Felsefe ve Varlık: Diyalektik Şablonların Ötesinde, Özün ve Tekâmülün Hakikati

0
images (8)

Geçenlerde Felsefe bölümünde okuyan bir öğrencimin elinde Selahattin Hilâv’ın Diyalektik Düşüncenin Tarihi kitabını gördüm. Öğrencim büyük bir aşkla, şevkle ve adeta mutlak bir hakikatin taşıyıcısı gördüğü bu kitabı okumaya hazırlanıyordu. O an içimden derin bir hayretle düşündüm: “Bugün hâlâ bu kitapları bu heyecanla okuyanlar var mı?”

Çünkü Selahattin Hilâv, felsefi açıdan özgün bir figür olmadığı gibi, Batı’da üretilmiş hazır şablonları ve kopyalanmış düşünceleri Türkiye’ye aktaran bir aktarıcıdan ibarettir. Üstelik aktardığı bu kaba diyalektik materyalizm şablonu, bugün Batı’da dahi çoktan miadını doldurmuş, aşılmış bir felsefi fosildir. Bu karşılaşma, kavramların büyüsüne kapılıp felsefi kalıpları mutlak doğrular sanma yanılgısını ve bu ithal dogmanın doğaya, hayata ve ahlaka dair açmazlarını yeniden ele almayı zorunlu kıldı.

Felsefe çalışırken, özellikle Selahattin Hilâv’ın Diyalektik Düşüncenin Tarihi gibi metinleri okurken, kavramların büyüsüne kapılıp felsefi şablonları mutlak doğrular gibi kabul etme yanılgısına düşebiliriz. 19. yüzyıl pozitivist paradigmasının ve diyalektik materyalizmin iddialarını, bu iddiaların felsefe tarihindeki eksikliklerini ve doğanın/hayatın gerçek işleyişine dair çok temel bir eleştiriyi bu zemin üzerinden ele almak gerekir.

 Bilgisizliğin Perdelediği Şablonculuk: Batı Merkezci Körlük

Selahattin Hilâv gibi modern diyalektikçiler, diyalektiğin kökenlerini Çin (Yin-Yang) ve Hint felsefesindeki “zıtlık” veya “akış” fikirlerinde ararken, İslam felsefesini tek kalemde dışarıda bırakırlar. Buradaki asıl acı durum, bu yazarların İslam felsefesi külliyatını inceleyip eleştirmiş olmaları dahi değildir; bu külliyattan tamamen habersiz olmalarıdır. Molla Sadrâ’nın adını bile duymamışlardır fakat bildiklerini varsayarak susarlar. Bilmediklerini itiraf etmek yerine, Batı felsefe tarihçiliğinin basmakalıp şablonunu (Yunan, Orta Çağ Karanlığı, Aydınlanma) aynen kopyalarlar.

Kafalarındaki hazır diyalektik materyalizm şablonuyla hayatı izah etmeye çalışan bu tutum, büyük bir felsefi körlüktür. Hâlbuki 17. yüzyılda yaşamış olan Molla Sadrâ, geliştirdiği “Cevheri Hareket” (Tözsel Hareket) teorisiyle evrendeki her şeyin (madde, zaman ve töz dahil) her an kesintisiz bir değişim ve oluş içinde olduğunu savunmuştur. Modern diyalektiğin iddialarından yüzyıllar önce doğan bu devasa dinamik külliyatı yok saymak, felsefe yapmak değil, ideolojik bir kalıbı hayata zorla giydirmektir.

“Hayatın Özü Çelişki midir?”: Çelişki ve zıtlık çatışkı  olarak anlaşılabilir mi?

Modern diyalektik (Hegel ve Marx çizgisi), hayatın ve hareketin yegâne motorunun “çelişki, çatışma ve olumsuzlama (inkâr)” olduğunu iddia eder. Onlara göre bir şeyin ilerlemesi için kendi zıttıyla savaşması ve eski halini yok etmesi gerekir.

İşte tam bu noktada sorulması gereken hayati soru şudur: Hayat gerçekten bir çelişki ve kavga mıdır?

Klasik felsefe ve İslam düşünce geleneği (Meşşâî mektebi) buna çok güçlü bir antitez sunar: Hareket, yıkıcı bir çelişkiden değil, “Kuvve” (Potansiyel) ve “Fiil” (Gerçekleşme) ilişkisinden doğar:

Kuvve: Bir varlığın henüz gerçekleşmemiş ama içinde barındırdığı fıtri/özsel imkândır.

Fiil: O imkânın dışarıya çıkması, olgunlaşmasıdır.

Burada bir çelişki veya düşmanlık/savaş yoktur; aksine tam bir tamamlanma (kemâl), uyum ve imkânın açığa çıkması vardır. Hayat, kaotik bir çatışma alanı değil; bir tekâmül (olgunlaşma) sürecidir.

Klasik filozoflar hayattaki değişimi “Oluş ve Bozuluş” (Kevn ve Fesad) kavramlarıyla açıklarlar. Ancak felsefi bir zorunluluk olarak; bir yerde oluş ve bozuluşun gerçekleşebilmesi için, her şeyden önce bu değişimin arkasında baki kalan, değişmeyen sabit bir “Öz”ün (Cevher) bulunması şarttır.

Tohumun tohumluktan çıkması (bozuluş), onun mutlak bir yok oluşa yuvarlanması veya kendi kendini düşmanlaştırıp inkâr etmesi değil; içindeki özün rehberliğinde başağa dönüşmesidir (oluş). Evrendeki sistem diyalektik bir kavga ile değil, bu sabit özün korunduğu bir biçim değiştirme süreciyle işler.

Sen bir buğdayı dünyanın neresine ekersen ek, o filizlendiğinde yine buğday olarak çıkar. Eğer diyalektikçilerin iddia ettiği gibi hayat saf bir çelişki ve radikal bir olumsuzlamadan ibaret olsaydı, her şeyin her şeye dönüşebilmesi veya içindeki “çelişki” yüzünden formunu tamamen yitirmesi gerekirdi. Oysa doğada türlerin ve özlerin sarsılmaz bir istikrarı vardır; insan evladından yine insan doğar, tohumdan kendi tabiatına uygun başak çıkar. Öz asla ortadan kalkmaz.

Doğada sarsılmaz bir düzen, fıtrat, tabiat, içgüdü kısacası özün istikrarı yasası vardır. Tohumun toprağa girip biçim değiştirmesi onun kendi varlığını “inkâr etmesi” değil; özünde,  tabiatında yazılı olan o muazzam potansiyeli (başak olma yeteneğini) açığa çıkarmasıdır. Hayat, kaotik bir yıkımla değil; akıllı bir programla, ölçüyle ve amacına (kemâline) doğru ilerleyen bir gelişim süreciyle işler.

Batı’da Aşılmış Bir İthal Dogmanın Türkiye’de İşportacı Malzemesine Dönüşmesi

Modern diyalektikçiler, cehaletlerinden veya ideolojik tutuculuklarından kaynaklanan hazır şablonlarını doğaya ve tarihe zorla giydirebilmek için kelimeleri bükerek her şeye “savaş ve çatışma” terminolojisi yüklerler. Ancak doğaya önyargısız ve şablonsuz bakan bir göz; hayatın özünün kaotik bir kavga değil, özü koruyarak mükemmelliğe doğru yürüyen akıllı bir olgunlaşma (tekâmül) olduğunu net bir şekilde görecektir.

İşin en trajikomik tarafı, Selahattin Hilâv ve temsil ettiği geleneğin Batı’dan kopyalayıp Türkiye’ye özgün bir düşünceymiş gibi sunduğu bu kaba diyalektik materyalizm, yukarıda da belirttiğimiz gibi bugün Batı düşünce dünyasının kendisi tarafından bile çoktan rafa kaldırılmış, aşılmış bir fosilden ibarettir. Post-yapısalcılıktan karmaşıklık teorilerine kadar modern Batı düşüncesi, 19. Yüzyılın o karamsar, indirgemeci, her şeyi yıkıcı bir çatışmaya bağlayan dar şablonlarını büyük ölçüde terk etmiştir.

Zaten doğada ve insanda ‘hareket ve değişim’ fikri sadece diyalektiğe ait bir keşif değildir; Aristoteles’ten İslam felsefesine, Doğu hikmetlerinden dinsel sistemlerin özüne kadar tüm insanlık birikiminde var olan evrensel bir hakikattir. Buna rağmen Türkiye’deki bazı entelektüel çevrelerin, Batı’nın dahi vazgeçtiği bu karamsar ve çatışma odaklı kaba materyalist şablonları hâlâ mutlak bir izah biçimi sanması ve bu ithal fikirlerin ülkede hâlâ pazar bulabilmesi, felsefi sığlığımızın ve gecikmişliğimizin en hüzünlü göstergesidir.

Selahattin Hilâv ve kaba diyalektik anlayış, sadece Doğu/İslam düşüncesini değil, referans verdikleri Antik Yunan filozoflarını bile eksik ve çarpıtarak okurlar. Örneğin diyalektiğin babası sayılan Herakleitos’u sadece ‘zıtların kavgası ve değişim’ eksenine sıkıştırırlar. Oysa Herakleitos, değişimin ve zıtlıkların arka planında onları yöneten, değişmeyen ve her şeye bir ölçü veren kozmik akıl yani Logos ilkesinden bahseder. Değişim başıboş bir kaos değil, Logos’un idaresinde bir düzendir. Benzer şekilde Mevlânâ da evrende zıtlıkların varlığını kabul eder; ancak bize zahirde (dışarıdan) bir kavga ve çatışma gibi görünen bu durumun, hakikatte ve arka planda muazzam bir ilahi düzenin, uyumun ve dengenin tezahürü olduğunu vurgular. Bizim ‘kavga’ zannettiğimiz şey, daha yüce bir ahengin parçasıdır. Hilâv gibi isimlerin kafasındaki diyalektik materyalizm şablonu ise, felsefe tarihinin bu derinliğini göremeyecek kadar yüzeyseldir; onlar arka plandaki düzeni ve Logos’u yok sayıp hayattaki değişimi saf, karanlık ve yıkıcı bir kavgadan ibaret zannederler.

Zıtlıkların varlığı sadece felsefi sistemlerde değil, kutsal metinlerde de merkeze alınır. Örneğin Kur’an-ı Kerim, varlığın ve doğanın çiftler (zıtlar) halinde yaratıldığını açıkça belirtir (Zâriyât, 49); gece ile gündüzün, hayat ile ölümün, tatlı su ile tuzlu suyun yan yana duruşuna dikkat çeker. Ancak Kur’an’ın sunduğu bu zıtlıklar okuması, kaba diyalektiğin iddia ettiği gibi kaotik ve yıkıcı bir savaş alanı değildir. Aksine, gece ile gündüzün birbirini yok etmeden, belli bir yörüngede ve ‘bir ölçüye göre’ (Kamer, 49) akıp gitmesi; zıtlıkların arkasındaki ilahi ahengi, ölçüyü ve sarsılmaz düzeni gösterir. Yani doğadaki zıtlıklar varlığı çökerten bir çelişki değil, evrendeki akıllı tasarımın ve tekâmülün en somut delilleridir.

Bu kaba diyalektik yaklaşımın insana ve topluma biçtiği rol, trajik bir biçimde mutlak bir savaşı zorunlu kılar. Nitekim Hegel’in Tin’in Görüngübilimi’nde temellendirdiği ve sonrasındaki diyalektik geleneklerin devraldığı üzere; bilinç, ‘özbilinç’ haline gelebilmek için kendi ölümünü göze aldığı gibi, başkasının da ölümünü veya boyun eğmesini istemek zorundadır. Bu anlayışta insan, ötekini bir dost, bir paydaş veya tamamlayıcı değil; varlığını tehdit eden ve mutlaka alt edilmesi gereken potansiyel bir düşman olarak kodlar. Hayatın motorunu çatışma olarak gören bu şablon, insan ilişkilerini sevgi, ahenk ve merhamet üzerine değil, sürekli bir tahakküm, ezme-ezilme ve ölümüne kavga zemini üzerine oturtur. Oysa varlığın özünde yıkıcı bir savaş değil, fıtri bir tanışma, ahenk ve barış mevcuttur.

Kısacası, bu anlayışın toplumsal izdüşümü kaçınılmaz olarak sosyal sınıflar arasındaki ezeli ve amansız bir savaşa çıkar. Hegelci ‘özbilinç kavgası’ veya Marksist perspektifteki ‘proletarya ile burjuvazinin birbirini yok etmesi’ şablonu, tarihi ve hayatı sürekli bir kıyım alanı olarak okur. Güçlünün ayakta kaldığı, güçsüzün silindiği bu kaba mantıkta her insan ve sınıf, diğeri için mutlak bir tehdit ve yok edici olarak konumlandırılır. Oysa burada gözden kaçırılan çok temel bir mantıksal hata vardır: Savaş, kendi başına bir ilke veya hayatın özü olamaz. Savaş dediğimiz şey bilinçli bir tercihle, ilkelerle ve belirli bir amaçla yapılır. Bir şeyin uğruna savaşabilmeniz için bile arkada korunması gereken bir değerin, bir Logos’un, sabit bir özün olması gerekir. Hayatın özünü doğrudan ‘savaş ve çatışma’ ilan etmek, amacsız ve ilkesiz bir şiddeti kutsamak demektir. Oysa savaş sadece geçici bir araçtır; hayatın ve varlığın özü ise savaş değil, o savaşın bittikten sonra kuracağı ahenk, adalet ve özün korunarak olgunlaşmasıdır.

Diyalektik anlayışın değişimi ve zıtlıkları yalnızca ‘çatışma’ olarak okuması, ontolojik olmaktan ziyade sonradan türeme (arızi) ve yerel bir bakış açısının ürünüdür. Bu yaklaşım, Batı toplumunun kendi iç dinamiklerindeki sömürü, sınıf savaşları ve çalkantılı tarihe bakarak türetilmiş sofist bir çıkarımdan ibarettir. Dolayısıyla bu yaklaşım tüm insanlık tarihini karşısına alır; çünkü insanlık sadece savaşmamış, aynı zamanda devletler kurmuş, medeniyetler inşa etmiş ve asırlar boyu barış içinde yaşamıştır. Hayatı ve ahlakı tamamen çatışma eksenine oturtan bu dar zihniyet, örneğin ahlak olgusunu ‘güçlünün zayıfı sömürmek için uydurduğu yapay bir araç’ olarak yaftalar. Oysa burada çok temel bir mantıksal hata yapılır: Ahlakın kötü niyetle araçsallaştırılması ile ahlakın özünün kendisi birbirine karıştırılmaktadır. İnsanda fıtri bir karşılığı ve değeri olmayan hiçbir şey araçsallaştırılamaz; sahte paranın basılabilmesi için piyasada gerçek paranın kıymeti olması şarttır. İnsanın özündeki ahlaki temelini inkâr eden bu kaba yaklaşım, değerin asaletini göremeyen sığ bir indirgemeciliktir.

About The Author

Bir yanıt yazın