül’den bugüne uzanan tabloya bu açıdan baktığımızda, tek yönlü bir dönüşümden söz etmek mümkün değildir.

1980’lerde İslamcılık büyük ölçüde devletin dışında toplumsallaştı.

1990’larda siyasal iktidarı hedefleyen güçlü bir hareket haline geldi.

2000’lerde demokratikleşme ve muhafazakâr demokrasi söylemi üzerinden siyasal merkeze yerleşti.

2010’larda devlet iktidarının merkezinde daha güçlü biçimde konumlandı.

Fakat devlet iktidarının merkezine yerleştikçe, İslamcılığın devlet karşısındaki eski eleştirel konumu da önemli ölçüde değişti.

Burada yalnızca belirli bir siyasal kadronun tercihlerinden değil, daha genel bir siyaset felsefesi probleminden söz etmek gerekir. Devletin kendine özgü bir mantığı vardır. Devlet düzeni, güvenliği ve devamlılığı önemser. Siyasal iktidar ise kendi devamlılığını sağlama eğilimindedir. Ahlak ise bunların üzerinde bir ölçü arar ve gerektiğinde hem devleti hem de iktidarı sorgular.

İslamcılığın başlangıçtaki önemli iddialarından biri, siyasetin bu ahlaki ölçüden kopmamasıydı. Fakat hareket devlet yönetiminin merkezine yerleştikçe, devletin mantığı ile İslamcılığın ahlaki iddiası arasında yeni bir gerilim ortaya çıktı.

Bu nedenle bugün Türkiye’de “AK Parti ne kadar İslamcıdır?” sorusundan önce şu soruyu sormak daha anlamlıdır:

AK Parti, İslamcılığın hangi mirasını taşımaktadır ve bu mirası nasıl yeniden yorumlamaktadır?

Dini ve muhafazakâr kimlik mirasının önemli ölçüde devam ettiği söylenebilir. İslam dünyasına ilişkin duyarlılık sürmektedir. Toplumun muhafazakâr değerleri siyasal söylemin önemli unsurlarından biridir. Ancak klasik İslamcılığın iktidarı ahlaki olarak sınırlama, adaleti siyasetin üzerinde bir ölçü olarak kabul etme ve gerektiğinde devleti eleştirebilme yönünün bugünkü siyasal yapı içerisindeki yeri daha tartışmalıdır.

Dolayısıyla AK Parti’yi yalnızca “İslamcı” veya “İslamcı değil” şeklinde sınıflandırmak yerine, İslamcı kökleri bulunan ve İslamcılığın çeşitli unsurlarını muhafazakârlık, milliyetçilik, devletçilik ve güçlü liderlik ile yeni bir siyasal bileşim içerisinde yorumlayan bir iktidar hareketi olarak değerlendirmek daha açıklayıcıdır.

Bu tanımlama, AK Parti’nin İslamcılıktan tamamen koptuğunu varsaymadığı gibi, 1990’ların İslamcılığıyla aynı siyasal anlayışı sürdürdüğünü de ileri sürmez.

Asıl mesele zaten tam olarak bu dönüşümün kendisidir.

Sonuç: İktidar İslamcı Anlayışı Nasıl Değiştirdi?

12 Eylül’den bugüne Türkiye İslamcılığının hikâyesi, “İslamcılar yükseldi ve sonunda iktidara geldi” şeklinde basitçe anlatılabilecek bir hikâye değildir.

12 Eylül siyasal alanı yeniden düzenledi ve İslami çevrelerin toplumsallaşabileceği yeni şartların oluşmasına katkıda bulundu. Özal dönemindeki ekonomik ve toplumsal dönüşümler bu alanı daha da genişletti. 1990’larda Refah Partisi ile İslamcılık güçlü bir siyasal hareket haline geldi. 28 Şubat süreci bu hareketin siyasal yükselişini sınırlandırırken aynı zamanda İslamcı hareket içerisinde yeni bir siyasal arayışın ortaya çıkmasına katkıda bulundu.

AK Parti bu dönüşümün içerisinden çıktı. İslamcı hareketin tarihsel ve toplumsal mirasını tamamen terk etmek yerine, onu muhafazakâr demokrasi, demokratikleşme, ekonomik liberalizm ve geniş seçmen tabanına dayanan yeni bir siyasal anlayış içerisinde yeniden yorumladı.

İlk iktidar döneminde bu çizgi, Türkiye’de demokratikleşme, askerî vesayetin geriletilmesi ve dindar-muhafazakâr kesimlerin siyasal sisteme daha güçlü biçimde dahil olması bakımından önemli sonuçlar doğurdu.

Ancak iktidarın uzun süre devam etmesiyle birlikte hareketin devletle ilişkisi de değişti. Güvenlik, devletin devamlılığı, milliyetçilik, güçlü yürütme ve siyasal iktidarın sürekliliği daha merkezi hale gelirken İslamcılık da bu yeni siyasal bileşimin içerisinde yeniden yorumlandı.

Bu nedenle Türkiye’deki İslamcılığın bugünkü durumunu “İslamcılık sona erdi” şeklinde ifade etmek kadar, “1990’lardaki İslamcılık aynen devam ediyor” şeklinde ifade etmek de yeterli değildir.

Daha doğru olan, İslamcı anlayışın iktidarla karşılaşması sonucunda dönüşmüş olduğunu ve bu dönüşümün hem İslamcılığın devleti etkilemesi hem de devletin İslamcılığı etkilemesi şeklinde çift yönlü bir süreç olarak gerçekleştiğini kabul etmektir.

Bu açıdan bakıldığında 12 Eylül sonrasında İslamcılık önce toplumsallaşmış, ardından siyasal ağırlık kazanmış, daha sonra demokratik siyaset içerisinde merkezileşmiş ve nihayet devlet yönetiminin merkezine yerleşmiştir. Fakat devletin merkezine yerleşmesi, İslamcılığın başlangıçtaki eleştirel ve ahlaki iddialarıyla devletin düzen, güvenlik ve devamlılık mantığı arasında yeni bir gerilim doğurmuştur.

Buradan çıkan asıl paradoks şudur: Başlangıçta İslamcı hareket devleti dönüştürmek istiyordu; iktidar tecrübesi içerisinde ise devlet de İslamcı hareketin kendisini dönüştürdü.

Ancak bu, sürecin tamamlandığı anlamına gelmez. Çünkü İslamcılığın geleceğini belirleyecek olan, iktidarda ne kadar süre kalacağı değil, iktidar karşısında hangi ahlaki ölçüyü koruyabileceğidir.

Eğer İslamcılık yeniden adalet, ahlak, insan onuru ve iktidarın sınırlandırılması gibi temel iddiaları üzerinde düşünürse, siyasal iktidar tecrübesini yalnızca bir başarı veya başarısızlık hikâyesi olarak değil, aynı zamanda bir ahlaki muhasebe olarak değerlendirebilir.

Aksi halde İslamcılık, başlangıçta eleştirdiği devletçi ve iktidar merkezli siyaset anlayışının yeni bir taşıyıcısı haline gelme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir.

Bu bakımdan Türkiye’de İslamcılığın önündeki asıl mesele iktidarı kazanmak veya kaybetmek değildir. Asıl mesele, iktidar ile adalet arasındaki mesafeyi koruyabilmektir.

Çünkü iktidar adaleti kendisine tabi kıldığında siyaset dini kendi meşruiyetinin bir aracına dönüştürme tehlikesi taşır; adalet iktidarı kendisine tabi kıldığında ise siyaset ahlaki bir anlam kazanır.

Belki de 12 Eylül’den bugüne uzanan bütün bu hikâyenin en önemli sorusu tam olarak budur: İslamcılık devleti dönüştürebildi mi, yoksa devlet iktidarı İslamcılığı mı dönüştürdü?

Türkiye’nin son kırk beş yıllık tecrübesi, aslında bu iki sürecin aynı anda yaşandığını göstermektedir. Ancak iktidar tecrübesi derinleştikçe, ikinci sürecin —devletin ve iktidar ilişkilerinin İslamcılığı yeniden biçimlendirmesinin— daha görünür hale geldiği söylenebilir.

Bir yanıt yazın