İnsan Doğasının Ontolojik Statüsü ve Ahlakın Toplumsal Koşulları: Cevherî Ahlak ile Koşulsal Belirlenim Arasında

0
unnamed-2

Giriş

Antropolojik Yarılma ve Epistemolojik Çerçeve

İnsan doğasının (natura humana) sabit, evrensel ve özsel bir niteliğe mi sahip olduğu; yoksa tamamen tarihsel, sosyo-ekonomik ve materyalist koşulların bir işlevi olarak mı biçimlendiği sorusu, felsefe tarihinin en temel epistemolojik ve ontolojik yarılmalarından birini oluşturur.

İnsan doğasını reddeden veya onu tamamen dışsal dinamiklerin edilgen bir çıktısı olarak kavrayan yaklaşımlar, esasta insani eylemi ve hakikat algısını göreceleştirir. Bu perspektife göre, ahlaki ilkeler veya aşkın değerler müstakil birer varlık alanına sahip değildir; aksine tamamen maddi fayda, hayatta kalma güdüsü ve sınıf çıkarlarının tarihsel tezahürleridir.

Sofist Perspektiften Marksist Determinizme: Fayda ve Şartların Tahakkümü

Tarihsel düzlemde Sofistlerin doğa (physis) ile yasa/gelenek (nomos) arasında kurduğu dikotomi, dış dünyanın gözlemlenebilir olgularını insan toplumlarına mutlaklaştırma eğilimindedir. Sofist düşüncede doğa, güçlü olanın zayıfı tahakküm altına aldığı, fayda ve manipülasyonun merkeze alındığı pragmatik bir alandır. Günümüz indirgemeci sosyolojisinde ve Marksist materyalizmde de benzer bir ontolojik kabule rastlanır. Karl Marx’ın “Proletaryanın zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur” tespiti veya Bernard Shaw’ın yaş ve politik tutum arasındaki ilişkiye dair kavramsallaştırması; insanın ahlaki tercihini ontolojik bir özden ziyade mülkiyet, statü ve sosyal sermaye kaybı riskiyle ilintilendirir.

Bu yaklaşımda insan, yaşama ve faydaya dönük içgüdüsel bir aygıt olarak konumlandırılır. Manevi ve ahlaki değerler birer ilke değil, mevcut şartların dayattığı rasyonelleştirmelerdir. Dolayısıyla hakikat veya adalet kavramları müstakil varlıklar değil, şartların değişkenliğine bağlı konjonktürel normlardır.

Sokratik ve Aristotelesçi  gelenek bu duruma muhalefet eder. Sokrates’in Gorgias diyaloğunda Sofist şüpheciliğe ve doğanın ampirik yasalarına karşı geliştirdiği argüman, felsefe tarihinde ahlakın özerkliğini ilan eden dönüm noktasıdır. Sokrates, ampirik doğadaki güçlü-zayıf hiyerarşisini takip etmeyi reddederek insanın yönelimini Logos’a (bütüncül akıl, vicdan ve evrensel düzen) bağlar.

Aristoteles ise bu anlayışı teleolojik bir doğa kavramıyla yetkinleştirir. Aristoteles için doğa, statik bir malzeme değil; her varlığın kendi amacına (telos) ulaşma yetisidir. Atın erdemi koşmak, gözün erdemi görmek olduğu gibi; insanın doğası da erdemli (arete) ve adil olmaktır. İnsanın haz ve fayda peşinde koşarken ahlaki ilkeleri çiğnemesi, onun belli bir doğasının olmaması anlamına gelmez; aksine kendi öz doğasından yabancılaşması (alienation) anlamına gelir.

Cevheri Dindarlık ile Sosyolojik Muhafazakârlık Arasındaki Asimetri

Sosyal koşullar insanı determinist bir biçimde belirlemez, ancak onu ontolojik düzlemde sınar ve etkiler. Bu bağlamda, yokluk ve yoksunluk evresinde ahlaklı veya dindar görünen bireylerin güç, makam ve iktisadi sermaye ile karşılaştıklarında sergiledikleri hızlı yozlaşma, “koşulların insan doğasını değiştirdiği” şeklinde okunmamalıdır.

Burada sosyolojik bir ayrım yapmak zaruridir:

  1. Cevheri (Ontolojik) Maneviyat: İnsanın kendi içsel özünden ve felsefi/ahlaki bilincinden beslenir. Dışsal koşullardan, gücün varlığından veya yokluğundan bağımsız olarak ilkesel duruşunu korur.

  2. Koşulsal (Sosyolojik) Maneviyat: Kırsal/köylü kökenli imkânsızlıklardan, sosyo-ekonomik sınırlılıklardan veya dönemsel politikalardan beslenen araçsal bir uyum mekanizmasıdır.

Makam ve servet imkânıyla karşılaşmamış bireyin sergilediği sükûnet, ahlaki bir erdem değil; henüz sınanmamış bir imkânsızlık halidir. İmkânla karşılaşıldığı anda ortaya çıkan doymak bilmeyen hırs ve araçsal dindarlık söylemi, dinin veya maneviyatın bir sonucu değil; metropol yaşamında güç devşirmeye çalışan şekilsel ve sınıfsal bir eklektik tutumdur. Bu durum dinin felsefi veya ahlaki özüyle ilgisiz olup, tamamen sosyolojik bir yozlaşma ve sınıf atlama dinamiğidir.

Oysa insanlık tarihi ve bireysel içgörü incelendiğinde; zalimlerin dahi eylemlerini adalet söylemiyle meşrulaştırma ihtiyacı duyması, tarih boyunca sahtekârlığın veya hırsızlığın hiçbir uygarlıkta bir erdem olarak kutsanmaması, insan doğasında evrensel bir ahlaki yönelimin (nomen) varlığına işaret eder.

Savaş, kriz veya mülkiyet gibi dışsal koşullar insana kavramların mahiyetini öğretmede birer araç işlevi görür; fakat kararı verecek olan insanın içsel cevheridir. Netice itibarıyla, sosyal koşullar insan sahnesinin dekorunu değiştirse de aktörün erdem ile fayda arasındaki seçimi, insan doğasının dinamik ve sorumluluk sahibi ontolojik yapısını doğrulamaktadır.

About The Author

Bir yanıt yazın