TÜRK DÜNYASI, KİMİN GÖLGESİNDE: Karabağ’ın gözyaşı, Gazze’nin kanı ve Türk kardeşliği Üzerine
Bir milletin hafızası yalnızca kazandığı zaferlerle değil, uğruna ağladığı şehitlerle, sırtını dayadığı dostlarla ve en zor gününde elini tutanlarla oluşur. Devletlerin büyüklüğü de yalnızca petrol kuyularıyla, silah depolarıyla, diplomatik masalardaki koltuklarıyla ölçülmez. Asıl büyüklük, gücün karşısında değil, vicdanın yanında durabilmektir.
Öyleyse bugün Türk dünyasına, kardeşliğin hatırını soran, tarihin defterini açan ve geleceğin hesabını yapan birkaç soru sormanın vakti gelmedi mi?
Ey Türk cumhuriyetleri! Siz bağımsızlığınızı kazandınız; peki bağımsızlığınızın ruhunu da kazanabildiniz mi?
Yıllarca Sovyet komünizminin baskısı altında yaşamış, inancını çoğu zaman evinin duvarları arasında saklamak zorunda kalmış, diline, kültürüne ve millî hafızasına yönelik baskıları tecrübe etmiş Türk toplulukları, bugün kendi devletlerinin sahibidir. Sovyetler Birliği dağıldı; bayraklar göndere çekildi, başkentlerde millî marşlar okunmaya başladı. Tarih, Türk dünyasının önüne yeni bir sayfa açtı.
Fakat şu soruyu sormadan geçemeyiz: Siyasi bağımsızlığın ardından zihinsel, kültürel ve stratejik bağımsızlık ne kadar gerçekleşti?
Bir zamanlar Moskova’nın gölgesinde kalan devletler, bugün başka güç merkezlerinin gölgesinde kalma tehlikesiyle karşı karşıya değil mi? Dün Kremlin’in taleplerini hesaba katmak zorunda olanlar, bugün Washington’ın, Brüksel’in, Tel Aviv’in veya Pekin’in beklentilerini kendi millî menfaatlerinin önüne koyma riski taşımıyor mu?
Elbette her devlet kendi çıkarını gözetir. Elbette uluslararası ilişkiler yalnızca duygularla yürütülemez. Fakat stratejik akıl, tarihî hafızayı öldürmek değildir. Diplomasi, vicdanı susturmak değildir. Bağımsızlık da bir güç merkezinden uzaklaşıp başka bir gücün siyasi hesaplarına bağımlı hâle gelmek değildir.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, Türk devletlerinin herhangi bir ülkenin emir eri olması değil; kendi kararlarını kendi iradeleriyle alabilen, birbirlerinin güvenliğini ve onurunu gözeten, ortak meselelerde birlikte hareket edebilen güçlü bir Türk dünyasıdır.
Çünkü kardeşlik, bir başkasının buyruğuna girmek değil, birbirinin yanında dimdik durabilmektir.
KARABAĞ’IN HATIRASI: KİM YANIMIZDAYDI?
Ey Azerbaycan!
Senin dağlarında otuz yıla yaklaşan işgalin acısı yaşanırken, nice aile evladının mezarını bile bulamadan ömrünü tüketirken, nice insan ata yurduna dönme hayaliyle yaşlanırken bu milletin yüreği sızlamadı mı sanıyorsun?
Karabağ, yalnızca bir toprak parçası değildi. Karabağ, bir halkın hafızasıydı; evinden koparılan insanların, yarım kalan hayatların, göç yollarında büyüyen çocukların ve geri dönmeyi bekleyen annelerin hikâyesiydi.
1990’lı yıllarda başlayan işgal ve yerinden edilmeler, Azerbaycan halkına ağır acılar yaşattı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları, işgal altındaki bölgelerden çekilme çağrıları yaptı. Fakat kararlar alındı diye işgal sona ermedi; açıklamalar yapıldı diye mülteciler evlerine dönemedi.
Peki, o uzun yıllarda uluslararası toplumun adalet mekanizmaları neden bu kadar etkisiz kaldı? Büyük devletlerin diplomatik ağırlığı neden işgalin sona ermesini sağlayamadı? Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü savunmakla yükümlü olduklarını söyleyenler, bu savunmayı neden yıllarca somut bir sonuca dönüştüremedi?
Türkiye, Azerbaycan’ın yanında durdu; siyasi, diplomatik ve askerî iş birliğini geliştirdi. 2020’deki İkinci Karabağ Savaşı’nda Türkiye’nin verdiği destek, Azerbaycan’ın mücadelesinde önemli bir yer tuttu. İsrail de Azerbaycan’a silah ve askerî teknoloji sağlayan ülkeler arasında yer aldı. Bu gerçeği inkâr etmek ne doğru olur ne de tarihî muhasebeye yakışır.
Ancak tam da burada, kardeşlik ile stratejik çıkar arasındaki farkı konuşmalıyız.
Bir ülkeye silah satmak başka, onun milletinin acısını kendi acın bilmek başkadır. Bir devletle enerji anlaşması yapmak başka, onun uğradığı haksızlık karşısında adaletin gereğini savunmak başkadır. Diplomatik ilişki kurmak başka, insanlık sınavından başarıyla çıkmak başkadır.
Türkiye’nin Azerbaycan’a desteği, yalnızca iki devletin imzaladığı anlaşmaların değil, iki halkın ortak hafızasının ve tarihî yakınlığının da ürünüdür.
Azerbaycan’ın zaferi, Türkiye’de milyonlarca insanın yüreğinde kendi zaferi gibi karşılık buldu. Türk bayraklarıyla Azerbaycan bayrakları yan yana dalgalandı. İnsanlar kardeşlerinin sevincini kendi sevinci bildi.
Şimdi sormayalım mı: Bu kadar ortak acı ve sevinç yaşamış iki halkın kardeşliği, yalnızca savaş günlerinde mi hatırlanacak? Barış zamanında, diplomatik tercihlerde, kültürel politikada ve inanç özgürlüğünde de aynı hassasiyet gösterilmeyecek mi?
Karabağ’ın zaferi bir milletin yeniden ayağa kalkışıdır. Fakat zaferin gerçek büyüklüğü, yalnızca geri alınan topraklarla değil, o toprakların insanlarına kazandırılan adalet, huzur ve haysiyetle de ölçülür.
AZERBAYCAN İLE İSRAİL ARASINDAKİ İLİŞKİLER: BU YAKINLIĞIN BEDELİ NEDİR?
Şimdi can Azerbaycan’a daha zor bir soru soralım.
İsrail ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler, sıradan bir diplomatik temasın çok ötesindedir. Enerji, savunma sanayisi, askerî teknoloji ve güvenlik alanlarında gelişmiş bir iş birliği vardır. İsrail, Azerbaycan için önemli bir silah tedarikçisi olmuş; Azerbaycan da İsrail’in enerji ihtiyacında önemli bir yer edinmiştir.
Bu ilişkinin arkasında hangi hesaplar vardır?
Azerbaycan’ın İran’la yaşadığı güvenlik sorunları, bölgesel güç dengeleri, Ermenistan karşısındaki askerî ihtiyaçları, enerji politikaları ve uluslararası alandaki konumunu güçlendirme arayışı, Bakü’nün dış politikasını anlamak bakımından önemlidir. Dolayısıyla bu yakınlığı yalnızca bir ideolojik tercihle açıklamak eksik kalır.
Fakat stratejik gerekçeleri anlamak, her tercihi sorgulanamaz kabul etmek anlamına gelmez.
İsrail’le kurulan ilişkiler Azerbaycan’a askerî imkânlar ve ekonomik fırsatlar kazandırmış olabilir. Peki, bu ilişkinin Filistin halkının yaşadığı felaketler karşısında siyasi ve ahlaki bir maliyeti yok mudur?
Gazze’de çocuklar enkazların arasından çıkarılırken, aileler evsiz bırakılırken, hastaneler ve sivil yaşam alanları ağır yıkımlara uğrarken; Müslüman bir toplumun vicdanı ne söylemelidir?
Burada mesele, Yahudilere düşmanlık etmek değildir. Bir dini, bir milleti veya bütün bir topluluğu suçlamak hiç değildir. Mesele, İsrail devletinin politikalarını, Filistinlilerin haklarını ve sivillerin uğradığı zulmü evrensel adalet ölçüsüyle değerlendirmektir.
Hiçbir stratejik ortaklık, bir halkın acısını görmezden gelmenin mazereti olamaz.
Ey Azerbaycan yönetimi!
Türkiye ile kardeşliğinizi anlatırken yalnızca ortak dili, ortak tarihi ve ortak zaferleri hatırlamayın. Gazze’deki çocukların gözyaşını da düşünün. Filistin’de evinden edilen bir annenin duasını da işitin. Karabağ’da yaşadığınız acıyı başkalarının yaşadığı acılardan ayrı tutmayın.
Çünkü bir gün Karabağ için istediğiniz adaleti başka bir halk için de savunamazsanız, başkalarına adalet anlatırken kendi vicdanınızla yüzleşmek zorunda kalırsınız.
Aynı şekilde Türkiye de dâhil olmak üzere hiçbir devlet, Filistin konusunda yalnızca sözleriyle değil, uyguladığı politikalarla değerlendirilmekten muaf değildir.
Bizim talebimiz, Azerbaycan’ın Türkiye’ye koşulsuz bağlanması değildir. Bizim talebimiz, Azerbaycan’ın kendi millî menfaatlerini korurken tarihî kardeşliğini, İslam dünyasıyla ilişkilerini ve insanlık vicdanını birlikte gözetmesidir.
EY İLHAM ALİYEV! KARABAĞ’DAKİ O GÖRÜNTÜLERLE BUGÜNÜN AZERBAYCAN’I ARASINDA NASIL BİR MESAFE VAR?
Karabağ mücadelesi sırasında Kur’an-ı Kerim’e hürmet gösteren, camileri ziyaret eden, millî ve manevi değerleri öne çıkaran bir Azerbaycan görüntüsü hafızalara kazındı. Bu görüntüler, inançlarıyla tarihî kimliklerini birlikte yaşatmak isteyen milyonlarca insanın gönlünde yer buldu.
Bugün ise Azerbaycan’da başörtüsü, dinî görünürlük ve laik eğitim uygulamaları üzerine tartışmalar yaşanıyor. Okullarda başörtüsüne ilişkin kısıtlamalar hakkındaki haberler ve itirazlar, din ve vicdan özgürlüğü bakımından ciddi sorular doğuruyor.
Burada sorulması gereken soru açıktır: Devletin laik olması, vatandaşın inancını görünmez kılmasını gerektirir mi? Eğitim düzenini korumak ile bir öğrencinin dinî kıyafetini yasaklamak aynı şey midir? Kamu düzeni gerekçesiyle getirilen sınırlamalar, temel hakları ölçüsüz biçimde daraltabilir mi?
Laiklik, devletin dinler karşısında tarafsızlığını koruması olarak yorumlanabilir. Fakat laiklik adına inançlı insanları toplumun dışına itmek, dinî kimliği bir tehdit gibi görmek ve başörtüsünü eğitim hakkıyla karşı karşıya getirmek başka bir meseledir.
Sayın Aliyev!
Karabağ’da milletin manevi değerlerine hitap etmek, toplumun inanç dünyasını anlamak ve dinî sembollere saygı göstermek siyasetin bir parçası olabiliyorsa, barış zamanında aynı milletin inanç özgürlüğü neden aynı ciddiyetle ele alınmasın?
Elbette bir liderin savaş sırasında yaptığı ziyaretlerden hareketle onun bütün politikalarını belirli bir dinî çizgiye bağlı sayamayız. Elbette devlet yönetimi, güvenlik ve eğitim alanlarında farklı kararlar alabilir. Fakat vatandaşın zihninde şu soru oluşuyorsa yönetimin bunu ciddiye alması gerekir:
Savaşta milletin manevi değerlerine seslenmek mümkünken, barışta o değerleri görünür biçimde yaşamak neden tartışma konusu oluyor?
Sizi buna zorlayan nedir? Uluslararası çevrelerin beklentileri mi, Sovyet döneminden kalan katı laiklik anlayışı mı, iç politikadaki güvenlik kaygıları mı, yoksa devletin toplumla kurduğu ilişkinin giderek değişmesi mi?
Bunlar birer soru ve araştırılması gereken ihtimallerdir; kanıtlanmış bir dış baskının kesin hükümleri değildir. Fakat bir devlet, vatandaşlarının hak ve özgürlükleri hakkında hesap verebilir olmalıdır. Başörtülü bir öğrencinin eğitim hakkı da başı açık bir öğrencinin hakkı kadar korunmalıdır.
Azerbaycan’ın bağımsızlığı, yalnızca sınırlarını korumakla tamamlanmaz. Kendi vatandaşlarının vicdanına, inancına ve temel haklarına saygı gösterebildiği ölçüde derinleşir.
TÜRK DÜNYASI, KIBRIS MESELESİNDE NEREDE DURUYOR?
Bir başka mesele de Kıbrıs’tır.
Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin uluslararası alanda tanınması ve Kıbrıs Türklerinin haklarının korunması için uzun yıllardır mücadele veriyor. Türk Devletleri Teşkilatı da KKTC’ye 2022 yılında gözlemci statüsü verdi. Buna rağmen KKTC’nin uluslararası tanınması konusunda geniş bir diplomatik destek oluşmuş değildir.
Öte yandan Kıbrıs Cumhuriyeti, uluslararası toplumun büyük bölümü tarafından tanınmaktadır. Avrupa Birliği üyesi olan bu devletle diplomatik ilişki kurmak, uluslararası sistemin mevcut gerçeklerinden biridir. Ancak bu durum, Kıbrıs Türklerinin haklı taleplerinin görmezden gelinmesini meşru kılmaz.
Türk cumhuriyetlerine sorulması gereken soru şudur: Kıbrıs Türklerinin siyasi eşitliği, güvenliği ve uluslararası alanda görünürlüğü konusunda daha güçlü bir dayanışma mümkün değil midir?
Birbirimizin her talebini sorgulamadan kabul etmek zorunda değiliz. Fakat ortak meselelerimizi de yalnızca Türkiye’nin omuzlarına bırakamayız.
Türk Devletleri Teşkilatı, yalnızca kültür festivalleri düzenleyen, ortak alfabe çalışmaları yapan, ekonomik anlaşmalar imzalayan bir yapı olarak kalmamalıdır. Üyelerinin haklı meselelerini gündeme taşıyabilen, ortak diplomatik girişimler geliştirebilen ve uluslararası hukuk çerçevesinde birbirine destek olabilen bir kurumsal dayanışma merkezine dönüşmelidir.
Birimizin meselesi hepimizin meselesi olacaksa bunun yolu sloganlardan değil, ortak iradeden geçer.
BİZ SİZE DÜŞMANLIK ETMİYORUZ; SİZİ KENDİ TARİHİNİZE ÇAĞIRIYORUZ
Ey Türk cumhuriyetleri!
Türkiye’nin her kararını doğru bulmak zorunda değilsiniz. Türkiye’nin de her politikasını eleştiriye kapatmak mümkün değildir. Kardeşlik, hataları örtmek değil, gerektiğinde birbirine doğruyu söyleyebilmektir.
Bizim itirazımız, bağımsız dış politika yürütmenize değildir. Bizim itirazımız, ortak hafızanın unutulmasına, kardeşlik bağlarının yalnızca törenlerde hatırlanmasına ve stratejik çıkarların bütün ahlaki sorumlulukların önüne geçirilmesine yöneliktir.
Türkiye’ye yaslanmak demek, Amerika’ya, Rusya’ya, Çin’e veya başka bir güce karşı otomatik bir cephe oluşturmak demek değildir. Türkiye’yle dayanışmak, diğer ülkelerle ekonomik ve diplomatik ilişki kurmaktan vazgeçmek de değildir.
Tam tersine, Türk dünyasının kendi ayakları üzerinde durabilmesi için güçlü ekonomilere, gelişmiş bilimsel kurumlara, ortak savunma kapasitesine, enerji iş birliğine, kültürel yakınlaşmaya ve bağımsız karar alma iradesine ihtiyacı vardır.
Fakat bütün bunların üzerinde bir şey daha vardır: Güven.
Güven, zor zamanda yanında duranla kurulur. Güven, menfaatlerin çatıştığı günlerde de dürüst kalabilmekle büyür. Güven, kardeşinin hakkını savunurken kendi çıkarını da adaletin sınırları içinde tutabilmektir.
Türk dünyası bu güveni kurarsa hiçbir dış güç onu kolayca birbirine düşüremez. Fakat her devlet yalnızca kendi hesabını yapar, diğerinin acısını uzaktan seyreder ve ortak meseleleri başkalarının insafına bırakırsa, aynı dilin ve aynı tarihin varlığı tek başına yeterli olmayacaktır.
SON SÖZ: TARİHİN HUZURUNDA KİMİN YANINDA DURDUĞUMUZ SORULACAK
Bir gün bugünün çocukları büyüyecek. Karabağ’ın hikâyesini okuyacaklar. Gazze’nin enkazları arasında kaybolan çocukları öğrenecekler. Sovyet döneminde inancını ve kimliğini korumaya çalışan büyüklerinin hikâyelerini dinleyecekler.
Sonra da soracaklar:
Siz bağımsız olduğunuzda ne yaptınız? Kardeşlerinizle aranızdaki bağı nasıl korudunuz? Güçlü devletlerle ilişki kurarken adaleti de koruyabildiniz mi? Çıkarlarınızla vicdanınız karşı karşıya geldiğinde hangi yolu seçtiniz?
Bu sorulara verilecek cevaplar, bugünkü liderlerin açıklamalarından çok daha uzun ömürlü olacaktır.
Ey can Azerbaycan!
Zaferini yalnızca askerî bir başarı olarak bırakma. Onu adaletin, kardeşliğin, özgürlüğün ve insan onurunun zaferine dönüştür. Türkiye ile arandaki bağı günlük siyasetin dalgalanmalarına teslim etme. İsrail’le, Amerika’yla, Avrupa’yla veya başka ülkelerle ilişkilerini sürdürürken Filistin’in acısını, İslam dünyasının hassasiyetlerini ve kendi halkının vicdanını da hesaba kat.
Ey Türk devletleri!
Sizden istenen, başka milletlere düşman olmanız değildir. Sizden istenen, kendi milletinizin hafızasına sadık kalmanız, birbirinizin meşru haklarını savunmanız ve uluslararası ilişkilerde adaleti yalnızca işinize geldiğinde hatırlamamanızdır.
Gelin, bağımsızlığımızı yalnızca bayraklarımızın göklerde dalgalanmasıyla ölçmeyelim. Bilimde, eğitimde, ekonomide, savunmada, kültürde ve diplomaside ortak gücümüzü büyütelim. Türk Devletleri Teşkilatı’nı gerçek bir dayanışma merkezine dönüştürelim. Birbirimizin acısına duyarsız kalmayalım; ortak meselelerimizi ortak akılla çözelim.
Çünkü tarih bize şunu öğretti: Bir milletin en büyük gücü, yalnızca sahip olduğu silahlar değil, birbirine duyduğu güvendir.
Bizim çağrımız, bir başkasının gölgesinden çıkıp başka bir gölgeye girmek değil; Türk dünyasının kendi iradesiyle, kendi aklıyla ve kendi vicdanıyla ayağa kalkmasıdır.
Karabağ’ın acısını unutmadan, Gazze’nin feryadını duyarak, Kıbrıs Türklerinin haklarını gözeterek, Türkistan’ın tarihî mirasını yaşatarak…
Birbirimize rakip değil, birbirimizin dayanağı olalım.
Zira kardeşlik, yalnızca aynı soydan gelmek değil; haklı bir davada, zor bir zamanda ve vicdanın imtihanında birbirinin yanında durabilmektir.
Türk dünyası, tarihî bir fırsatın eşiğindedir. Ya ortak hafızasını ortak bir geleceğe dönüştürecek ya da başkalarının kurduğu hesaplarda birbirinden uzaklaşacaktır.
Karar, bugün bizimdir. Hesap ise yarın tarihin huzurunda verilecektir.
Dr. Hüseyin Dursun
İlahiyat Fakültesi, Temel İslam Bilimleri Bölümü, Arap Dili ve Belagatı Anabilim Dalı
