ramazanakkr-1-c-min

Toplumlar isteseler de istemeseler de zaman içerisinde değişime uğrarlar. Bu, sosyolojik kanunların, belki de “sünnetullahın” bir gereğidir. Söz konusu bu değişim, tekâmül/olgunlaşma veya zeval/çöküş yönündedir; yani iki yönlüdür. Toplumlar kendi dinamiklerini korumak, kendilerini geleceğe aklı selimle taşımak ve kendilerini olası yıkıcı etkilerden korumak zorundadırlar. Sahip olduğu olumlu hasletleri koruyarak geliştirmeyen, kendinde olan olumsuz hasletleri gidererek yok etmeyen toplumlar, özellikle de “zulme” gömülen toplumlar, Kur’an’ın dediği gibi (Şuarâ, 26/227) bir gün gelir nasıl bir inkılâba uğradıklarına şaşar kalırlar. Bunun dışında kendilerinde olan olumlu hasletleri koruyan toplumlar yıkıcı etkileriyle değişime uğramaktan (Ra’d, 13/11) korunurlar. Çünkü onlar Allah’ın, önlerinden ve arkalarından, kendilerine koruyucu olarak ihsan ettiği hasletleri değiştirmemişlerdir.

Kendisine bahşedilen ilahi koruyucu hasletleri değiştirmeyerek insanlığın medeniyet yolculuğunda kendi bekasını temin eden toplumlar, kemale eriştikçe farklı medeniyetler doğurabilir, birkaç medeniyete bölünebilir, başka pozisyonlara geçebilirler. Burada önemli olan zararlı ve yıkıcı etkiler doğurmamak ve bunlardan toplum olarak korunmaktır. İlahi kanunlar/sünnetullah, bu şekilde korunan medeniyet süreçlerini desteklemektedir. Aynı ilahi kanunlar kendilerini yıkıcı etkilerden korumayan, zaman içerisinde fesada gömülen toplumlara, ancak kendi hallerini değiştirmeleri şartıyla destek vermektedir. Kendi hallerini olumlu yönde değiştirmeyen kavimler, ilahi inayetlerle desteklenmez; Allah onların halini değiştirmez. Hele “zulümde” ısrar eden kavimleri, mutlaka şaşırtıcı devrimler/yıkımlar bekler.

Bu bakımdan devrimler, doğal sürecin dışında gerçekleşen, savaşta yenilmek ve işgale uğramak gibi dış dinamiklerden kaynaklanan çöküşlerden farklı olarak, yönetimde yapılan hataların ayyuka çıkması sonucunda iktidarların yıkılmasını veya pozisyon değiştirmelerini ifade eder. Bu gerçekleştiğinde, “elma kurdunun elmadan olması” gibi, çoğu kere elinizden bir şey gelmez.

Devrimden Ne Anlamalıyız?

Devrim, ihtilal veya inkılâp, farklı nüanslara sahip olsalar da temelde aynı kapıya çıkan kavramlardır ve bir yönetimin kısa sürede ani değişiklik geçirmesini ifade ederler. Aslında sözlük anlamı itibarıyla “devrim” dediğinizde, belli bir alanda hızlı ve köklü değişiklik yapmayı ifade etmiş olursunuz. Bilindiği gibi, toplumları ani ve kısa süreli farklı etkilere maruz bırakan gelişmeler için de insanlık tarihinde “devrim” tabiri kullanılmıştır. Örneğin “bilimsel devrim” ve “sanayi devrimi” bu tip gelişmelerdendir. Günümüzde de belli bir alandaki hızlı ve köklü değişimleri “devrim” kavramıyla karşılama alışkanlığı vardır. Örneğin “iletişimde devrim”, “tıpta devrim” gibi ifadeler bunu anlatmaktadır. Ancak bizim etrafında dönüp dolaştığımız ve net olarak anlaşılmasını istediğimiz, “politik devrim” kavramıdır.

Lafı uzatmadan söylemek gerekirse, Kur’an’ın da kendi uyarıcı niteliğiyle üzerinde titizlikle durduğu gibi, toplumları doğal seyri dışında köklü ve ani değişimlere ancak devrimsel şartlar maruz bırakabilir. Kur’an’ın sıklıkla dile getirdiği gibi insanların dinlerinden dolayı yurtlarından çıkarıldığı, yaşam hakkına riayet edilmediği, insanlığın her türlü haksızlık ve adaletsizliğe uğradığı toplumlar “zulüm” karakterlidirler ve zalim yönetimler şaşırtıcı devrimlerle yıkılırlar. Bir Kur’an sosyolojisi örneği olarak, Müslümanların başına geçen ilk zalim yönetim olan “Emevi Hanedanlığı”, zalim karakterinden dolayı kısa süre sonra yıkıcı bir devrime uğramıştır.

 (Toplumların nasıl bir “seyrü sefer” içinde olduğunun anlaşılması için tarihte gösterilen çabalara bakıldığında, İbn Haldun gibi alimler istisna tutulursa, bu çabaların yeterli olmadığı görülecektir. Avrupa’da bilimsel devrim (1500-1700) gerçekleştiğinde, bir yandan şaşırtıcı bir şekilde tarihin ve toplumların mekanizması çözülmeye başlandı. Bir yandan da insan-yönetim ilişkilerinde hukuki ve ahlaki açıdan zirvelere ulaşıldı.

Aydınlanma dönemi hem toplumsal dinamikleri yakalama hem de insan-devlet ilişkilerinde ideal olanı yakalama konusunda üst seviyelere çıkma başarısı gösteriyordu. Bu nedenle 18. yüzyıl, monarşilerin tahtını dibinden sallıyor, dünya, Amerikan Devrimlerine, Fransız Devrimlerine tanık oluyordu. İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi gibi temel metinler bu devrimlerin sonucu olarak ortaya çıkıyordu. Öte yandan sanayi devrimi sonrasında kırsal kesimlerden kentlere akın eden nüfus, yeni bir işçi sınıfı doğuruyor ve önceleri ütopik sosyalizm şeklinde ortaya çıkan felsefeyi Karl Marx “Bilimsel Sosyalizme” dönüştürüyordu.

Devrimlere meşruiyet tanıması açısından “Haklar Bildirisi” üzerinde biraz durmak gerekir. Bu metin yayınlandığında kadim dönemlerde İslam ülkesi yurttaşlarının hiç de yabancı olmadıkları maddeler içerdiği görüldü. Bu maddeler insan özgürlüğünü, insanların anayasa ve kanunlar önünde eşitliğini, mülkiyet hakkının kutsallığını ve dokunulmazlığını, yurttaşların baskıya karşı direnme haklarını tanıyordu. Baskıya karşı direnmekten söz açılmışken; Fransa’da ihtilalden sonra oluşturulan “Kurucu Meclisin” devrim ruhunu yansıtarak referanduma sunduğu anayasada bir madde vardı ki, “hükümet halkın haklarını çiğneyecek olursa, isyan etmek halkın hakkı olacaktır” diyordu. Bu, II. halife Hz. Ömer’e, kılıcının kabzasını göstererek, “yoldan çıkarsan seni bununla yola getiririm…” diyen delişmen ruhun ta kendisiydi.

İsyan etmeyi bir “hak” olarak literatüre geçiren ihtilal, dünya tarihine bir devrim adabı bıraktı desek, yanlış olmaz herhalde. Ondan sonra teorisyenler, hangi şartlarda nasıl devrim yapılacağını konuşmaya başladılar. Bilimsel sosyalizm, eninde sonunda yönetimin üretici sınıfın eline geçeceğini savunuyordu. Bir zaman geldi, sosyalist felsefe “devrim kılıklı” bir hal aldı. Devrimler bir hak olarak insanlığın zihnindeki meşruiyet çetelesinde böylece yer bulmaya başladı. İnsanların haklarını çiğneyen bir yönetimi devirmek meşru hakları haline geldi.

Tarih içerisinde her hakkın bile “müstahakkını” bulduğunu, her türlü hukuka haddinin bildirilebildiğini ne yazık ki, gözlemleyebiliyoruz. Devrim yapma hakkı insanlığın zihninde meşruiyet kazandıkça, egemen devletlerin farklı önlemler aldıklarına şahit olduk. Devrimci ruhun dinamiklerini çözmek ve devrim gazını boşaltmak, egemen devletler için hiç de zor olmadı. Örneğin bilimsel sosyalizm, devrim hesabını tıpkı musluklar tarafından doldurulmakta olan bir havuzun bir süre sonra zaten dolacağı gibi bir hesap üzerinden yapıyordu. Havuzun altında bir delik açılabileceği, bazı havuzların hiç dolmayacağı ve asla taşmayacağı aklına gelmemişti. Sosyalistler devrimi sanayileşmiş ülkelerde beklerken, Bolşevik Devrim bu nedenle bir tarım ülkesinde (Çarlık Rusya’sında) yapılabildi. Egemen devletler, iktidarların egemenliğini tehlikeye atacak hak taleplerini buharlaştırabildikleri başka yöntemler de buldular, hak taleplerinin farklı şekillerde karşılık bulduğu, adına “ileri demokrasi” dedikleri başka yöntemler de. Sonuçta devrimsel isyanlar bir haktı. Ancak bu hak egemen ve güçlü devletlerde kullanılmak için değildi.

Batı dünyası kendisini yıkıcı devrimlerden bazı taktikler kullanarak korumayı bir ölçüde başarmıştı. Devam eden gelişmeler ona daha büyük bir iyilikte bulundu. Tarihin analizi ve toplumbilimdeki başarılar, kendisine bağlı sömürgeleri de daha iyi yönetme fırsatı verecekti. Beyaz adam dünyayı dizayn edebilir, istediği yerlerde devrimler gerçekleştirebilirdi artık.

İstanbul ve Ankara’da FETÖ’den darbe girişimine ilişkin Boğaziçi Köprüsü’nde askerin ve vatandaşların bekleyişi devam ederken zaman zaman silah sesleri duyuluyor. ( Arif Hüdaverdi Yaman – Anadolu Ajansı )

Beyaz Adamın Dünya Devrimi

Beyaz adamın dünya devrimi, ona dünya hakimiyeti sağlayan sürecin diğer adıdır. Batı dünyası hem aydınlanma döneminde elde ettiği bilgiye dayalı aydınlanmayla, hem de 17. yüzyılda meydana gelen İngiliz Püriten Devrimi ve 18. yüzyılda meydana gelen Amerikan ve Fransız Devrimi tecrübelerinin getirdiği aydınlanmayla, toplumu yönetme-yıkma konusundaki bilgilerini üst seviyeye taşıdı. Tarih ve toplum üzerinde yapılan araştırmalar, 19 ve 20. yüzyıllarda artık “sosyolojiyi” ihtiyaç duyulan bir bilim haline getirmişti.  19 ve 20. yüzyıl boyunca yapılan sosyolojik çalışmalar, bir toplumu gerek halk devrimiyle gerekse de dirsek oyunlarıyla devirerek ele geçirebileceğinizi kanıtlıyordu.

Sosyolojik aydınlanma sömürgeci Batı’ya büyük fırsatlar sağlamıştı. Artık çaktırmadan sömürmek, halkını ve ülkesini nefret objesi haline getirmeden yönetmek daha kolaydı. Sömürgeci dünyanın insan gücü, akıl gücü ve para gücü bir araya gelerek dünya düzenini belli bir paradigma etrafında yeniden dizayn etmek üzere sözleştiler. Paradigmanın temelinde tanrının yerine insanın, dogmaların yerine aklın yerleştirilmesi vardı. Seküler felsefenin din dışı olması, diğer dinlerin de bu felsefeye katılmakta zorlanmayacakları konusunda ortak payda yapılmıştı.  Dünyanın tartışmasız tek doğrusu buydu. Ama nedense bu doğru sömürgeci beyaz adamın eliyle yürürlüğe konmalıydı. Kolları sıvayıp işe böyle koyuldular.

1. Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında büyük imparatorluklar yıkılıp parçalandı. Çin ve Hint İmparatorlukları darmadağın edildi. Sıra Çarlık Rusya’sı ve Osmanlı’ya gelmişti. Yıkılmayı ve parçalanarak küçülmeyi kabul etmeyenler, bu konuda direnenler sosyolojik kanunlara aykırı hareket ettikleri için kınanıyorlardı. Bunu Auguste Comte’ün Mustafa Reşit Paşa’ya yazdığı mektupta verdiği “akılda” görebiliyoruz: (…) İslamiyet’in hiç zorlanmadan pozitivizm dinine geçiş yapabileceğini düşünüyorum. (…) Böylece gerçekleşmesi imkânsız bir birlik kurmaktan vazgeçerek, Osmanlı devletinin kaçınılmaz olan parçalanmasına hayıflanmayacak; dünya devletlerinin her yerde küçülerek kendi tabii sınırlarına çekildiğini, bunun sosyolojik kanunların doğal sonucu olduğunu göreceksiniz. (…) Pozitivizmin büyük üstadı Comte, nedense o günlerde dünyayı kasıp kavuran İngiliz imparatorluğunu parçalayıp küçültmekle uğraşmıyor, Osmanlı’yı hedefine koymayı tercih ediyordu.

Comte gibi dâhilerin uğraşıları I. Dünya savaşı yıllarında makes bulmuş ve Sykes-Picot anlaşmasıyla Osmanlı devleti dağıtılmıştı. II. Dünya savaşından sonra Almanya’nın ve Japonya’nın imparatorluk kurma hayallerine de son verildi. Dünya artık modern paradigma tarafından tam olarak yönetilecekti. Tahran ve Yalta konferansları dünyanın “kapitalist ve sosyalist” iki seküler felsefe arasında paylaşılmasını öngörüyordu. Bunun mümessilleri ABD ve SSCB olacaklardı. İngiliz İmparatorluğu gönüllü(!) bir şekilde “soğuk savaşın” yeni lideri olma işini ABD’ye devrediyordu. 1945’te kurulan Birleşmiş Milletler de yeni dünya düzeninin, tarafları temsilen hangi ülkeler tarafından yönetileceğinin işaretlerini veriyordu. Yönetici ülkeler, soğuk savaşın iki tarafı olan SSCB (Rusya) ve Çin ile, karşı tarafta yer alan ABD, İngiltere ve Fransa olacaktı. Bu ülkelere BM Güvenlik Konseyinin daimî üyeliği unvanı ve alınan kararları veto etme hakkı verildi. Bu 5 ülke, alınan kararlar işlerine gelmiyorsa, anında veto ederek dünyayı yönettiklerini hala gösteriyorlar. Soğuk savaş dönemi dünyaya ancak şeklen çeki-düzen verebildi. Dünyanın iki blok arasında paylaşıldığı 20. yüzyıl, eski sömürge düzenini işgal görünümünden kurtarıp ticari ve siyasi müttefiklik formatına dönüştürdü. Doğu ve batı bloklarının güvenliğini temin için oluşturulan NATO ve Varşova Paktı da soğuk savaşın askeri organizasyonları olarak tarihteki yerlerini aldılar.

Soğuk savaşın 1991’de sona ermesi, önceleri ABD’nin global hakimiyetini tesis etme sevdasına düşülen bir sersemlik dönemini, şimdilerde ise güç dengelerinin ve paylaşımların yeniden yapılandırıldığı bir “fetret dönemini” başlattı. Dünyanın yeni bir düzende dengelenmesi için çalışmalar ve çatışmalar hala sürüyor. Ancak işin şekli değişse de işin özü ve mahiyeti hiç değişmiyor. Eski ve yeni sömürgeci ülkeler dünyanın refah pastasından büyük dilimi kapmak için kıyasıya mücadele ediyorlar.

Bize Devrim mi Gider, Darbe mi?

Tarih boyunca ülkeler kendi doğal seyirleriyle gelişerek “kemale” ve “zevale” ulaştılar. Kur’an’ın dikkatimizi çektiği gibi, zalim karakterli toplumların inkılâba uğramaları da doğal etki-tepki sonucu oluşan bir şeydir; olması istenmez ama mekanizma olarak doğaldır. Bizim derdimiz bununla değil. Bizim derdimiz etki tepki mekanizmalarının kendilerinin zulüm karakterli olarak yapay şekillerde oluşturulmasıyla ilgili. Çok sonraları adına “toplumsal mühendislik” denecek olan çalışmaların, yönetimleri yıkmak veya değiştirmek için kullanıldığını gördüğümüzde, artık doğal etki-tepki mekanizmalarının devreden çıktığını göreceğiz. Bu yapaylık sürecinin başlamasından sonra da “devrim” adındaki karizmatik hareketin, yerini “darbe” adı verilen aşağılık bir kavrama terk ettiğini göreceğiz.

Sömürgeci dünyanın insan gücüyle, akıl ve para gücünün birlikte karar alarak oluşturdukları dünya düzeni ilk etapta “paylaşma”, sonraları ise “kamplaşma” üzerine inşa edildi. Örneğin Sykes-Picot bölüşümünün ardından İngiltere ve Fransa, Ortadoğu’da bir süre işgalci sıfatıyla kaldılar. Bu arada bölge yönetimlerini kurguladılar ve çoğu diktatörlük olan küçük ülkeler kurdular. Fakat bu yönetimler kendileriyle ebedi dost kalmaya, daha kodlandıkları sırada mahkûm edilmişlerdi. Çünkü ekonomi, ticaret, sanayi ve ulusal güvenlik açısından işgalciye bağımlı olarak kurgulanmışlardı. Önemli olan görünürde bağımsızlığını kazanan ülkelerin kendi sömürgecileriyle olan bağımlılık/ittifak ilişkisinin hiç bitmeyecek olmasıydı. Bağımlılık bazlı bu müttefiklik ilişkisinin sizi “celladına âşık olan mahkûm” olmaktan daha fazla onure etmediğini, geçen zamanlar bize gösterdi.

Beyaz adamın dünyayı işgal etmesi, bazı ülkeler için “devrim” yapmayı hayal haline getirmişti. Beyaz adamın dünyayı işgali, işgal altındaki ülkelerin kendi halinde seyreden etki-tepki mekanizmalarını bozmuştu. Bu ülkelerde artık ne devrimin dinamiklerini harekete geçirmekten, ne asli kurucu irade olmaktan, ne de bu iradenin halkoyuna sunduğu bir anayasadan söz edilebilirdi. İşgal altında ancak çağdaşlıktan, örümcek kafalılara iktidarı bırakmamak gerektiğinden falan söz edebilirsiniz. Kimse yönetimlere isyan edip halk cumhuriyeti falan kuramayacağından, buralarda ancak ülkenin bağımsızlığını kazanmaktan söz edebilirsiniz. İnsana evlat acısı gibi koyan başka bir husus da işgalci yönetimle danışıklı dövüş yaparak, “sahte bağımsızlıklar” üretmek olacaktı. Bu, bağımsızlık üreten mekanizmanın da bozulabileceğini, onun yerine yapay mekanizmalar kullanılabileceğini gösterecekti.

Bir örnek olarak; Diyelim ki, Cezayir’de yüksek modern karakterli (!) bir Fransız işgali söz konusu. Öyleyse bu işgali devrimle eşdeğer tutmamız lazım. Artık burada devrim söz konusu olamaz. Asli kurucu iktidar zımnen işgalci güçtür. Adamlar zahmet edip kendi iyiliğimiz için bizi işgal etmiş, zenginliklerimize el koymuş, elinde olmayan nedenlerle tecavüzler yapmış, cinayetler işlemiş. Hal böyleyken onlara kurucu irade olmayı mı çok göreceğiz? Bu tip ülkelerde artık kimse devrimden ve devrim sonrası bize uygun nasıl bir rejim kurmamız gerektiğinden söz edemez. Rejimimiz belirlenmiş, ülkemiz uygar değerlerle donatılmış ve mevcut karışıklıktan ötürü geçici olarak bir diktatörün yönetimine teslim edilmiştir.

Neden sonra, Fransa yeni kurulan bu ülkenin bağımsızlığını tanır ve oradaki çıkarlarına zarar gelmesi (!) dışında ülkenin iç işlerine karışmaz. Ama tabi ki, savunma sanayinde kendi güvenliğini tehlikeye atacak teşebbüslere engel olur. Daha önce yüzlerce konuda yapılan sözleşmelerin gereğinin eksiksiz yerine getirilmesini ister. İşin içinde alım garantisi gibi bağlayıcı maddeler varsa, kendi çıkarlarını zedeleyeceği için sanayileşmeye ve üretime de engel çıkarır bu sözleşmeler. Bütün bunlar bir ülkenin bağımsızlığına ve iç işlerine yapılan müdahaleler değildir. Fransa sadece kendi çıkarlarını korumaktadır.

Burada gizemli “çıkar” sözcüğü üstünde durmak isteriz. Sömürgecilerin eski müstemlekelerine çeşitli bahanelerle müdahale hakkını kendilerinde bulmalarının birinci meşru sebebi bu “çıkar” meselesidir. En azından hareket noktası budur. Ülke yönetimi eski sömürgecilerine ‘yeter artık sizi taşımaktan yoruldum, inin sırtımdan’ dediğinde, çıkarlar devreye girer.

Çıkarları korumak beyaz ülkenin hakkıdır. Çıkar sözleşmelerinin işgal altında ve zulmen yapılıp yapılmadığı hiç önemli değildir. Çıkarlar çok önemlidir. Batı’nın çıkarlarıyla oynayan yönetim/yönetici bunu göremediği için çılgın ve akıl dışı olmalıdır. Bu yüzden halkını ekonomik ve sosyal zorluklara sürüklemektedir. Çünkü, dışa bağımlılık haddinizin bildirilmesi için yeter de artar bile. Musluklar kısılırsa ülke yönetimi sarsılmaya başlar. İç güvenlik, siyasi istikrarsızlık, ekonomik bunalım gibi gerekçelerle silahlı kuvvetlere yol açılır, yönetim askeri bir darbeyle görevden uzaklaştırılır. Ancak hiçbir şekilde, bir zamanlar asli kurucu iktidar olan güç tarafından itinayla kurulan rejimin formatına el uzatılamaz. Rejim, köklü bir şekilde asla değiştirilemez; gerek duyulduğunda, çıkar sahiplerine danışılarak ufak-tefek revizyonlara gidilebilir.

Asli kurucu iradenin “halk” olmadığı yerlerde, acımasız ve yıkıcı da olsa gerçek bir devrimden söz edilemez. İşgale uğrayan ülkelerin sosyal, askeri ve ekonomik yapılanmaları çıkar sahipleri tarafından önceden dizayn edildiği için bu ülkeler bağımsızlıklarını kazansalar bile gerektiğinde darbelere maruz kalmaktan kurtulamazlar. Bu ülkelerin makûs talihi, o yüzden darbelerdir.

‘Devrim yıkıcı da olsa, altında halk iradesi olduğu için belli bir “asaleti” temsil eder’ diyoruz.     Peki, darbe için ne diyeceğiz? Çıkar sahipleriyle iş tutarak ülke yönetimine el koymak, devrimin asaletini değilse de işbirlikçi olmanın “soysuzluğunu” fazlasıyla temsil ediyor, o kadar.

Bize hangisi gider? Bu çetin bir sorudur ve cevabı da çetin bir sınav vermekten geçiyor. Şöyle bir örnekle açıklayalım: Hakeminden federasyonuna kadar tüm organizasyonların şikeye bulaştığı zorlu bir maçı kazanmak mı istiyoruz? Bize düşen sadece rakip takımı yenmek değil, hakemleri de, organizasyonları da yenmektir. Bunu başarabilirsek, kendi hakkımız olan devrimi yapmış sayılırız. 

Aksi takdirde elimizde kalan yine dirsek oyunları, entrikalar ve nihayetinde darbeler olacaktır.

Türkiye’nin Darbe Günlükleri

Tarihimizde yönetimi değiştirme cihetine gitmek isteyen bir halk ayaklanması olmamıştır. Tarihte çeşitli tertiplerin ve isyanların “padişah değişikliğiyle” sonuçlandığına ve tertipçilerin bunun üzerinden amaçlarına ulaştıklarına fazlasıyla tanık oluyoruz. 

Ancak yakın tarihimizde kırılma noktası teşkil edecek olan bir olayı mercek altına almakta yarar görüyoruz. 1909’da birileri kalkışmalar tertip ederek Sultan Abdülhamit’i neden ve nasıl tahttan indirdiler? Bu kurcalandığında karşımıza ilginç şeyler çıkıyor.

Şöyle ki, “devrim” fantezisiyle tutuşan Batı hayranları, uzun yıllar boyunca özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi Batıyı yerle bir eden fırtınaların İslam ülkesinde işe yaramadığını görerek öfkeleniyorlardı. Bir ara bunun bir şark duyarsızlığı olduğunu, nedenlerinin genetik kodlarımızda, zekâmızda aranacak kadar derinlerde olduğunu savundular. Neden sonra İslam ülkesinde yönetime karşı toplumsal bir öfkenin olmadığı ve aslında bundan dolayı hiçbir ihtilalin başlamayacağı tespit edildi.

Batı hayranları bu tespitten sonra taktik değiştirdiler. Bu dönemden sonra bu topraklar yapay algı operasyonlarıyla, toplumsal mühendisliklerle tanışacaktı. Toplumsal mühendislik hakkında yapılan araştırmalar, İslam ülkesinde asla bir ihtilal olamayacağına karar vermişti. Bunun yerine yönetime karşı nefret dalgası yükseltilip “örtük bir darbe” yapılabilirdi. Bu arada etnik ve dini ayrışmaların temelleri güçlendirilip Osmanlı’nın, sosyolojik açıdan zaten zorunlu olarak geçireceği düşünülen parçalanması sağlanabilirdi.

Bu çalışmalar profesyonelleştikçe başarılı faaliyetler sergilendiğini görmeye başladık. Osmanlı tarihinin en başarılı sultanlarından birisi olan Abdülhamit’e karşı oluşturulmak istenen nefret dalgasında temel argüman “müstebit/baskıcı” argümanıydı. Bu slogan o kadar çok kullanıldı ki, onu uyduranlar da zamanla inanmaya başladılar. Siz ancak müstebit olduğu için nefret edilen birisine karşı özgürlük ve eşitlik gibi talepleri yüksek sesle telaffuz edebilirdiniz. Ancak bu nefret etnik farklılığı kopuşa zorlar, içeride de darbe yapmanıza müsaade ederdi.

Bu tip mühendisliklerin hala yapıldığına çağımız insanı yabancı değil. Sevilen ve arkasındaki halk desteğinden dolayı er meydanında asla yenemeyeceğiniz bir lideri nefret objesi yapmadan, halkın gözünde onu şeytanlaştırmadan ona karşı muhalefet bile yapamazsınız. Kaldı ki siz onu devirmek istiyorsunuz. Ona karşı çok yoğun bir kampanya sürdürmek zorundasınız.

1908-1909 süreci, Abdülhamit’i tahttan indirmekle kalmadı, bu topraklarda silahlı kuvvetlerin etkin bir güç haline gelmesini de sağladı. Örtük darbe dediğimiz de işin bu kısmıydı. Askeri gücün yönetim üzerindeki etkisi arttıkça, devletin aldığı kararlar da hiç sağlıklı olmuyor, yanlış kararlar yüzünden ülke felaketten felakete sürükleniyordu. Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşına katılma ve sonucunda Osmanlı’nın parçalanması bu sağlıksız kararların bir sonucu olarak karşımıza çıkar. Bu sonuçlara neden olan, ilerici İttihat ve Terakki yönetimi ve onun arkasındaki askeri güçtü.

Gelelim Cumhuriyete. Mondros Mütarekesinden ve ülkemiz işgale uğradıktan sonra elbette ki, “İstiklal Savaşı” vermek askeri bir meseleydi artık. Peki ardından saltanatı yıkmak, hilafeti kaldırmak ve sıfırdan yeni bir devlet kurmak, neden askeri bir mesele oluyor? Sıfırdan bir ülke kurulacaksa bile, asli kurucu iktidar neden asker olmalıydı? Bunun sağlıklı bir cevabı yoktur. Resmi görüş, bunu ülkenin o günlerde içinde bulunduğu iç ve dış koşullardan kaynaklanan bir “zorunluluk” olarak ifade ediyor. Bu sözün bittiği yer değilse de bir miladın başladığı yerdir. Biz de Türkiye’nin “milat” tarafı sürekli olarak kurcalanmamalı diye düşünenlerdeniz. Ancak miladın kurcalanmayacak olması, ‘bebek büyüyüp kocaman olduktan sonra bile kendi haline bırakılmasını gerektirmez’ diye düşünüyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin neden asker karakterli olduğu, yaşadığı koşullardan kaynaklanan bir durumdur. Yoksa, Türkiye herhangi bir ülkenin müstemlekesi olmuş da ülke düzenini onlar tesis etmiş değiller. Türkiye’de ülkenin askeri karakterli olması, Kurtuluş Savaşını veren askeri gücün sonuna kadar perde arkasında durarak yeni bir devletin asli kurucu iradesi olmayı üstlenmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Aynı ordu daha önce Abdülhamit’i tahttan indiren ve artık ülke yönetiminde bulunmayı kendisinde bir hak olarak gören ordudur. Cumhuriyet döneminde bu karakter, asker için Cumhuriyeti koruma uğruna gerekirse “durumdan vazife çıkarma” prensibine dönüşmüştür. Türkiye yakın zamana kadar askerin durumdan vazife çıkararak ülkeye ayar vermesi şeklinde yönetiliyordu.

Evet, Türkiye herhangi bir müstemleke ülkesi gibi işgalci güçler tarafından tasarlanmış ve kendi çıkarlarını korumakta kusur etmemek üzere herhangi bir diktatöre emanet edilmiş bir ülke değildir. Fakat Kurtuluş savaşını veren Müslüman halkın kendi ülkesini kurma sürecine dahil edilmediğini, aynı halkın tüm değerlerinin askeri-modern kafa tarafından ülke tasarlanırken kotarılamadığını, bazı şeylerin eksik kaldığını da göz ardı edemeyiz. Ayrıca o günlerde çağdaş bir devlet tasarlarken istişarelerde bulunabileceğiniz kişi ve kurumların sömürgeci beyaz adama ait olduğu da unutulmamalıdır.

Türkiye dışarıdan güçlü eller tarafından kurulmuş bir ülke değildir. Fakat aynı güçlü eller tarafından sıkıştırılmış ve gerektiğinde nefes aldırılmamış bir ülkedir. Sömürgeci beyaz adam, işgal edemese de Türkiye’yi sıkıştırmayı ve kendi çıkarları tarafında tutmayı hiç ihmal etmemiştir. Türkiye’de başından beri varlığını sürdüren vesayetçi kafalar kendi sığ görüşlerinin ülke yönetimi için bulunmaz Hint kumaşı olduğunu düşündüklerinden, küresel güçlerin bunları sevk ve idare etmesi her zaman mümkün olmuştur. Küresel vesayet sisteminin Türkiye üzerindeki etkisi, soğuk savaşın şiddetlendiği ve Türkiye’nin NATO’ya dahil olmasından sonra gittikçe ağırlığını hissettiren bir durum olmuştur.

Bu açıdan bakıldığında 1960’tan itibaren Türkiye’de yaşanan darbeler, Türkiye’nin kendi ayaklarının üstünde durma hamlelerini baltalamak ve gerektiğinde küresel güçlerin bölgedeki çıkarlarını desteklemek için vesayetçi güçlerle el ele verilerek tertiplenmiştir. Türkiye’de yapılan darbelerin temel nedenleri arasında her zaman Türkiye’nin kendi kendine yetmeye çalışması” ile “küresel güçlerin çıkarları” ön plana çıkar.

1960 darbesi, Menderes’in yatırımlar için kredi musluklarını kesen ABD’nin baskısını kırmak için bazı sanayi yatırımlarını gerçekleştirmek üzere Sovyet kredisine yönelmesiyle başlamıştır. Aynı tarihlerde Hindistan ile de ekonomik ilişkiler kurulmaya çalışılıyordu. Türkiye 1952’den beri NATO üyesidir. SSCB’ye ve diğer Asya dinamiklerine yönelmesi soğuk savaş döneminin oluşturulan dengesini değiştirecek etkiler yapabilirdi. Bu nedenle içeriden ve dışarıdan yapılan çalışmalar darbecilerin 1960’ta yönetime el koymasıyla sonuçlandı. 1971 Muhtırası, hem Menderes iktidarının devamı niteliğinde olan Adalet Partisine diz çöktürmek, hem de 27 Mayıs Anayasasının kısmen revize edilmesi ihtiyacından (!) kaynaklanmıştı.

12 Eylül 1980 darbesinin Batı açısından ana nedeni, 1979’da gerçekleşen İran İslam Devrimi’nin soğuk savaşın dengelerini değiştirmesine ve İslam devrimi rüzgârlarının tüm İslam dünyasını etkilemesine engel olmaktı. Aynı tarihte Afganistan, Sovyet işgaline uğramış, İran devrim yaparak kendisini ABD ve Batı karşıtı bir yerde konumlandırmaya başlamıştı. Türkiye’nin kendi kararlarını meclisinde alan bağımsız bir ülke olması, bu durumda birilerinin işine gelmezdi. Bazı zamanlarda, her türlü kararın askeri disiplinle alınabildiği müttefik bir ülke olmak(!) demokrasiye tercih edilebilirdi. Ayrıca İslam devrimi fikri güçlü esmeye başlarsa, Türkiye’nin askerin ve dolaylı olarak ABD’nin kontrolünde olmasında fayda vardı. Askeri darbe bütün bu açılardan gerekliydi. 12 Eylül darbesini yapanlar, ABD’nin güdümünde olduklarını inkâr edip durdular. Fakat zamanın CIA Ankara şefi Paul Henze, dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter’a darbeyi “bizim çocuklar yaptı!” sözleriyle haber vermişti. Bu bile, ABD’nin 12 Eylül darbesiyle en azından dolaylı ilişkisini net olarak ortaya koymaktadır.

Soğuk savaşın bitiminden birkaç yıl sonra Türkiye’de ortaya çıkan yeni bir darbe türüne kamuoyu “postmodern darbe” adını verdi. Bu darbede asker ülkeyi görünürde ele geçirmemiş, ancak hükümeti görevden düşürmüş ve yeni bir hükümet tayin ederek ülkeyi dizayn etmeye başlamıştı. Daha önceki darbeler soğuk savaş koşullarında Türkiye’yi yeniden konumlandırmak üzerine kurgulanıyordu. Ancak 1997’de soğuk savaş çoktan bitmişti. O tarihte Amerikalı Neoconların önderliğinde ABD’nin global hakimiyeti ve bunun için yeni bir dünya dini arayışı vardı. Ehl-i Kitap ve Budistlerin İslam’la buluştuğu yeni bir dünya dini projesinin gönüllü taşeronu Türkiye’de Fethullah Gülen oldu. 28 Şubat 1997 darbesiyle Türkiye’de başlatılan karalama kampanyaları neticesinde İslami kesime ve tüm dindar çevrelere diz çöktürüldü. Tek güvenli liman olarak Gülen’in dershaneleri ve okulları bırakıldı. Hatırlayın, o günlerde tüm dindar vakıflar, cemaatler ve sermaye çevreleri yoğun bir karalama kampanyasına maruz kalıyor, utanarak piyasadan çekilmeye zorlanıyorlardı. Bugün FETÖ olarak adlandırdığımız bu grubun devlet içinde ve dışında gücünü kat kat artırması, 1997 darbesinin planlı bir tasarımıdır. Aslına bakarsanız 15 Temmuz darbe teşebbüsü de bir bakıma bu sürecin devamıdır.

2002’de başlayan Ak Parti iktidarından sonra kolları sıvayan “Paralel Devlet Yapılanması/PDY” ülkeyi asker, polis, yargı ve bürokraside sahip olduğu yapılanma gücünü kullanarak “blokaj siyasetiyle” yönetmeye çalıştı. Bu, seçilmiş hükümetin iradesine blokaj uygulayarak istediğini yaptırma siyasetiydi. Özetle söylemek gerekirse, 2002’den 2011’e kadar PDY ile Ak Parti arasında yaşananlar ipleri kopma noktasına getirdi. Hükümetin kararlı ve köklü icraatları PDY’yi gittikçe kızdırıyordu. Köklü yapılanmaları sayesinde Türkiye’de istedikleri gibi at koşturabileceklerini düşündüklerinden, belki de yüzyılın en güçlü siyasi lideriyle karşı karşıya olduklarını müdrik değillerdi. Bu nedenle hamle üstüne hamle yapmaktan hiç geri durmadılar. Bir dizi olayın yaşanacağı yeni bir süreç başlamıştı.

Başlangıçta masum bir çevreci eylem gibi gözüken “Taksim Gezi Parkı” protestoları, 2013 Mayıs’ında başlamıştı. Büyüyen protestolar, bir de baktık ki, giderek ülke çapında bir kalkışmaya dönüştürülmek isteniyormuş. Ancak Erdoğan ve partisi bununla yıkılmadılar ve pek de etkilenmediler. Aynı yılın sonuna doğru bazı hükümet üyelerini ve çocuklarını yolsuzluk suçlamasıyla içeri almak isteyen hâkim ve savcılar ortaya çıktı. Ortada herhangi bir yolsuzluk falan yoktu. Düzmece dosyalarla 17 ve 25 Aralık 2013 tarihinde yapılan bu teşebbüsler de hükümeti ve Erdoğan’ı zayıflatmaya yetmedi. Bundan 3 ay kadar sonra yapılan 30 Mart seçimleri (2014) yine Erdoğan ve partisinin zaferiyle sonuçlandı.

6-8 Ekim 2014 olaylarında Türkiye yeni bir vandallık örneğiyle tanışacaktı. DAİŞ örgütünün Suriye’deki bir Kürt kasabası olan Kobané’ye saldırması, Türkiye’yi içeride ve dışarıda sıkıştırmanın yeni bir örneği oldu.  PKK’yı yöneten üst aklın da PDY olduğu sonradan anlaşılacaktı. 6-8 Ekim olaylarında Doğu ve Güneydoğu illerini kana bulayarak, PKK’ya ve onun Suriye’deki silahlı uzantısı olan güçlere yeni ve meşru bir statü sağlamak istiyorlardı. Türkiye bu oyuna gelmedi. Hikâyenin gerisini biliyorsunuz.

7 Haziran 2015 seçimleri küresel timsahın iştahını kabartıcı nitelikteydi. Ak Parti çıkardığı 258 milletvekiliyle hükümet kuracak başarıyı elde edememişti. Karşı blok birleşse, bir koalisyon hükümeti kurabilirlerdi. Ancak MHP bazı planları önceden sezmiş olmalı ki, bloğa destek vermedi. Uzun süren çapraz görüşmeler sonucunda hükümet kurulamadı ve anayasal süre sonunda seçim tekrar edildi. 1 Kasım 2015 seçimleri yeniden Ak Parti’nin ezici üstünlüğüyle sonuçlanmıştı.

15 Temmuz Yeni Bir Milat Oldu

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden beri iç ve dış salvolara hiç bu kadar üstün gelmemiş, uğradığı saldırılardan bu kadar başarıyla çıkmamıştı. Türkiye, açısından böyle olsa da tüm saldırılarında başarısız düşmek iç ve dış yapılanmaları ziyadesiyle kızdırıyordu. Bir ülkeyi vesayet altında tutmanın klasik yolları var: 1- Kırılgan ekonomiye saldırıp yönetimi başarısızlığa sürükleyiverirsiniz, olur-biter. 2- Olmadı, sokağı yönetilmez hale getirirsiniz. 3- Olmadı, içeriden ve dışarıdan terör faaliyetlerini artırırsınız. 4- Olmadı, tüm bu saldırıları aynı anda yaparsınız. Bütün bu saldırılar aynı anda denendi, olmadı. Üstelik yoğun saldırılara rağmen Türkiye’nin Balkanlar ve Ortadoğu’daki konumu da zayıflamıyor, gittikçe güçleniyordu. Bir şeyler yapılıp Türkiye’ye diz çöktürülmezse, Ortadoğu’yu da gönüllerince dizayn edemeyeceklerdi. Ellerindeki son kozu kullanmaya böylece karar verdiler. Son koz, içerideki silahlı güçlerle iş tutup yönetime zorla el koymaktır. Bu, bir ülkeyi “savaşmak” dışında ele geçirmenin son durağıdır. Köprüden önceki son çıkış gibidir. 15 Temmuz planını bunun için yaptılar. Bu onlar için bir ölüm kalım savaşıydı. Kendilerine güveniyorlardı; sayıca değilse de silahça üstün olduklarına.

Ancak inanılmaz bir şey oldu. 15 Temmuz’da gecenin bağrından kopup gelen savaşçılar ortaya çıktı. Bunlar daha önce hesaba katılmış bir güç değildiler. Hiçbir plan, hiçbir şeytani analiz böyle bir güçle karşılaşacağını önceden hesaba katamazdı. Ellerinde bildiğimiz türden silahlar yoktu, fakat silahsız da değillerdi, galiba görünmez bir silah taşıyorlardı. Görünmez silahlarının adı “can” idi. Evet can taşıyorlardı ve bu silahın o gece dışında, bu kadar etkili olduğu hiç görülmemişti. İşte bütün planların suya düştüğü, bütün analizlerin iflas ettiği an bu andı. 15 Temmuz, vesayetçi güçlerle halk iradesi arasında geçen tarihi savaşa böyle dönüşmüş oldu.

O gece ülkelerini vesayetçi güçlere teslim etmeyen halk iradesi “millet” kavramının aslında ne olduğunu da göstermiş oldu. 15 Temmuz gecesi bir devri kapattığını, yeni bir devir açtığını ilan eden bir ruh çıktı ortaya. Bu ruh can silahını kuşanarak gecenin bağrından sökülen savaşçıların Türküyle, Kürdüyle, Arabıyla, Lazıyla, Çerkeziyle, Gürcüsüyle ve diğer tüm kökenleriyle aynı değerlere inanan bir “millet” olduğunu gerçekten gösterdi. İslami terminolojide millet soya bakılmaksızın “tevhit inancını taşıyan müminlerin tamamı” demektir. Bu tanımlamaya göre “millet” bir üst kimlik olarak karşımıza çıkar. Bazı kavramlar kendilerine yüklenilen zoraki anlamları sürekli olarak sırtlarından atarlar. Millet de kendisine zorla yüklenilen “ulus” anlamını üzerinden attı ve çocuklarının gerçekte kimler olduğunu o gece bize gösterdi.

Türkiye, bugüne kadar darbe dışında herhangi bir halk devrimiyle tanışmamıştı. Halk, daha önce pek çok defa darbelere maruz kalmış, acılar çekmişti; yine öyle mi olacaktı? İşte işin milat kısmı burada. Bu defa öyle olmadı. O gece can silahıyla savaşan insanlar, sıradan bir halk olmadıklarını, gerçek anlamda bir millet olduklarını da kanıtlayarak darbeci geleneğe “karşı devrim” yapmış oldular.

Devrimler, o devrimi yapanların “kurucu irade” oldukları yeni bir devir başlatırlar. Ortaya çıkan millet ruhu, bir karşı devrim yaparak ülkesinin “asli kurucu iradesi” olacağını da böylece ilan etmiş oldu.

Bu iradenin sadece Türkiye’de değil, tüm İslam dünyasında ve Afrika’da şimdiden dolaşıma girdiğini söylemek de yanlış olmaz. Bizce “zalimler nasıl bir inkılâba uğrayacaklarına…” şimdiden baksınlar.

Not: Bu yazı Bilge Adamlar Dergisinin 43. Sayısında (Kış-2017) yayınlanmıştır.

Bir yanıt yazın