Aşkın Simyası: Cinsellik ve Manevi Yaşam
Sevgiyi ve cinselliği Kutsal olandan ayırmaya yönelik “ilerici” girişimlerin insan ilişkileri için korkunç sonuçlara yol açtığı ortaya çıkıyor. Bu nasıl oldu? Söylemeye gerek yok, insanlığın Ruh ile olan bütünsel bağlantısının tutulması (kararması) bir gecede veya bir boşlukta meydana gelmedi; katalizör, Rönesans, Bilimsel Devrim ve Aydınlanma’nın getirdiği kademeli sekülerleşmeydi; ki bu hızla sonuca ulaşan bir zemin oldu.
Modern psikoloji, özellikle Sigmund Freud’un (1856-1939) yazıları aracılığıyla, bu tarihsel zeminden evrildi ve onun dar ve sığ dünya görüşüne sadık kaldı.
Freud genellikle 1960’ların karşı kültür cinsel devriminin öncüsü olarak kabul edilir ve insan cinselliğinin onun düşüncesinde merkezi bir yer işgal ettiği iyi bilinir. Homo naturalis’e bakışı, özgürleşmiş bir insan değil, İlahi Olan ile bağlantısını kaybetmiş düşmüş veya samsarik (dünyevi-dünyacı) insanlığın bir karikatürüdür. Freud’un teorileri sadece modern dünyanın Weltanschauung’unu(kavrayışını) beslemekle kalmadı, aynı zamanda bizi insan durumunun parçalanmış ve tersine çevrilmiş bir görüntüsüyle başbaşa bıraktı. Bu tür fikirler, din dışı Zeitgeist’imizde (zamansal ruhumuz) o kadar yaygın hale geldi ki, neredeyse sorgulanamadılar.
İlk bakışta aşk, cinsellik ve maneviyat birbiriyle çelişiyor gibi görünebilir; ancak bu kapsamlı çalışmada tüm bu temalar birleşir ve ayrılmaz olarak görülür.
Bu, genellikle düşüncesiz bir ikiciliği özetleyen beden ve ruh arasındaki karşıtlıkla kanıtlanır; ancak metafizikte aşk ve cinsellik tinselleştirilir ve bu nedenle ikili olmayan bir yaşam görüşünü somutlaştırır. Bu nedenle kitabın amacı, Ebedi Felsefenin evrensel ve zamansız bilgeliğine atıfta bulunarak, fiziksel aşkın bu derin ve unutulmuş boyutlarını yeniden keşfetmektir.

Eşsiz bir çalışma olan Aşkın Simyası, cinselliğin metafizik temellerini bu günlerde nadiren gördüğümüz bir şekilde araştırır. Bu kitapta, Frithjof Schuon (1907–1998), Titus Burckhardt (1908–1984), Jean Hani (1917–2012) ve William Stoddart (1925 doğumlu) gibi Ezeli Felsefenin ana temsilcilerini, konuyla ilgili keskin anlayışlarının açıklamalarını buluruz. . Ayrıca, vizyonları aynı zamanda insanlığın büyük manevi geleneklerinin bilgeliğine demir atan Farslardan Mahmoud Bina ve Alireza K. Ziarani ve Brezilyalı Mateus Soares de Azevedo gibi yeni nesil yazarlarla da tanışırız.
Metafiziğe göre, insan cinselliğinin iki ana işlevi vardır: üreme ve iki cinsiyetin sembolik birliği. Erotik aşk, bizi, sanki kendi üzerimize, ampirik egonun dar sınırlarının ötesine yükseltme yeteneğini içerir. Sembolik olarak görüldüğü gibi, erkek ve kadın arasındaki erotik kucaklaşma yoluyla, kaybedilen ilkel birlik yeniden kazanılabilir. İnsanın düşmüş ya da samsarik(dünyevi) bilinci nedeniyle, insanlık bugün çeşitli etkinliklerde (cinsellik dahil) tatmin bulmaya çalışıyor, ancak genellikle başarılı olamıyor. Cinsel esrimeyi (tatmin ve coşkuyu) ararken, farkında olmaksızın daha derin bir bütünlük arıyoruz, bunun yalnızca bedensel bir etkinlikte bulunamayacağının farkına varmıyoruz. Oysa bu yönelimle Platon’un “Sempozyumu”nda çok dokunaklı bir şekilde tanımladığı kayıp ilksel durumumuzu geri kazanıyoruz. Bizim görevimiz prensipte eril ve dişil olarak adlandırılan şeyleri algılamaktır, böylece bu arketipsel gerçekliği her cinsiyette ilahi niteliklerin tanınması yoluyla yaşayabiliriz.
Şu anda içinde bulunduğumuz ruhsal karanlık çağında, ruhun alt boyutları kontrolsüz bir şekilde sahte bir kişisel kimlik duygusunun oluşumunu belirler. Gerçek benliğimiz psikofiziksel düzeni aşar, ancak Ruh’ta kapsanmış veya içerilmiş olarak kalır. Upanishad Brihadaranyaka’daki, ister erkek ister kadın olsun, diğerinde gerçekten aradığımız şeyin, kendi içkin ve aynı zamanda kişiötesi merkezimizden başkası olmayan İlahi Olan olduğunu belirten saygıdeğer pasajı hatırlatırız:
Kocanın sevilmesi koca için değil, ondaki Âtmâ [ilâhî Zât] uğrunadır; ve sevildiği eşinin sevgisi için değil, içindeki Âtmâ sevgisi içindir… (s. 48)
Modern psikolojinin tanımadığı şey, ilkel androjenin ya da temel insan kimliğimizin, aşağı doğaya ya da kusurlara boyun eğmek ya da geleneksel ahlakı ortadan kaldırmak suretiyle restore edilemeyeceğidir.
Bütün dinlerde savunulduğu şekliyle “ruhun bilimi” veya ezeli psikoloji, aşk ve cinselliğin insani yönünü değersizleştirmez ve çoğu zaman yanlış bir şekilde inanıldığı gibi pasif bir duruş sergilemez; daha ziyade, bütünsel cinselliği, insanın ruhsal gerçeklikle birleşmesi olarak görür. Schuon’un belirttiği gibi: “İlkel insanda, cinsel yönelim ruhsal yönelim ile örtüşür, insana mistik bir birleşme deneyimini, insan sevgisinin uzak bir yansıması olduğu ilahi Sevginin ‘hatırlanmasını’ aktarır” (s. 7 ).
Erotik kucaklama, Schuon’un gözlemlediği gibi, “doğal olarak doğaüstü” olan kutsanmış bir eylemi sembolize eder. Dinin içsel boyutunda veya “ezoterizmde” asil zevk, herhangi bir ahlaki ihlal ile ilişkilendirilmez, çünkü bu birlik İlahi Olanı hatırlamamıza yardımcı olur. Dinlerin günah saydığı şey, cinsel zevk değil, kutsalın farkındalığından yoksun bencil zevk arayışıdır. Bu anlamda insanlar arasında yaşanan sevginin, İlahi Sevginin uzak ve biraz muğlak bir yansıması olduğunu görebiliriz. Bir erkek ve bir kadının buluşmasının mistik birlikteliğinde paylaşılan ruhsal vecd aracılığıyla, bu tür bir sevginin çağrışımı güçlü bir şekilde uyandırılabilir.

İki kutuptan birini yok saymak veya birbirine karıştırmak, İlahi düzeni temelden yıkmak olur. Bu kozmik tezahür kutupları Hindu metafiziğinde purusha(evrensel ilke) ve prakriti(orijinal-saf töz) olarak veya Taoizm’de Yin-Yang olarak veya tüm fenomenlerde bulunan eril ve dişillerin yaratıcı etkileşimi olarak bilinir.
Her insanın ayrı bir cinsel kimliği olmasına rağmen, bu, erkek ve dişinin, bir androjen durumu yapay olarak yeniden yaratmak amacıyla aşkın(ilahi) bir ilkeye başvurmadan keyfi olarak birleştirilebileceği anlamına gelmez. Stoddart, “Eril ve dişil kökenlerinin Tanrı’nın Kendisinde olduğuna” işaret eder (s. 31), ama aynı zamanda “Tanrı cinsiyetin üstünde ve ötesindedir: O ne erildir ne de dişildir” (s. 38).
Bilgelik gelenekleri, insan cinselliğine metafizik yaklaşımlarıyla, her biri kendi dilinde, aşkın özünü en yüksek ifadesiyle iletir. Bir kez daha, kozmosun tezahürü için erkek ve dişi kutuplar esastır. Temel kimliğimize dönmek, bu ikilikleri bastırmayı yoketmeyi değil, kucaklamayı gerektirir. Jean Hani’nin bize hatırlattığı gibi, “Kadın ve erkeğin birliği, orijinal bütünlüğüne geri döndürüldüğünde, Tanrı’ya yeniden yükselmenin en yaygın manevi yolunu sağlar” (s. 126).
Alchemy of Love: Sexuality & the Spiritual Life, Mateus Soares de Azevedo tarafından düzenlenen ve yayınlanan koleksiyon, Ezeli Felsefe yazarlarının insan doğasının sıklıkla yanlış anlaşılan ve tartışmalı bir boyutuna değinen aydınlatıcı makalelerinden oluşan harika yazılardan oluşmaktadır. İnsan cinselliği hakkında daha derin bir kavrayış arayanlar, bu gizemi ayırt etmek için gerekli değişmez ilkeleri burada bulacaklardır. Bu çalışmayı gerçekten farklı kılan şey, ruhsal gerçekliğe katılmanın bir aracı olarak erotizm anlayışımız üzerine yeni bakış açıları yaratma yeteneğidir.
“Simon Petrus onlara dedi : Meryem aramızdan gitsin, çünkü kadınlar hayâta layık değillerdir.! İsa dedi : “Bak, ona yol göstereceğim, onu erkekler gibi yapacağım, O da siz erkekler gibi canlı ruh olacak. Çünkü kendini er kişi kılan her kadın, göklerin hükümranlığına girecektir”..!Thomas-114.
_____________________________________________________________
*”İsa süt emen küçük çocukları gördü; Şakirtlerine dedi:”Bu emzirilen küçük çocuklar, hakimiyet alanına giren kimselere benzerler”. Ona dediler: “Biz çocuk olarak mı Hükümranlığa (melekuta) gireceğiz?” İsa onlara dedi: “Eğer siz ikiyi bir ve içinizi dışınız gibi ve dışınızı içiniz gibi yaparsanız ve yukarısını aşağısı gibi yaparsanız ve erkek artık erkek ve kadın artık kadın olmaz, erkek ve kadınla artık bir tek birlik olursa; gözlerinizi bir göz, ellerinizi bir el ve ayağınızı bir ayak ve yüzünüzü bir yüz yaparsanız, işte o zaman [melekuta] girersiniz”.Thomas 22 (çev. eki)
**Çevirenin notu : Yani aşktan ve manevi yönelimden uzak bir cinsellik eylemi insanın düşüşü ve değersizliği ile alakalıdır. Bu tür ilişki biçiminin huzur sağlaması mümkün olsaydı dünyanın en mutlu insanları seksüel devrim yapmış ülkelerde yaşıyor olurdu. Freudun ruhsal rahatsızlık ile cinsel tatminsizlik arasında bağ kurması önemli, ancak cinselliği salt fizyolojik bir yönelim olarak ele alması da bir o kadar sığ ve yanıltıcıdır.
“Vanilla Sky” filminde kahramanımızın sevgilisi olan kadın aldatıldığını öğrendiğinde; sevgilisine “biz birlikte yattık bedenlerimiz birbirine söz vermedi mi” gibi bir ifadede bulunuyordu ki bu cinselliğin sadece yatmak ile ilgili olmadığını ortaya koyan çok önemli bir tespitti.Bedenlerin birbirine söz vermesi aslında cinselliğin ahlaki bir anlamı olduğunu da ifade ediyordu.
Bu yeme içme için de söylenebilir. İlkel denilen insan ava çıkarken oruç tutar ve orucunu av hayvanı ile açardı. Hayvanı öldürürken bile dua eder ve hayvana teşekkür ederdi. Bitkiler hayvanlar ve insan arasında yaşamsal birlik ve bütünlük olduğu inancı ile hareket ederdi. Bu bütünlükçü bakış yani maddi olandaki manevi yön ıskalandığında ne cinsel ne de midesel olarak doymak mümkün olmayacaktır.
________________________________________________________
*SAMUEL BENDECK SOTILLOS
Uzun yıllar ruh sağlığı ve sosyal hizmetler alanında çalışmış, uygulayıcı bir psikoterapisttir. Onun odak noktası karşılaştırmalı din ve maneviyat ile psikoloji arasındaki kesişmedir. Çalışmaları arasında “Aynı Zirveye Giden Yollar: Dünya Maneviyatına Açıklamalı Bir Kılavuz”, “Dismantling Freud: Fake Therapy and the Psychoanalytic Worldview” (önceden “Psychology Without Spirit: The Freudian Quandary” olarak yayınlanmıştır) ve “Davranışçılık: Ruhsuz Bir Psikolojinin İkilemi”. Studies in Comparative Religion için “Psikoloji ve Perennial Felsefe” sayısının editörlüğünü yaptı ve makaleleri Sacred Web, Sophia, Parabola, Resurgence ve Temenos Academy Review gibi çok sayıda dergide yayınlandı.
*SAMUEL BENDECK SOTILLOS The Critique, Cilt 17, No. 1-2, 2021 [s. 99-101]KİTAP İNCELEMESİ Aşkın Simyası: Cinsellik ve Manevi Yaşam Mateus Soares de Azevedo (ed.). Sophia Perennis, Taos, NM: 2020, 154 s.
Türkçesi Posttruth
