medine-vesikasinin-aktuel-anla-1bc3780b46

“Devletin dini adalettir” sözü, devlet yönetiminin temelinde adaletin bulunması gerektiğini ifade eden güçlü bir düşüncedir ve iddialı bir sözdür. Bu söz, devletin yalnızca kanunlarla, kurumlarla ve yaptırımlarla ayakta kalamayacağını; asıl gücünü hakka bağlılıktan, ahlaki sorumluluktan ve insanlar arasında adaleti tesis etmekten aldığını anlatır. Devletin varlık sebebi, belirli bir zümrenin çıkarlarını korumak değil, toplumun bütün fertlerinin haklarını güvence altına almaktır. Devlet; zenginin, fakirin, yöneticinin, yönetilenin, güçlü olanın ve güçsüzün hukukunu eşit biçimde koruyabildiği ölçüde meşruiyet kazanır. Adaletin ortadan kalktığı yerde ise devletin kurumları varlığını sürdürse bile toplumsal güven, huzur ve dayanışma zayıflamaya başlar. Bu bakımdan “Devletin dini adalettir” ifadesi, dinin yalnızca bireysel ibadetlerden ibaret olmadığını; hak, hukuk, emanet, liyakat ve kamu sorumluluğu gibi ilkelerin de toplumsal hayatın merkezinde bulunması gerektiğini hatırlatır.

Adalet, her hak sahibine hakkını vermek, insanlar arasında ayrımcılık yapmamak ve kararları kişisel çıkarlara göre değil, hak ve hukuk ölçülerine göre almaktır. Devlet yönetiminde adalet, yalnızca mahkemelerin doğru karar vermesiyle sınırlı değildir. Eğitimden ekonomiye, kamu hizmetlerinden görevlendirmelere kadar hayatın bütün alanlarını kapsar. Bir ülkede mahkemeler bağımsız değilse, kamu kaynakları belirli kişilerin çıkarlarına tahsis ediliyorsa, liyakat yerine yakınlık ve sadakat esas alınıyorsa adaletin bütünlüğünden söz etmek mümkün değildir. Adaletin hâkim olduğu bir devlette ise insanlar haklarını ararken korkuya kapılmaz, yöneticiler hesap vermekten kaçınmaz ve kamu görevlileri yetkilerini kişisel menfaatleri için kullanamaz. Devletin büyüklüğü yalnızca askerî gücüyle, ekonomik zenginliğiyle veya teknolojik imkânlarıyla ölçülmez. Bunların yanında, haklı olanın kim olduğuna bakmaksızın hakkı teslim edebilmesiyle de ölçülür. Çünkü güç, adaletle birleştiğinde topluma güven verir; adaletten ayrıldığında ise baskı aracına dönüşebilir.

İslam düşüncesinde adalet, insan ilişkilerinin ve kamu yönetiminin temel ahlaki ilkelerinden biridir. Kur’an-ı Kerim, adaleti yalnızca dostlara ve yakınlara karşı değil, insanın kendi aleyhine bile olsa korumasını emreder. “Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun.” (Nisâ, 4/135). Adaletin kişisel çıkarların, aile bağlarının ve toplumsal ilişkilerin üzerinde tutulması gerekir. Bir yönetici, kendi yakınlarının yanlışlarını görmezden geliyor; kendisine bağlı kişileri korurken muhaliflerine farklı hukuk uyguluyorsa adalet ilkesini ihlal ediyor demektir. Kur’an, adaletin düşmanlık karşısında dahi terk edilmemesini de emreder. “Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha uygundur.” (Mâide, 5/8). Bu ilke, devlet yönetimi açısından son derece önemlidir. Çünkü adaletin gerçek sınavı, yalnızca sevilen ve desteklenen insanlara karşı değil, farklı düşünenlere, eleştirenlere ve kendisiyle anlaşmazlık yaşayanlara karşı da adil davranabilmektir. İslam’ın adalet anlayışında hukuk, kişilere göre değişen bir ayrıcalık sistemi değildir. Hiç kimse makamı, serveti, ailesi veya siyasi gücü sebebiyle hukukun üzerinde görülemez.

Devlet yönetimi bir imtiyaz değil, emanettir. Makamlar kişisel zenginleşme, çevresini güçlendirme veya toplumu kendi çıkarlarına göre yönlendirme aracı olarak kullanılamaz. “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.” (Nisâ, 4/58). Bu ayet, kamu yönetiminin iki temel sorumluluğunu açıkça ortaya koymaktadır: Emaneti ehline vermek ve adaletle hükmetmek. Bir devlet kurumunda görevlendirme yapılırken kişinin yeteneği, bilgisi, dürüstlüğü ve sorumluluk bilinci esas alınmalıdır. Akrabalık, kişisel yakınlık, siyasi bağlılık veya çıkar ilişkileri belirleyici hâle geldiğinde kamu hizmeti zarar görür. Liyakat yalnızca idari verimlilik meselesi değildir; aynı zamanda adalet meselesidir. Çünkü hak eden bir insanın hakkını, hak etmeyen birine vermek, yalnızca yanlış bir tercih değil, aynı zamanda bir hak ihlalidir. Kamu malı da yöneticilerin veya görevlilerin şahsi malı değildir. Kamu kaynaklarını kişisel çıkarlar için kullanmak, yolsuzluğa göz yummak ve kamu imkânlarını belirli çevrelere aktarmak, toplumun ortak hakkına zarar verir. Adil devlet, emaneti koruyan; kamu kaynaklarını şeffaf, ölçülü ve toplum yararına kullanan devlettir.

Adaletin en önemli ölçülerinden biri, devletin güçlü karşısında da güçsüz karşısında da aynı hukuk ilkelerini uygulamasıdır. Güçlü insanlar karşısında susan, zayıfların hatalarını ise ağır biçimde cezalandıran bir yönetim, adaletin özünü zedeler. Gerçek adalet, kişinin kim olduğuna değil, ne yaptığına bakar. “Sizden öncekileri helâk eden şey, içlerinden soylu biri hırsızlık yaptığında onu serbest bırakmaları, zayıf biri hırsızlık yaptığında ise cezayı uygulamalarıydı.” (Buhârî, Hudûd, 11; Müslim, Hudûd, 8). Bu hadis, hukuk karşısında ayrıcalık oluşturmanın toplumları nasıl çöküşe sürükleyebileceğine dikkat çeker. Hukuk, makam sahibine başka, sıradan vatandaşa başka uygulanıyorsa orada adaletin yerini ayrıcalık almış demektir. Devletin adaleti, yalnızca suç işleyeni cezalandırmasıyla değil, masumun hakkını korumasıyla da ölçülür. Suçsuz bir insanın haksızlığa uğramasını önlemek, mağdurun hakkını teslim etmek ve güçsüzün sesini duyurabilmek de adaletin vazgeçilmez parçalarıdır. Bu nedenle adalet, devletin kendi gücünü sınırlamasını da gerektirir. Yetkinin sınırlandırılmadığı, hesap verebilirliğin bulunmadığı ve hukuki denetimin işlemediği bir düzende adaletin kalıcı olması zorlaşır.

Dindarlık iddiasının toplumsal hayattaki karşılığı; dürüstlük, merhamet, kul hakkına riayet, emanete sadakat ve haksızlığa karşı duruşla ortaya çıkar. Bir yönetici adaletten söz ederken kamu kaynaklarını amacı dışında kullanıyorsa, hak ve hukuk vurgusu yaparken yakınlarını kayırıyorsa veya kendisine yöneltilen haklı eleştirileri bastırıyorsa, söylemiyle uygulaması arasında çelişki vardır. İslam ahlakı açısından önemli olan, adaletin yalnızca sözde savunulması değil, uygulamada yaşatılmasıdır. Burada şu ayrımı yapmak gerekir: “Devletin dini adalettir” sözü, devletin dinî kimliğini tanımlayan teknik bir hükümden ziyade, yönetimin ahlaki sorumluluğunu vurgulayan bir ilkedir. Bu sözün temel mesajı, hangi yönetim biçimi benimsenirse benimsensin, insan haklarının ve kamu sorumluluğunun adalet ölçüsünden ayrılmaması gerektiğidir.

Adalet, toplumda güven duygusunu güçlendirir. İnsanlar emeklerinin karşılığını alabileceklerine, haklarının korunacağına ve haksızlığa uğradıklarında başvurabilecekleri adil kurumların bulunduğuna inanırlarsa devlete ve topluma olan bağlılıkları güçlenir. Buna karşılık kayırmacılık, yolsuzluk, ayrımcılık ve cezasızlık yaygınlaştığında insanlar arasında güvensizlik oluşur. Emeğin değil yakınlığın, hakkın değil gücün belirleyici olduğu düşüncesi toplumsal dayanışmayı zayıflatır. Bu durum yalnızca bireyleri değil, devletin geleceğini de etkiler. Çünkü toplumsal huzur, yalnızca güvenlik tedbirleriyle sağlanamaz. Kalıcı huzur, insanların kendilerini eşit haklara sahip vatandaşlar olarak hissetmeleriyle mümkündür. Adaletin bulunduğu bir ülkede farklı düşünceler düşmanlık sebebi sayılmaz; farklı inanç ve görüşlere sahip insanlar temel hakları bakımından korunur. Devlet, vatandaşları arasında ayrım yapmadan kamu hizmeti sunar ve anlaşmazlıkları hukuk çerçevesinde çözer. Dolayısıyla adalet, yalnızca ahlaki bir erdem değil, aynı zamanda toplumsal barışın ve devletin kurumsal gücünün temelidir.

“Devletin dini adalettir” sözü, devlet yönetiminin özüne ilişkin güçlü bir ahlaki çağrıdır. Bu çağrı, yöneticilere makamın bir emanet olduğunu, kamu kaynaklarının toplumun ortak hakkı sayıldığını ve hukukun kişisel çıkarların üzerinde tutulması gerektiğini hatırlatır. İslam’ın adalet anlayışı; hakkı gözetmeyi, emaneti ehline vermeyi, insanlara eşit hukuk uygulamayı ve düşmanlık karşısında bile adaletten ayrılmamayı gerektirir. Bu ilkeler yalnızca bireysel ahlakın değil, sağlıklı bir kamu yönetiminin de temelidir. Bir devletin adil olup olmadığı, yalnızca yöneticilerinin söyledikleriyle değil, uygulamalarıyla anlaşılır. Fakirin hakkını koruyabiliyor mu? Güçlüden hesap sorabiliyor mu? Kamu malını muhafaza edebiliyor mu? Liyakati esas alıyor mu? Farklı düşünenlerin haklarını güvence altına alabiliyor mu? Bu soruların cevapları, devletin adalet anlayışını ortaya koyar.

Unutulmamalıdır ki devletin kalıcılığını sağlayan yalnızca güç, servet veya otorite değildir. Bunların meşru ve toplumsal açıdan yararlı olmasını sağlayan, adaletle sınırlandırılmalarıdır. Devletin gerçek itibarı, yöneticilerinin ne kadar güçlü olduğuyla değil, o gücü ne kadar adil kullandıklarıyla ölçülür. Adaletin olmadığı yerde güven zayıflar; güvenin zayıfladığı yerde toplumsal birlik zarar görür. Adaletin hâkim olduğu yerde ise hak korunur, emanet gözetilir ve devlet toplumun ortak vicdanında meşruiyet kazanır. Bu sebeple “Devletin dini adalettir” sözü, yalnızca güzel bir ifade değil; her yöneticinin, her kamu görevlisinin ve her vatandaşın üzerinde düşünmesi gereken evrensel bir sorumluluk ilkesidir.

About The Author

Bir yanıt yazın