İZMİR’DE NİTELİKLİ BELEDİYECİLİK VE ŞEHİR HAKLARI
ŞEHİR YÖNETMEK SADECE YOL YAPMAK DEĞİLDİR
Bir şehri yönetmek; yalnızca yollar yapmak, ulaşımı düzenlemek, altyapıyı yenilemek, parklar inşa etmek veya gündelik belediye hizmetlerini eksiksiz biçimde yerine getirmekten ibaret değildir. Elbette bütün bunlar iyi belediyeciliğin vazgeçilmez unsurlarıdır. Ancak çağdaş şehir yönetimi açısından asıl mesele, bu hizmetlerin hangi anlayışla, hangi önceliklerle ve nasıl bir şehir tasavvuruyla gerçekleştirildiğidir.
Nitelikli belediyecilik, şehrin yalnızca fiziksel ihtiyaçlarına cevap veren teknik bir yönetim pratiği değildir. Aynı zamanda şehirde yaşayan insanların kendilerini güvende, özgür, eşit ve şehrin gerçek sahibi olarak hissedebilmelerini sağlayan kapsamlı bir yönetişim anlayışıdır. Bu nedenle İzmir gibi tarihsel derinliği, kültürel çeşitliliği ve toplumsal çoğulculuğu güçlü bir şehirde belediyeciliği yalnızca hizmet üretme kapasitesi üzerinden değerlendirmek eksik kalacaktır.
İZMİR BİR ŞEHİRDEN FAZLASIDIR
İzmir’in yaklaşık 8.500 yıllık yerleşim geçmişi, bu şehri yalnızca Türkiye’nin önemli metropollerinden biri değil, farklı uygarlıkların, inançların, toplulukların ve yaşam biçimlerinin birbirleriyle karşılaştığı çok katmanlı bir tarihsel mekân hâline getirmiştir.
Şehrin liman karakteri de bu tarihsel ve toplumsal çeşitliliğin oluşmasında önemli bir rol oynamıştır. İzmir tarih boyunca yalnızca insanların yaşadığı bir yer değil; insanların, fikirlerin, kültürlerin, ticari ilişkilerin ve farklı yaşam biçimlerinin karşılaştığı bir şehir olmuştur.
Bu nedenle İzmir’in şehir kimliğini yalnızca bugünün nüfusu, yapılaşması veya ekonomik kapasitesi üzerinden değerlendirmek mümkün değildir. İzmir’in gerçek kimliği, geçmişten bugüne taşınan çoğulculuğun ve farklılıkların oluşturduğu ortak yaşam deneyiminde aranmalıdır.
ASIL SORU: NASIL BİR İZMİR?
Tam da bu nedenle İzmir’de belediyeciliğin temel sorusu yalnızca “Ne kadar hizmet üretiyoruz?” olmamalıdır.
Asıl sorular şunlardır:
Nasıl bir İzmir yaratıyoruz?
Bu şehir kimler için yaşanabilir?
Şehirde yaşayan herkes kamusal alanlara eşit biçimde erişebiliyor mu?
Farklı yaşam tarzları kendilerini güvende hissedebiliyor mu?
İzmirli, kendi şehrinin geleceği hakkında söz söyleyebiliyor mu?
Çünkü belediyeciliğin niteliği yalnızca yapılan yatırımın miktarıyla değil, o yatırımın şehir yaşamına kattığı değerle ölçülmelidir.
ŞEHRİN SORUNLARI BİRBİRİNDEN BAĞIMSIZ DEĞİLDİR
Bugünün şehirlerinde ulaşım, konut, altyapı, çevre, afet yönetimi, sosyal hizmetler ve kültür politikaları birbirinden bağımsız alanlar değildir.
Bir ulaşım politikasının konut politikasıyla; konut politikasının sosyal adaletle; sosyal adaletin kamusal alanların kullanımıyla; çevre politikasının halk sağlığıyla ve bütün bunların afet yönetimiyle doğrudan bağlantısı vardır.
Dolayısıyla belediyelerin birbirinden kopuk projeler üreten bir hizmet mekanizması olmaktan çıkarak bütünleşik bir şehir kalkınması anlayışına yönelmesi gerekir.
İzmir açısından bu durum daha da önemlidir. Çünkü şehir bir yandan tarihsel ve kültürel mirasını korumak, diğer yandan hızla değişen nüfus yapısının, ekonomik koşulların, iklim krizinin, deprem riskinin ve ulaşım sorunlarının ortaya çıkardığı yeni ihtiyaçlara cevap vermek zorundadır.
Tarihi korumak ile modernleşmek; çevreyi korumak ile ekonomik gelişmeyi sağlamak; yeni konut ihtiyacını karşılamak ile plansız yapılaşmayı önlemek; ulaşımı geliştirmek ile sürdürülebilir bir şehir yaratmak birbirinin alternatifi olarak görülmemelidir.
Başarılı yerel yönetim, bütün bu ilişkileri görebilen ve farklı politikaları ortak bir şehir vizyonunda buluşturabilen yönetimdir.
İZMİR’İN EN BÜYÜK SERMAYESİ: ÇOĞULCULUK
İzmir’in en önemli avantajlarından biri, tarihsel olarak farklılıkların bir arada yaşayabildiği bir şehir kültürüne sahip olmasıdır.
Ancak tarihsel çoğulculuğun kendiliğinden devam edeceğini düşünmek doğru değildir. Çoğulculuk yalnızca geçmişten miras kalan bir özellik değil, bugün korunması ve yeniden üretilmesi gereken bir toplumsal değerdir. Bunun yolu; şehirde yaşayan farklı inançların, kültürlerin, yaşam tarzlarının ve toplumsal grupların kamusal yaşamda kendilerini eşit ve özgür hissedebilmelerinden geçmektedir.
ŞEHİR HAKLARI: İZMİRLİ’NİN ŞEHRİ ÜZERİNDEKİ HAKKI
Burada “şehir hakları” kavramı özel bir önem kazanmaktadır.
Şehir hakları, yalnızca bir şehirde yaşama hakkı değildir. Şehrin sunduğu ekonomik, kültürel, sosyal ve kamusal imkânlardan adil biçimde yararlanabilme hakkıdır.
Şehrin kamusal alanlarını özgürce kullanabilme hakkıdır.
Şehrin kaynaklarından ve hizmetlerinden eşit biçimde yararlanabilme hakkıdır.
Şehrin geleceğine ilişkin kararlarda söz sahibi olabilme hakkıdır.
Güvenli konutta yaşama, ulaşılabilir ulaşım, temiz çevre, yeşil alan, kıyılara erişim ve kültürel hayata katılabilme hakkıdır.
Kısacası şehir hakları, İzmirlinin yalnızca şehirde yaşayan bir birey değil, şehrin ortak sahibi ve geleceğinin meşru aktörü olması anlamına gelir.
Belediyecilik de bu nedenle yurttaşı yalnızca hizmet alan kişi olarak değil, şehrin geleceğini birlikte kuran ortak olarak görmelidir.
KATILIM SADECE DİNLEMEK DEĞİLDİR
Bu anlayışın kurumsal karşılığı katılımcı, şeffaf, hesap verebilir ve veriye dayalı bir yerel yönetim modelidir. İzmir Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyeleri karar alma süreçlerini mümkün olduğunca şehir sakinlerinin katılımına açmalıdır.
Şehrin bütçesi, yatırım öncelikleri, büyük ölçekli projeleri ve uzun vadeli planları yalnızca teknik uzmanların veya belediye yönetimlerinin konusu olmaktan çıkarılmalı; toplumun farklı kesimlerinin görüşlerinin alınabildiği mekanizmalar güçlendirilmelidir. Ancak katılımcılık yalnızca toplantı yapmak değildir. Gerçek katılımcılık, vatandaşın görüşünün kararı değiştirebilme ihtimalinin bulunmasıdır.
Aksi hâlde katılım, kararların önceden alındığı ve yurttaşların yalnızca bilgilendirildiği sembolik bir uygulamaya dönüşür.
ŞEFFAFLIK: ŞEHRİN PARASINDA ŞEHRİN SÖZ HAKKI
Belediyelerin bütçeleri, harcama kalemleri, yatırım programları, ihaleleri, proje maliyetleri ve performans göstergeleri mümkün olduğunca anlaşılır ve erişilebilir biçimde kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Şeffaflık yalnızca yasal zorunlulukların yerine getirilmesi değildir. Asıl amaç, şehir sakinlerinin kendi kaynaklarının nasıl kullanıldığını anlayabilmesi ve gerektiğinde sorgulayabilmesidir. Çünkü kamu kaynağının kullanıldığı her yerde hesap verebilirlik, demokratik yerel yönetimin temel koşuludur.
LİYAKAT VE BİLİM: SİYASETİN KARŞISINDA DEĞİL, YANINDA
Büyük bir metropolün yönetimi yalnızca siyasi iradenin belirlediği hedeflerin uygulanmasından ibaret değildir. Ulaşım mühendislerinden şehir plancılarına, mimarlardan çevre uzmanlarına, sosyal politika uzmanlarından afet yönetimi uzmanlarına kadar farklı disiplinlerden profesyonellerin bilgi ve deneyimlerinin karar süreçlerine dâhil edilmesi gerekir.
Siyasi tercih ile teknik uzmanlık birbirinin alternatifi değildir. Başarılı yerel yönetimde bunlar birbirini tamamlamalıdır.
İZMİR’DE EN BÜYÜK ÖNCELİK: GÜVENLİ ŞEHİR
İzmir’in önündeki en önemli meselelerden biri deprem ve afet riskidir. Tarihsel ve kültürel mirası korumak ne kadar önemliyse, şehir sakinlerinin güvenli yapılarda yaşamasını sağlamak da o kadar önemlidir. Afet yönetimi yalnızca deprem sonrasında yapılacak müdahaleler üzerinden ele alınamaz.
Riskli yapıların belirlenmesi, kentsel dönüşüm süreçlerinin sosyal boyutunun gözetilmesi, toplanma alanlarının korunması, ulaşım ve iletişim altyapısının güçlendirilmesi, afet sonrasında temel hizmetlerin sürdürülebilmesi ve toplumun afet bilincinin geliştirilmesi bütüncül bir afet politikasının parçalarıdır.
Şehir hakkının ilk şartı, güvenli bir şehirde yaşama hakkıdır.
KONUT SADECE BİNA DEĞİLDİR
Konut meselesi de yalnızca yeni binalar üretmek şeklinde ele alınmamalıdır.
Konutun erişilebilirliği, kira maliyetleri, sosyal donatı alanları, ulaşım olanakları ve şehir merkezlerine erişim gibi unsurlar birlikte değerlendirilmelidir.
Aksi durumda yeni konut üretimi şehirdeki eşitsizlikleri azaltmak yerine daha da derinleştirebilir.
Nitelikli belediyecilik, insanların yalnızca bir konuta sahip olmasını değil, yaşadıkları çevrenin sosyal, kültürel ve ekonomik imkânlarına erişebilmelerini de dikkate almalıdır.
KIYILAR VE KAMUSAL ALANLAR HERKESİNDİR
Çevresel sürdürülebilirlik İzmir’in geleceği açısından artık ertelenemez bir konudur. İklim değişikliği, su kaynakları, hava kalitesi, yeşil alanlar, kıyıların korunması, atık yönetimi ve enerji politikaları yerel yönetimlerin gündeminde merkezi bir yere sahip olmalıdır.
İzmir’in kıyı şehri kimliği, denizle kurduğu ilişkinin yalnızca ekonomik veya turistik bir değer olarak görülmemesini gerektirir.
Kıyılar bütün şehir sakinlerinin ortak alanlarıdır. Bu alanların erişilebilirliği, korunması ve sürdürülebilir kullanımı şehir haklarının temel unsurlarındandır.
KÜLTÜR, ŞEHRİN SÜSÜ DEĞİL KİMLİĞİDİR
İzmir’in kültürel zenginliği yalnızca geçmişten kalan tarihi yapıların korunmasıyla sınırlı değildir. Şehrin yaşayan kültürü, sanat üretimi, gençlerin yaratıcı faaliyetleri, farklı toplulukların kültürel pratikleri ve kamusal sanat desteklenmelidir. Kültür, belediyeciliğin tamamlayıcı bir alanı değil, şehirde ortak aidiyet duygusunu güçlendiren temel unsurlardan biridir.
İzmir’in çok kültürlü tarihinin gerçek anlamı da burada ortaya çıkar: Farklılıkların yalnızca geçmişte yaşamış topluluklara ait bir miras olarak değil, bugünün şehir hayatının yaşayan unsurları olarak kabul edilmesi.
TURİZM ŞEHRİ TÜKETMEMELİ, ŞEHİR TURİZMDEN KAZANMALI
İzmir’in turizm potansiyeli de bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Tarihi mirasın korunması ile turizmin geliştirilmesi arasında çatışma yaratmak yerine, kültürel mirasın sürdürülebilir biçimde değerlendirilmesi hedeflenmelidir. Şehrin tarihsel kimliğinin yalnızca ekonomik bir kaynağa indirgenmesi, uzun vadede korunması gereken kültürel değerlerin aşınmasına yol açabilir. Oysa kültür, turizm ve şehir yaşamı birbirini destekleyen bir bütün olarak ele alınabilir.
BELEDİYE ŞEHRİ YÖNETMEMELİ, ŞEHIRLE BİRLİKTE YÖNETMELİDİR
Bütün bu meselelerin ortak noktası aslında oldukça basittir:
Belediye, şehri yalnızca yönetmemeli; şehir sakinleriyle birlikte şehrin geleceğini inşa etmelidir.
Yurttaşın belediyeye yalnızca sorununu çözmek için başvurduğu bir ilişki biçimi yerine; şehrin geleceğine ilişkin fikir üretebildiği, öneride bulunabildiği, eleştirebildiği ve karar süreçlerini etkileyebildiği bir ilişki biçimi oluşturulmalıdır.
İzmir’in tarihsel çoğulculuğu böyle bir yönetim modeli için önemli bir toplumsal zemin sunmaktadır.
Ancak çoğulculuğun gerçek bir demokratik yönetişim modeline dönüşebilmesi için bunun belediyenin bütçesinde, planlamasında, sosyal politikalarında, kültür politikalarında, kamusal alan düzenlemelerinde ve karar alma süreçlerinde somut karşılığının bulunması gerekir.
İZMİR’İN GELECEĞİ: DAHA ÇOK PROJE DEĞİL, DAHA ÇOK ŞEHİR HAKKI
Sonuç olarak İzmir’de nitelikli belediyecilik, yalnızca daha fazla yol, daha fazla altyapı veya daha fazla proje üretmek değildir.
Nitelikli belediyecilik; bütün bu hizmetleri özgürlük, eşitlik, güven, katılım, şeffaflık, sosyal adalet, çevresel sürdürülebilirlik ve şehir hakları ile birlikte düşünme kapasitesidir.
Şehrin fiziksel gelişimi ile toplumsal gelişimini birbirinden ayırmayan; tarihsel mirası geleceğin ihtiyaçlarıyla buluşturan; farklılıkları tehdit değil ortak yaşamın zenginliği olarak gören; kamu kaynaklarını şeffaf ve hesap verebilir biçimde kullanan; bilimsel bilgiye ve liyakate dayanan bir yerel yönetim anlayışı, İzmir’in geleceği açısından büyük önem taşımaktadır.
İzmir’in yaklaşık 8.500 yıllık tarihinden gelen en önemli miras belki de farklılıkların bir arada yaşayabilme kapasitesidir.
Bu miras yalnızca geçmişe ait nostaljik bir değer olarak korunmamalı; çağdaş yerel yönetim anlayışının temel dayanaklarından biri hâline getirilmelidir.
Çünkü bir şehri gerçekten büyük yapan yalnızca binaları, yolları, meydanları veya ekonomik kapasitesi değildir.
Bir şehri büyük yapan, o şehirde yaşayan insanların birbirlerinin farklılıklarına rağmen ortak bir hayat kurabilme iradesidir.
ŞEHİR HAKLARI, İZMİR’İN YENİ YEREL YÖNETİM SÖZLEŞMESİ OLABİLİR
İzmir’in geleceği tam da burada şekillenecektir. Kent, yalnızca büyüyen bir metropol olarak mı kalacaktır?
Yoksa farklılıkların eşitlik temelinde buluştuğu, yurttaşların karar süreçlerine katıldığı, kamusal kaynakların şeffaf biçimde kullanıldığı ve herkesin kendisini şehrin gerçek bir parçası olarak hissedebildiği çağdaş bir şehir yönetimi modeline mi dönüşecektir?
Bu sorunun yanıtı yalnızca belediye başkanlarının veya belediye yönetimlerinin değil, bütün İzmir’in ortak sorumluluğudur. Çünkü şehir, belediye binasından ibaret değildir. Şehir, onu her gün yaşayan insanların ortak mekânıdır. Belediyecilik de yalnızca hizmet üretmek değil; bu ortak yaşamın adil, özgür, güvenli ve sürdürülebilir biçimde devam etmesini sağlamaktır.
İzmir’in tarihsel birikimi, toplumsal çeşitliliği ve şehir kültürü, Türkiye’nin gelecekteki yerel yönetim anlayışı için güçlü bir örnek oluşturabilecek önemli bir potansiyele sahiptir. İzmir’in ihtiyacı olan şey, bu potansiyeli somut bir yönetişim modeline dönüştürmektir. Şehir haklarını, ortak yaşamı, demokratik katılımı, şeffaflığı ve liyakati belediyeciliğin merkezine yerleştirmek…
Belki de İzmir için yeni dönemin en güçlü şehir sözleşmesi budur.
