HÜSNÜ ZAN SİYASETİ NEREYE KADAR?
Türkiye, önemli dönemeçlerden birini daha kazasız belasız atlatmıştı. 24 Haziran seçimleri kırılma noktası olabilecek önemdeydi ve atlatıldı. Seçim sonuçları ilginç ve birçok açıdan hayli düşündürücüydü. AK Parti % 42,5’lik bir oy alarak bariz bir gerileme yaşadı. Buna karşın cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan %52,4’lük bir oy alarak seçilmeyi başardı. Cumhur İttifakının Recep Tayyip Erdoğan’ı başkanlığa taşıdığına bakmazsak, AK Partinin oylarındaki düşüş gerçekten düşündürücü. Bu seçmenin ders nitelikli verdiği bir ikaz mı? Yoksa başka bir şeyin başlangıcı mı? Sonucu AK Parti açısından nasıl okumak lazım?
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan AK Partinin oylarında ufak bir düşme olduğu zamanlarda olduğu gibi “Biz gerekli mesajı aldık” şeklinde bir açıklama yaptı. Alınan mesaj neydi? Bununla ilgili çeşitli yorumlar/spekülasyonlar yapılıyor. Kimi “reisin” oyu her zaman AK Partinin oyunun üstünde oldu, dolayısıyla korkacak bir şey yok, diyor. Kimi bunu bir gerileme olarak değerlendiriyor. Gerileme değerlendirmesi beraberinde AK Partinin gerek ideolojik anlamda gerekse örgütsel anlamda bir kriz içinde olduğu tartışmalarını beraberinde getiriyor. Gerçekte durum ne? Amiral gemi batıyor mu gerçekten?
Sonucu rakamlar açısından değerlendirirsek, gerçekten de AK Parti biraz kan kaybetti bu seçimlerde. Bunu görmezden gelemeyiz. Ancak bu her şeyin sonu anlamına gelmiyor, bize göre. Rakamlara bakılırsa, Tayyip Erdoğan’ın şahsi gücünün, AK Partinin önünde olduğu tüm seçimlerde olduğu gibi bu seçimlerde de anlaşıldı. Bu oyların ne kadarının “Cumhur İttifakından” kaynaklandığı, ne kadarının Erdoğan’ın şahsi karizmasından kaynaklandığı ayrı mesele. Partilerin aldığı toplam oy oranlarına göre Erdoğan’ın oyları cumhur ittifakının aldığı toplam oy oranının %1,5 gerisinde kalmış. Dolayısıyla Erdoğan’ın aldığı oyların tamamının ittifaktan kaynaklanıp kaynaklanmadığı belli değil. Belki başka partilere oy verenler de cumhurbaşkanlığında Erdoğan’a yönelmiş olabilirler. Bunun ayrıca titizlikle çalışılması gerektiğini düşünüyoruz.
Biz gerçekten de AK Partinin bir gerileme yaşadığını net olarak görenlerdeniz. Bu bir krize ve kaçınılmaz bir gerilemeye dönüşür mü? Yoksa bir evrilmeye, ideolojik açıdan başka bir yerde konumlanacak olan AK Partinin belki de oy oranı olarak daha güçlü bir noktaya gelmesini sağlayacak bir dönüşüme mi yol açar? Ondan emin değiliz. Bu seçimlerin evet, Türkiye’yi başkanlık sistemine taşıyarak, Recep Tayyip Erdoğan’ı cumhurbaşkanı yaparak, güçlü bir hükümet sistemi kurulmasını sağlayarak hızlı ve etkin kararlar alınmasının önünü açtığını, Türkiye’nin elini bu anlamda biraz güçlendirdiğini, ama siyasal yapının bununla beraber altyapının ciddi şekilde farklı tehlikelere maruz kalabileceğini düşünüyoruz.
Kimlik Krizi
AK Parti doğrusunu söylemek gerekirse her seçimde tökezliyor, kan kaybediyor, tavır değiştiriyor. Neredeyse girdiği tüm seçimlerse tabiri caizse farklı bir dil kullanıyor ve seçimi kendi lehine çevirmeyi biliyor. Ancak bu defa kullandığı dilin onu bir kimlik kriziyle karşı karşıya bıraktığını, dahası, onu bir değişime sürükleyecek kadar önemli olduğunu düşünüyoruz.
AK Partinin 2011 seçimlerine kadar kullandığı dil daha dindar ve daha demokrattı. Derin yapıların üstüne gelmesini mağduriyete de çevirerek hak ve özgürlüklere vurgu yapıyor, dezavantajlı kesimlerin teveccühünü kazanabiliyordu. Ancak çözüm süreci rafa kaldırıldıktan sonra, özellikle de 1 Kasım 2015 seçimlerinden itibaren daha milliyetçi bir dil kullanmaya başladı. 24 Haziran seçimleri öncesinde kullandığı dil ise milliyetçiliği geçtik, neredeyse Türkçü bir dil oldu. Bugün itibarıyla 2002 ve 2007 seçimlerinde kullanılan dil ile 24 Haziran 2018 seçimlerinde kullanılan dil arasında neredeyse yüz seksen derecelik bir fark var. Bir zamanlar “Milliyetçilik ayağımın altındadır.” söylemi, şimdiyse MHP’yle aynı söylem. AK Partinin bize göre oy kaybı dışında esaslı bir kimlik krizi sorunu var. Bakalım bunları nasıl aşacak. Ya da aşacak mı kalıcı hale mi getirecek bu yeni kimliğini? Bizim burada dile getirdiğimiz eleştirel kaygılar, dikkat ederseniz, yapılan ittifakın çok ötesinde bir şey ve tamamen bir kimlik krizine savrulma tehlikesiyle ilgili.
İttifak Anlaşılabilir Bir Şeydir
Seçim öncesinde de bizim temel eleştirimiz AK Partinin neden MHP’yle ittifak kurduğu değildi. İttifaklar, zorunluluk hâsıl olmuşsa anlaşılabilir bir şeydir çünkü. Bizim eleştirilerimiz, AK Partinin dilinin de MHP’lileşmesine ve Allah korusun kendisinin de MHP’lileşmesineydi. Çünkü bu sürecin geçici bir seçim stratejisi olmadığını, bu dilin 7 Haziran’dan sonra değiştirildiğini ve 15 Temmuz’dan sonra da giderek benimsendiğini; varlık savaşı veren bir ülke yahut beka savaşı veriyor olmamızla da giderek kalıcı hale geldiğini bilmemizde yarar var.
Sırf ittifak üzerinden AK Partiye yüklenenler haksızdılar ve bundan dolayı bir hezimet yaşamasını bekleyenler fena halde yanıldılar. Birçokları vaktiyle Refah Partisinin MÇP ve IDP’yle seçim ittifakı yaptığı 1991 seçimlerinde Doğu ve Güneydoğu illerinde dibe vurması gibi bir sonuç bekliyorlardı AK Parti için. Dili de söylemi de MHP’lileşmiş AK Partinin Doğu ve Güneydoğu’daki oylarının ne olacağı, doğrusu, bizi de gerçekten merakta bıraktıran bir şeydi. Sonuç tüm kesimler için şaşırtıcı oldu.
AK Parti, Kürt nüfusun yoğun olduğu illerde dip yapmadı, hatta oylarını tüm şehirlerde kısmen de olsa artırdı. Beklentilerin aksine 1991 sendromu neden yaşanmadı? Biz bunu birkaç nedene bağlıyoruz. Birincisi, AK Partinin Doğu ve Güneydoğu’dan aldığı oy desteği bir zamanların Refah Partisinin aldığı oy desteği gibi sırf İslâm kardeşliği üzerinden ve dolayısıyla sırf dindar oylar değildi. AK Partinin oy temelinde dindar-muhafazakâr oyların yanı sıra özgürlük, güvenlik ve refah talebiyle yönelmiş orta sınıf oyları da var. Hatta bunlar büyük çoğunlukta. Dolayısıyla sırf İslâm kardeşliği söylemini zedeleyen dil nedeniyle bir oy kaybı yaşanmadı.
İkincisi, terörle olan yüksek mücadele, 30 yılı aşkındır, güvenlik denen asudeliğe özlem duyan yöre insanını içten içe memnun etti ve huzura oy vermezini sağladı. Özellikle orta sınıf oyları bu açıdan sosyolojik bir araştırma gerektirir, diye düşünüyoruz.
Üçüncüsü, gerek AK Parti hükümetlerinin gerekse de kayyuma devredilen belediyelerin ürettiği hizmetler ve yanı sıra güttükleri hizmet siyaseti, belli ki, bir parça makes buldu ve AK Partinin Kürtlerden aldığı oyların daha da düşmesine mani oldu.
Aslında başka bir zaman olsa, AK Parti dilini de söylemini de MHP’yle aynileştirmemiş olsa 2007 seçimlerine benzer bir yüksek desteğin sağlanabileceğini de bekleyebilirdik. Bilindiği gibi, 2007 seçimlerinde bu günkü HDP’nin selefi olan DTP ile bölgede kıyasıya bir yarış yaşanmış ve DTP’nin bağımsız adaylarının örneğin Diyarbakır’da aldığı %/47 oya karşın AK Parti %41 oy almayı başarmıştı. Bu AK Partinin Diyarbakır Büyükşehir Belediyesine de göz kırpması demekti ve zamanın DTP’lilerini oldukça telaşlandırmıştı. Evet, başka bir zaman olsa, bölgede huzur ve düzenin artırıldığı, devasa hizmet ve yatırımların her tarafta hissedildiği bu dönemde HDP’yle başa baş bir sonuç elde etmesi beklenebilirdi AK Partinin. Yeter ki, bu olumlu tabloya eski dille beraber, hak ve özgürlük söylemleri eşlik etsindi. Gel de hayıflanma.
Başka bir hayıflanma da Kürtçü kanattan. Kürtçü kanat da şöyle bir tartışma içerisinde. Onlar da diyorlar ki: “Abi, bu kadar Türkçü bir dil kullandığı halde AK Parti neden bölgede sıfır çekmedi? Hatta oylarını bazı illerde nispeten arttırdı. Normalde dip yapması beklenirdi. Anlaşılabilir gibi değil…”
Anlaşılabilir gibi değil, çünkü Kürtçü kanat yıllardan beridir, anlamak istemiyor. Kürdün temel ihtiyacı devlet falan kurmak değil. Kürdün temel ihtiyacı kendini gerçekleştirmede. Tıpkı Maslow’un “ihtiyaçlar hiyerarşisinde” olduğu gibi öncelik kendini gerçekleştirmede, saygı ve statü kazanmada, sevgide ve ait olma duygusunda, güvenlikte ve fizyolojik ihtiyaçlarını karşılayabilmekte. Belki kendini gerçekleştirme bir bedenden farklı olarak bir toplum için dilini ve kültürünü gerçekleştirme anlamına gelebilir, o kadar.
Kimlikler Siyaseti ve Hizmet Siyaseti
Bu nasıl okunmalı? Kimlik ve ideoloji her zaman hizmet siyasetini anlamsızlaştırır mı? Eğer öyleyse AK Partinin Kürt illerini olduğu gibi kendisine oy vermeyen İzmir vb. illeri hizmet siyaseti üzerinden elde etme politikası iflas etmiş demektir. Bunun cevabı kitlelerin neyi öncelikli değer kabul ettiğiyle doğrudan alakalı.
Kendini gerçekleştirmeyi örneğin belli bir “yaşam tarzı” üzerinden okuyan ve buna yönelik tehdit algılarını önemseyen kitlelere, işte size hizmet getirdim, hâlâ neden endişelisiniz, diyemezsiniz. Aynı şekilde kimlik üzerinden kendini gerçekleştirmeyi yetersiz gören bir topluma da önceliğiniz hizmet olsun, alın size hizmet, diyemezsiniz. Yukarıda dile getirdiğimiz gibi dil ve söylemlerinizin de vaatlerinizle uyumlu, hak ve özgürlük taleplerine ilişkin programınızın da tatmin edici olması gerekir. O zaman hizmet siyaseti kale alınmaya başlanacaktır.
AK Partinin hizmet siyaseti, kendini gerçekleştiremediğini düşünen kesimler üzerinde, bir kez daha anlaşıldı ki etkili olmuyor, fikirlerini değiştirmelerine yol açmıyor. Hatırlayın, Erdoğan bakanlık yapmış güçlü figürlerden kim varsa, hepsinin milletvekili adayı olmalarını istemiş, kendi seçim çevrelerinde partiye yüksek oy kazandırmalarını istemişti. Kulislerden sızan haberlere göre kabinede bakanlık isteyen çalışma arkadaşlarına “O zaman sizler de iyi çalışıp bana şöyle bir 350-400 milletvekiliyle gelin. O zaman kabinede görev vermek istediğimi istifa ettirmekte tereddüt etmem.” Bu akıllıca bir siyasetti. Bir yandan, milletvekili adayı olduğu için ben nasılsa bakan olamayacağım, diyerek küsecek olan kurmayların ümidini canlı tutuyordu. Bir yandan da ağır abilerin kendi seçim çevrelerinde yüksek oy elde etmelerini hedefliyordu. Ancak oluşan tablo, AK Partinin 300 milletvekilinin de altında kalmasına yol açınca, tersinden de olsa, Erdoğan, bazı milletvekillerinin kabinede görev almaları için istifa etmelerine acımadı. Nasılsa netice açısından durum değişmiyordu. Seçim cephesinde kimlik-hizmet ikilemi açısından yeni bir şey olmadığı, bir kez daha anlaşılmıştı.
Bu seçimin kimlikleri küstüren bir yanı da önceki seçimlerden farklı olarak farklı kimliklere siyaseten de olsa hitap edilmemesi oldu. Bu da beraberinde bu yeni dil kalıcılık kazanır, kuşkusunu doğuruyor. Önceki seçimlerde her ne kadar milliyetçi bir kampanya yürütülse de ırkçılık kokan söylemlerden kaçınılırdı. En azından bariz bir şekilde Türkçülük yapılmıyordu. Bununla hem farklı aidiyetler küstürülmemeye çalışılır hem de İslâmi değerler fazlaca rencide edilmemeye çalışılırdı. AK Partinin bu seçimlerde buna hiç özen göstermediği gibi, uygun adaylar göstererek (bunlar zaten bana oy vermiyorlar dercesine) farklı kimliklerin oylarına talip olmadığını gördük. Yerine göre mütedeyyin adaylar yerine mezhebi geniş adaylar tercih edildi. Yerine göre farklı kimliklerden adaylar gösterme gereği hiç duyulmadı. Örneğin İstanbul’un 15 milyonluk nüfusunun 1/3’ü Kürt nüfustan oluşur. Buna karşın AK Parti İstanbul’da Müslüman-Kürt veya seküler-Kürt kimliğiyle öne çıkan herhangi bir aday göstermedi. Bırakınız İstanbul’u, Doğu ve Güneydoğu illerinde bile bu kimlikle öne çıkan kimse aday yapılmadı. Önceki seçimlerde sadece söyleme sirayet eden milliyetçilik bu kez davranışlara da sirayet etmişti.
Bu durum sonuçlara nasıl tesir etti? Hesap ortada. Yukarıda verdiğimiz İstanbul örneğini sürdürürsek, AK Parti İstanbul oylarının %42,7’sini alabilirken, HDP İstanbul oylarının %12,7’sini almayı başardı. Bu tablo maalesef Kürt oylarını alabilme açısından AK Partinin sıfır çekmese bile sınıfta kaldığını, HDP’ninse sınıf atladığını gösteriyor. Özellikle seküler bir yaşam tarzı sürdüren Kürtlerden AK Parti’ye artık hiç oy çıkmıyor. Olayın böyle bir ayrışmaya doğru gittiğini görmek ayrıca üzücü.
AK Partiye küsen mütedeyyin oyların Saadet Partisine gideceği beklentisi üzerinden okuma yapanlar yanıldılar. Evet, oylar Saadet’e gitmedi ama AK Partiye de verilmedi. Muhtemelen cumhurbaşkanlığında Erdoğan’a oy veren birçok kişi ya milletvekili seçimlerinde geçersiz oy kullandılar, ya da başka partilere yöneldiler. Bu olur mu derseniz, cevabımız, evet olur, şeklinde olacak. Mütedeyyin seçmenler Erdoğan’ı nasılsa seçiyoruz, Türkiye’yi yöneten açısından bir vebale girmiş olmuyoruz, diye düşündüler ve milletvekili seçimlerinde adaylarını beğendikleri başka partilere oylarını kullandılar. Bu konuda elimizde ilginç bir örnek var. Denizli’nin Tavas ilçesinde yaşayan bir Kürt nüfus yoktur normalde. Ama Tavas’ın köylerinde HÜDA-PAR’a ikişer üçer oy çıkınca bazı akademisyenler bu olayı mercek altına alma ihtiyacı hissetmişler. Denizli adaylarını beğenmediği için AK Partiye oy vermeyen bazı seçmenler, adaylarını beğendikleri ve belki de mütedeyyin buldukları başka bir partiye oy kullanmışlar, demek ki. Bu çok açık… Tavas-HÜDA-PAR örneğinde açıkça belli olan durum diğer partiler açısından aynı açıklıkta değil. Aynı saikle diğer partilere oy verenler çıplak gözle belli olmuyor çünkü. Konunun bu açıdan ciddi bir araştırmaya tabi tutulması lazım.
AK Parti Kürtleri seküler güçlerin kucağına attığı bu yeni siyaseti oynarken, AK Partinin sözcüsü arkadaşlar olayı “civciv-tavuk” kısır döngüsü türünden bir fasit daireye çeviriyorlardı. Canım, diyorlardı: “Kürtler de bizi o kadar çok destekleselerdi de bizi MHP’ye muhtaç etmeselerdi. Biz ne yaptıysak Kürtler bize oy vermediler…” Hangi politize olmuş Kürdü de dinlesen “AK Parti bizim oylarımıza söylem dışında hiç talip olmadı. Kürt hak ve özgürlükleri (yasakların kaldırılması ve TRT Kürdi dışında) bir genişleme yapmaya ne niyeti var ne de buna gücü yeter.” yorumunu yapıyor. İnsan düşünmeden edemiyor: AK Parti mi Kürtlere yaranamıyor, Kürtler mi AK Partiye yaranamıyor?
Aslına bakarsanız, bir anlamda politize olmuş Kürt de bu yorumunda tümden haksız değil. Gerçekten de AK Parti Kürtlerin hak ve özgürlük defterini bir anlamda kapattığını söylüyor. Bunu ilk ağızdan, bir iftar davetinde Erdoğan’ın ağzından bizzat dinledik. 9 Haziran’da Yenikapı Avrasya etkinlik alanında verilen iftar yemeğine biz de şahsen davetliydik. Davetin amacı Kürt kökenli kanaat önderlerini, âlimleri, yazarları ve iş insanlarını Erdoğan’la buluşturmaktı. Davet bu açıdan amacına ulaştı. Katılım oldukça fazlaydı. Sanırız, 6 bine yakın davetli vardı Avrasya etkinlik alanında.
Cumhurbaşkanı Erdoğan o akşam yaptığı konuşmada Kürt sorununun kendileri için bittiğini, Kürt sorununun kendileri tarafından kökten çözüldüğünü, eski Türkiye’de sürdürülen asimilasyon politikasına son verdiklerini, Kürtçe konuşmanın ve öğrenmenin önündeki yasakları kendilerinin tamamen kaldırdığını, dolayısıyla kendileri için böyle bir sorunun artık mevcut olmadığını söyledi. Kendileri için asıl sorunun terörizm olduğunu, Kürtlük üzerinden teröristlik yapanlarla Kürtleri asla bir tutmadıklarını, teröristle Kürdün arasını özenle ayırdıklarını söyledi. Kürtlere kardeş gözüyle baktıklarını, Doğu ve Güneydoğu illerine kendi dönemlerinde yapılan hizmetlerin ve hele son dönemlerde Kayyuma devredilen belediyelerin ürettiği hizmetlerin bunu kanıtladığını söyledi. Bu hizmetlerin devam etmesi için de Kürt kardeşlerimizin bize oy desteğini sürdürmesi gerekir, dedi.
O akşam anladık ki, AK Partinin ajandasında Kürt hak ve hürriyetleri açısından yeni bir şey yok. Defter çoktan kapatılmış. Eğer üzerinde iyi bir okuma yapılırsa hem AK Partinin siyasal duruşu bakımından hem de Kürt mahallesindeki siyaset bakımından bir “devri cedit” başladığını görebiliriz.
Eğer bu yeni dil kalıcı hale gelirse AK Partinin 2002’de siyasal yolculuğuna çıkarken “muhafazakâr demokratlık” olarak deklere ettiği kimliği yavaş yavaş “milliyetçi muhafazakârlık” olarak değişecek demektir. Bizim olayı yeni bir devir başlatacak önemde görmemiz, değişecek kimlikle ilgili değil, bu değişimin doğuracağı boşluklarla ilgili. Her şeyden önce AK Partinin milliyetçi muhafazakâr bir partiye dönüşmesi hak ve özgürlük taleplerini karşılamak bakımından kısırlaşması anlamına gelecek. Bu da dezavantajlı kesimler başta olmak üzere hak ve özgürlük taleplerinde bulunacak olanların AK Partiden kopmasına yol açacak. Ardından bu kopuşlar bir fetret dönemi başlatacak. Çünkü belli değerlere gönül veren kesimlerin öyle bundan koptum şuna gidiyorum demesi kolayca gerçekleşmiyor. Lider kadro bunu istese bile arkasına kitle desteğini alması kolay olmuyor. Saadet Partisinin Millet İttifakı içerisinde yer alması nedeniyle yaşadığı hezimet, siz menfaat icabı değerlerinizden taviz vermek istediğinizde bile kitle desteği alamayacağınızın en bariz örneği.
AK Partili kurmaylar da bize göre bu kopuşların yaşanabileceğini gördüler ve bunun için önlem almaya başladılar. Her şeyden önce biz gereken dersi aldık, cümlesi, gardımızı alacağız demektir. AK Partinin 18 Ağustos’ta yapacağı olağan kongrede bununla ilgili ne gibi önlemler alınacağını hep beraber göreceğiz.
Burada, şuna da değinmeden geçmeyelim. Bu muhtemel kopuşlara karşı bir önlem olarak yandaş medyanın tarafgir dili ve bu medyada köşe tutmuş bazı kalemşorların tehditkâr tavırları ve aba altından sopa göstermeleri hiç hoş değil. Bu tür tehditkâr tavırların en net örneği İbrahim Karagül’ün 18 Temmuz’da kaleme aldığı yazı. Bu yazısında yerlileşme dalgasının ilk olarak muhafazakâr muhalefeti vuracağını savunuyor, Karagül. Son 15 yılda yaşanan değişime ve yerlileşmeye karşı konumlandırıyor, bizim gibi değerlerinden niye kopuyorsun, diye eleştirenleri. Irkçılığa kaçan milliyetçiliğe karşı olduğumuzu görmezden geliyor, yerliliğe karşı olmakla itham ediyor bizleri. Şunu demeye getiriyor: İslâmcılar yerlilik adını verdiğimiz bu yeni kimliğimizle çatışırlarsa, bununla sahici bir bağ kurmazlarsa bir gelecekleri olmaz, zarar ederler, silinirler, hatta operasyon yerler.
İşte kalemşorların aba altından sopa göstermeye başlaması, hatta açıkça tehditler savurmaya başlaması birilerinin bu yeni kimliğin bilincinde olduğunu ve bu yeni kimlikle İslâmî kesimin de uyum sağlamasını istediklerini açıkça gösteriyor.
Bu arada, eğer yerlilik ve millilik kavramları üzerinden bir yeni deklarasyon verilecekse bu kavramların tanımlanması gerekir. Çünkü AK Parti 2002’de “muhafazakâr demokrasi” adını verdiği çizgisini tanımlamıştı. Bu çizgi iyi-kötü korundu şimdiye kadar. Ara dönemlerde kullanılan farklı diller, farklı söylemler oldu elbetteki. Mesela, Ahmet Davutoğlu döneminde sürdürülen “medeniyetçi proje” hadi diyelim ki bir deklarasyona dönüşmedi, bir denemeydi ve tutmayınca vaz geçildi. Ama bu yerlilik ve millilik meselesi üzerinden insanları “hain” diye nitelemek, birilerini siyaseten tasfiye etmek yenilir yutulur bir şey değil. Bu nedenle bu kavramların önce altının doldurularak tanımlanması ve deklere edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Edilsin ki, ömrünü rahlelerde geçirmiş Müslümanlar dahi önüne gelen tarafından hain ilan edilmesin.
Yerlilik ve millilik kavramları üzerinde biraz durmak gerekirse; yerlilik hiçbir Müslüman Türk ve Kürdün asla karşı olduğu bir şey değildir. Başka mihrakların namı hesabına çalışacak şekilde dışarıyla iş tutmak “ihaneti vataniye” kapsamına girer ve hiçbir Müslümanın bunu caiz görmesi mümkün değildir. Ancak hangi davranışın yerli hangisinin yerli olmadığını da kalemşorlar belirleyemez. Bunu ortalama her Müslüman Türk ve Kürt zaten bilir ve ona göre davranır.
Bizim sözünü ettiğimiz değişim kaçınılmaz olarak yaşanırsa AK Parti kesinlikle kimlik değiştirecek, demektir. Bunun da bazı kopuşlara yol açması normal karşılanmalıdır. Bizim merakımız kalemşorların endişesinin ötesinde bu fetret döneminin nasıl durulacağı ve iktidarın şahsında nasıl bir devlet duruşu ortaya çıkacağı yönünde.
Asli Unsurlar ve Devlet
Bilindiği gibi AK Parti iktidarları başta dindarlar ve Kürtler olmak üzere tüm dezavantajlı kesimlere ümit vermiş, kendi iktidarları döneminde artık devletle kavgalı olmayacakları, devletin de onları itip kakmayacağı, tüm sorunların karşılıklı adımlarla çözüleceği yeni bir Türkiye vaat etmişti. Bizler buna değişen ve dönüşen Türkiye diyorduk. Dindarların, Kürtlerin ve diğer dezavantajlı grupların talepleri bakımından devletle kavgalı olmadığı dönemler başladı, diyorduk. Bunun tersine döneceği günlerin yakın olduğu düşüncesi bile hepimizi derinden endişelendirir doğrusu.
AK Parti milliyetçi muhafazakâr bir partiye evrilirse, korkarız ki, hak ve özgürlük talepleri askıya alınır ve belki de devletin yeniden kendi dindarıyla, kendi Kürdüyle kavgalı olduğu dönemler başlar. Çünkü milliyetçi bakış açısı başka etnik hak talebi hiç kabul etmeyeceği gibi, dindarlığın en alasının da milliyetçi-muhafazakâr devlet tarafından icra edildiğini savunur. Bu da devlet refleksinin tahammülsüzleşmesi ve bastırılan taleplerin kavgalara potansiyel olarak gebe olacağı anlamına gelir.
Bunlar olduğunda eski Kemalist asimilasyonculuğun yerini dindar asimilasyon politikası alır. Yani eskiden ret-inkâr ve yasaklama yöntemleriyle sürdürülen asimilasyon politikası; yeni dönemde ret ve inkâr yapmadan kardeşlik edebiyatı üzerinden sürdürülür. Hepimiz kardeşiz, sloganının bir süre sonra “Türklükte kardeşiz!” anlamına geldiği herkes tarafından bilinir. Ben tüm yasakları kaldırdım, daha ne istiyorsunuz, türünden yaklaşımlar ne yazık ki, yeni bir inkâr politikasının temel argümanı olmaya başlar.
Bu sözünü ettiğimiz hususların yerli ve milli olmakla esasen hiç ilgisi yok. Yerli ve milli olanı yeniden başka yöntemlerle inkâra gitmeyle ilgisi var. Bu nedenle birilerinin zevahiri kurtarmak için “yerli ve milli” diyerek, Türkiye’ye giydirmeye çalıştığı bu milliyetçilik kumaşını, birileri de çıkıp İslâm açısından kavmiyetçilik olarak nitelendirecektir.
Bizim devri cedit başlatma etkisi yaratır, dediğimiz tam da budur işte. Birileri Türkiye’yi yeniden kendi Kürtleriyle ve dindarlarıyla kavgalı hale getirdiğine iş tamamen değişir. Kendi Kürt ve dindarlarıyla kavgalı bir Türkiye, kendi kurucu unsurlarıyla kavgalı demektir. Çünkü bu ülkede Müslüman Türkler ve Kürtler kurucu unsurdur. Onlara sayıca az diğer tüm Müslüman kimlikler kardeşçe katılmış ve yardım etmişlerdir. Hatırlayınız, eski Türkiye’nin kendi hamurunu ekşitmesi de bu kurucu unsurlarıyla kavga ederek başlamıştı.
İşte, devri cedit de yeniden aynı Türkiye’yi başka bir versiyonuyla geri getirmek demektir. 16 Nisan referandumundan kısa bir süre önce nihai onayın millete ait olduğu ve dolayısıyla asli kurucu unsurun Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle hâsılı tüm unsurlarıyla “millet” olacağı yeni bir döneme girdiğimize ilişkin Umran okurlarının da hatırlayacağı bir makale kaleme almıştık. İşgalcilerle iş tutan güçlerin değil, darbecilerin veya ihtilalcilerin değil bizzat milletin asli kurucu unsur olduğu bir ülke ve onayladığı bir anayasa… Kulağa nasıl da hoş geliyordu. Daha dün referandumda zevahiri kıl payı kurtaran şeyin Müslüman Kürt feraseti olduğu yorumlarını yapıyorduk. Şimdi ise AK Parti, yani amiral gemi ülkenin asli unsurlarını hem de denizin ortasında terk edecek, ne haliniz varsa görün; ya benim olursunuz, ya serin suların, diyecek öyle mi?
Bunlar gerçekleşirse, artık bizzat reis bile eleştiri oklarından kurtulamaz, diye düşünüyoruz. Çünkü bugüne kadar reisle AK Partinin arasını ayıran iyi niyetli yaklaşımlar görürdük. Bugüne kadar doğrudan Erdoğan’a yönelik bir eleştiri yapılmaz, eleştiriler AK Partiye yönelik yapılır ve Erdoğan’ın gerek görürse bu eleştirilerden bir şeyler çıkarmasına fırsat verilirdi. Kötü netice teşkilatların, kötü adayların suçu olarak kalırdı. Bazı şeyler değiştiğinde artık “at sahibine göre kişner” diyerek atın sahibi yargılanmaya başlanır. Hüsnü zan siyasetinin son durağına artık gelmiş oluruz.
18 Ağustosta yapılacak olan AK Parti olağan kongresi belki de birçok açıdan milat olacak. Dersler alınacak(!), dersler verilecek, yeniden yapılanmalar içine girilecek. Belki de demokrat muhafazakârlıktan milliyetçi muhafazakârlığa resmi geçiş yapılacak, kim bilir?
Bilinmelidir ki, yerlilik meselesiyle ihaneti vataniye içerisinde olmayan dindarların da farklı etnik kökenden gelen seküler yaşam tarzını benimseyen çoğu insanın da esasen bir sorunu yok, olamaz da. Ancak bu millilik, farklı şekillerde doldurulabilip içilebilen bir su kabına çoktan döndü. Bir zamanlar millet dendiğinde kalbi imanla dolu her Müslümanın yüreği titrer ve başımızın üstünde yeri var, derdi. Çünkü bununla aynı itikada mensup İbrahim milletinden olmak kastedilirdi. Yani aynı inanca sahip farklı kavimlerin aynı itikat etrafında kümelenmesi gibi. Biz Müslümanlar bu ulvi anlamından ötürü bu millet ve millilik kavramlarına karşı hep hüsnü niyet besledik. Hatta 1940’larda bu kelimeler TDK tarafından kavim ve ulusla eş anlamlı hale getirildiğinde bile hüsnü zannımızı devam ettirdik. Hatta Türk milleti dendiğinde bile “Canım, Türkler Müslüman olduğu için, bu yine İbrahim milletiyle bir parça alakalı oluyor…” şeklinde bir hüsnü zannı sürdürmeye devam ettik. Mesela, 1970’lerde Diyarbakır İmam Hatip Lisesi okuyan bizim jenerasyon bu hüsnü zanna fazlasıyla sahipti. Zamanla İslâmî kesimde “Milli Görüşün” de etkisiyle bu millet kavramına karşı bir hüsnü zan siyaseti gelişti. Hepimiz kendimizi bu siyasete bir anlamda mahkum ettik.
Şimdi, 18 Ağustos ve sonrasını bekleyip göreceğiz. Doğrusu eğer bir şeyler yapılmazsa, eğer bir yenilenme olmazsa, başta liderin kendisi olmak üzere AK Partinin üst düzey yöneticileri AK Partinin bir yerlere doğru evrilip savrulacağı tehlikesini görmezden gelmeye devam ederlerse, o zaman bu şu şekilde okunmalı: Bu gidişata biz zaten razıyız ve bu planlı bir gidiş. O zaman bu rahatsızlıkları yüreğinin derinliklerinde hissedenlerin soracağı soru da muhtemelen şu olacaktır: Hüsnü zan siyasetine devam mı? Yoksa artık tamam mı?
Fetret Dönemi
AK Parti şimdiye kadar kendisine gönül vermiş İslâmî kesimi ve özellikle Kürtleri temsil etmekten vaz geçip açığa düşürürse bu gerçekten bir boşluk oluşturacak, bu boşluk da bir fetret dönemi başlatacaktır. AK Parti dindarın da dinsizin de temel ihtiyacının kendini gerçekleştirmek olduğunu görmezden gelirse; Türkün de Kürdün de Arabın da Acemin de kendini gerçekleştirmesi gerektiğini umursamaz bir hale gelirse siyasette bir fetret döneminin başlaması kaçınılmaz olacaktır. Kopuşlar gerçekleşecek ve bu kopuşların bulandırdığı siyaset suları öyle hemen durulmayacaktır.
Burada Müslüman Türkler için de Müslüman Kürtler için de kaotik bir manzara ortaya çıkacak, siyasi arenada kimliklerini muhafaza etmekte zorluk çekeceklerdir. Bu kaotik fırtına sadece AK Partiden kopacak olan Kürtleri ve Türkleri vurmakla kalmayacak, HDP’den kopacak olan orta sınıf Kürtleri de vuracaktır. Çünkü HDP özellikle PKK’yla, KCK’yla olan ilgisini sürdürmekteki ısrarı nedeniyle Kürtlerin ana talepleri hakkında hiçbir uygulanabilir politik öneri geliştiremiyor. Ne uygulanabilir, ne de sonuç alma odaklı hiçbir öneri ve politika geliştirememiştir ve geliştiremeyecektir de. Kendisini terör örgütlerinden koparamayan, sırtını bu örgütlere yaslamaya devam eden, Kürtlerin kendilerini gerçekleştirebilecekleri hiçbir hak ve özgürlük talebini realize edici politikalar üretemeyen, bu hak taleplerini araçsallaştırarak kendi ideolojik emellerine alet eden HDP’den de kitlesel kopuşlar oluşacaktır. Nitekim bu seçimlerde CHP desteği olmasa seküler Kürtçü taban %7-8 seviyelerinde kalacaktı. Bu kan kaybı daha da devam edecektir.
Bu kaotik durumu iyi koklamayı başarabilen bir siyasi oluşum, kendisini açığa düşmüş gibi hisseden kesimlerle diyalog kurmayı rahatlıkla başarabilir. Hatta belki, mütedeyyin Türkler ve Kürtler birlikte bir siyasi çatı oluşturabilirler. Yeter ki dezavantajlı kesimlere kendilerini gerçekleştirme mücadelesi verdiklerine gerçekten inandırsınlar.
Şunu da söylemeden geçmeyelim: Siyasi alanda oluşacak boşlukları değerlendirmek ve ne gibi siyasal yapılanmalara ihtiyaç olduğunu analiz etmek, başlı başına ayrı bir çalışma konusudur. Biz burada kısa bir değiniyle geçiştirdik. Bakalım önümüze ne gibi sonuçlar çıkacak? Yarın ola hayrola…
Not: Bu yazı Umran Dergisinin 288. Sayısında (Ağustos-2018) yayınlanmıştır.
