NİETZSCHE: ZAYIFLIK TEOLOJİSİ OLARAK DİN
Dinin Bir zayıflık teolojisi olduğunu söyleyen Nietzche’dir. Felsefe havzasında yer alan isimlerden en çok popüler kılınanı hiç kuşkusuz Nietzsche’dir. Nietzsche yi böyle popüler kılan nedir? Elbette onun Kiliseyi ve Kilisenin temsil ettiği dinsel anlayışı çok köklü bir biçimde ve korkmadan eleştirmesidir. Bu eleştiri bir çok insanın yapmaya cesaret edemediği bir durumdur. Bu yüzden onun bu eleştirisi Din ile problemi olan herkesin iştahını kabartmış ve bu anlayışla onun eserlerini daha bir popülerleştirme yolunda adımlar atılmasını hızlandırmıştır. Nietzsche’nin söylediklerinin anlaşılmasını değil, dinsel ve ahlaksal değerlerle kavga etmeyi kendilerine iş edinmiş bir zümre onu bayraklaştırmıştır.
Nietzsche soylu bir kafadır. O kestirmeden din düşmanı değildir. Onun din karşıtlığı çok yoğun bir düşünsel çaba ve alın teri sonucu ortaya çıkmıştır.
Aslında Ortaçağ ve Yeniçağ Batı felsefesi ya Kilise teolojisinin rasyonel temellere oturtulması, ya da onun rasyonel yaklaşımlarla eleştirilmesidir. Her iki durumda da bütün bir düşünsel çabaların temelinde Kilise bulunmaktadır. Bunun Batı felsefesini kısırlaştırıp gelişimini çok yavaşlattığı söylenebilir. Batı düşüncesi eğer Kilise olmasaydı çok daha derinlikli fikirlere belki yüzyıllar önce varmış olacaktı. Belki yeniçağ zihinsel yapısı daha sağlam ve daha insani temeller üzerine bina edilecek; insanlık bugün çağdaş düşüncenin getirdiği büyük yıkımlardan etkilenmeyecekti.
Nietzsche’nin yaklaşımları üzerine oldukça çok şey söylenmiştir. Kimileri onu sahte Hıristiyanlığa karşı gerçek Hıristiyanlığı ortaya koymaya çalışan biri olarak nitelerken[1] kimileri bunu tamamen yanlış bir yaklaşım olduğunu söylemişlerdir. Bize göre Nietzsche hakkında bu farklı değerlendirmelerin iki yönü bulunmaktadır. Biri Nietzsche’nin bizzat kendisi buna sebep olmaktadır. Çünkü Hıristiyanlığı eleştiri bağlamında söyledikleri arasında yer yer çelişkiler bulunmaktadır. İkinci boyut ise onun eleştirilerini doğru okuyamamaktan kaynaklanan durumdur. Biz bu çalışmada bu noktaları kendi okuma biçimimizle belli bir zemine oturtmayı deneyeceğiz. Çünkü Nietzsche üzerine yazılanlar yine Hıristiyan havzasından geliştirilen bakış açıları ile olmaktadır. Bunun onun söylediklerini doğru okuyamama gibi bir tehlikeyi barındırdığını unutmamak gerekmektedir.
Nietzsche’nin Hıristiyanlık eleştirisi iki boyutludur. Birincisi Hıristiyanlığın kendi içindeki çelişkilerini göstermeye çalışmak, ikincisi Hıristiyanlık olarak öne çıkan fenomenin aslında ilk çağlardan bugüne kadar gelen bir doğadışı ve dolayısıyla insanlık dışı bir eğilim olduğunu ispatlamak.
Hıristiyanlığı Yahudiliğin bir devamı olarak gören Nietzsche aslında İsa’yı da Yahudi Kilesinin sapmasına başkaldıran kişi olarak gösterir. Nietzsche İsa’yı da Kutsal kitabı da kendi bakış açısıyla yeniden biçimlendirmeye çalışır. Merkeze kendini koyduğu bir anlam verme çabası ile Nietzsche bütün bir insanlık birikimi ile hesaplaşmaya koyulur. Bu yüzden onun kavramları tamamen kendine özgüdür. İyi, kötü, güzel çirkin, merhamet, din, kutsallık gibi kavramlara kendince yeni anlamlar verir.
Nietzsche’nin Hıristiyanlık hakkındaki yaklaşımlarının Kilise ve geleneksel uygulamalardan mı yoksa bizzat İncilin kendisinden mi çıkarsadığı ayrıca tartışılır. Hıristiyanlığı eleştirirken yer yer İncil’den ayetler zikretse de biz Nietzsche’nin eleştirilerini İncil’den çok Kilisenin geleneksel çizgisi ve uygulamalarını esas alarak geliştirdiğini düşünmekteyiz. Bunu da yazımızın içindeki tespitlerimizle göstermeyi deneyeceğiz. İncil’den aktardığı ayetleri bağlamı dışına taşırmasının sebebi de zannederiz onun İncili Kilise uygulamaları bağlamında değerlendirmeye çalışmasıdır.
A-Kilise Nietzsche Ve İncil
Nietzche’nin Kilise ve İncil hakkındaki görüşlerini şu şekilde ele almamız mümkündür.
1-Ruhbanlık ve Dinsel Bozulma
Dünyayı yadsıma hareketi olarak bilinen Ruhbanlık dünyevi lezzetlerden el çekmeyi bir olgunlaşma ve bir insanlaşma süreci olarak görmektedir. Varlık zincirinde en üst katta Tanrı bulunur ve sırasıyla melekler, peygamber, insan, hayvan, bitki vesaire diye sıralanır. İnsan maddeden ne kadar koparsa Tanrıya o kadar yaklaşır. Ruhbanlık bu anlayışla dünyadan ve dünyevi zevklerden uzaklaşmayı öngörmüş ve insanları bu yöne yönlendirmiştir. Oysa Nietzsche Hoş ve Hazzı frenleyen her şey insanı küçültür diyor.[2] Bu yüzden ahlak insanı yozlaştırmaktadır.[3] Bunun çaresi ise içgüdülerin özgürce geliştirilmesidir.[4] Ona göre eğer içgüdüler frenlenirse insan insan olmaktan çıkar. Bu yüzden Hıristiyan ahlakı insanı yozlaştırmış, hastalandırmış ve gelişimini frenlemiştir. Hıristiyan ahlakı bir güçsüzleştirme, zavallılaştırma ve bir yozlaştırma hareketidir. Hıristiyanlık bu amaç için bir çok şeyi çarpıtmıştır(dejenerasyon).
2- Dinlerin Bozulması Bağlamında Nietzsche ve Hıristiyanlık
Nietzschenin sözlerinden çoğu kere onun bir dinsel dejenerasyondan söz ettiğini çıkarmamız mümkün. Ancak onun bu dejenerasyondan yola çıkarak bütün bir değer sistemini silip atma gibi bir duruşa sahip olduğu da görmekteyiz. Sanırız bu durum Nietzscheyi değerlendirmede güçlük yaşanmasının en önemli sebebidir Albert Camus’un Nietzsche yorumu ile Jaspers[5] ya da daha başkalarının yorumları arasındaki farklılık bizce Nietzsche’nin yukarıda belirttiğimiz bu ele avuca sığmaz yaklaşımlarından kaynaklanmaktadır. Albert Camus onu bir yoksayıcı olarak değerlendirirken, Jaspers sadece Hıristiyanlık eleştiricisi olarak ele almıştır.[6]
Bozulma (dejenerasyon) bir asl varsa sözkonusudur. Asıl ve Öz yoksa bozulmadan sözedemeyiz. Ayrıca bozulmadan sözediyorsak bu asıl olanın temiz ve saf olduğu anlamına da gelecektir. Bu açıdan bakıldığında Nietzsche’nin “Kutsal kitabın aslı vardı da bozuldu” şeklinde bir “bozulma” anlayışına sahip olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü ona göre asıl olan şey doğal durumdur.
Nietzsche’nin aslında çarpıtma dediği şey ne dinin orijinalinin bozulması ne de yorumlarının bozulmasıdır. Onun çarpıtma dediği şey belli bir zümrenin insanlar üzerinde tahakküm kurmak için ürettikleri kimi asılsız kavramlardır. Bu zümre kimi asılsız kavramlar üreterek insanın yaşama istencini ve güçlenmesini engellemektedir. Bu kavramlar Tanrı, günah, kutsal, merhamet vesaire gibi kavramlardır. Ancak bunları söyleyen Nietzsche sahte bir dindarlıktan da bahsetmektedir.
“Duyulara karşı en etkili zehir güçsüzlerden gelmemiş, kendini dine adayanlardan gelmemiş, tersine keşiş olamamış, ancak keşiş olabilmek için bu kılığa girmiş görünenlerden gelmiştir.[7] Bu cümlelerden Nietzsche’nin sorununun sahte bir dindarlık ile olduğu şeklinde anlaşılabilir. Ancak hem sahte dindarlıktan bahsetmek hem de tutkuların alabildiğine geliştirilmesini istemek bir çelişki değil midir? Nietzsche’nin bakış açısı ile meseleye bakıldığında bu bir çelişki değildir. Çünkü Nietzsche bilenen bütün kavramlara yeni anlamlar yüklemektedir. Onun kastettiği dindarlık doğaya uygun ve yaşam kurallarına uygun bir dindarlıktır. Doğaya aykırı her türlü dinsel yönelim ona göre insanlıktan sapmadır. Bu insanlıktan sapma çeşitli şekillerde kendini göstermiştir. Nietzsche öncelikle Tanrı ve ahlak kavramlarının çarpıtıldığını söylemektedir.[8] O sürekli bir biçimde Hıristiyanlığın içgüdülerle savaşından bahsetmektedir.[9] Sokrates ve izinde gidenlerin de işin içine dahil etmekte ve onların da akıl adına insanın içgüdülerine savaş açtıklarını vurgulamaktadır. Ona göre “yaşam öne alındığı müddetçe mutluluk ve içgüdü birdir”[10]
“Tutkuların kökünü sökmek, yaşamın kökünü sökmek demektir”[11]
Nietzsche’ye göre insan doğasını asla sınırlamamalı ve bastırmamalıdır. Bu yaklaşımlarının Kilisenin insanın tutkularına yönelik baskıcı yaklaşımlarına tepki olarak değerlendirilebilir. Ancak burada Nietzsche meseleyi bütünüyle içgüdüsel bastırma olarak alıp, bütün sınırlama hareketlerini toptan reddetmeye varmayarak insan doğasını inceleme noktasında daha titiz olsaydı sağlıklı sonuçlara varması kolay olurdu. Nietzsche’nin bunları söyledikten sonra tutup Budizm ve İslam’ı Hıristiyanlık karşısında övmesini şu şekilde değerlendirebiliriz. O, Budizm ve İslam’da insanın doğal yanına dönük daha esnek bir tutum görmektedir. Değilse Nietzsche’nin ahlak konusundaki eleştirileri büyük tektanrıcı dinlerden felsefi öğretilere kadar hepsini kapsamaktadır. “Böyle Buyurdu Zerdüşt” te de aslında Zerdüşt değil kendisi konuşmaktadır.
Onun güçsüzlerin yok edilmesi şeklindeki anlayışı göz önüne alındığında bunun salt bir Hıristiyanlık eleştirisi değil toptan bir ahlak eleştirisi olduğunu anlayabiliriz. Nietzsche’nin bütün bir Hıristiyan ahlakının kökeninde Yahudi anlayışının bulunduğunu da iddia etmesi bunu ortaya koyan en önemli hususlardan biridir.
Nietzsche ye göre Ahlak gücünü yaşamdan almalıdır. Yaşam yapılacak ve yapılmayacakları zaten bünyesinde barındırmaktadır.[12] Nietzsche’nin yaşama egemen kurallar dediği şey tabiat yasalarıdır. Bu noktada ahlak bu yasaların çiğnenmesi anlamına gelmektedir. Doğada güçlü olan ayakta kalır şeklinde bir yasa bulunmaktadır Oysa ahlak öğretileri güçsüzü korumayı emretmektedir. Bu noktada ahlaki olan doğaya ters ve aykırı bur durumdur. Güçsüzü koruma önerisi yaşamı yozlaştırmakta ve insanı güçsüzleştirmektedir. Ötekini düşünme tavrı insanı hastalandırmaktadır. “Bütünde acıma duygusu, evrimi köstekler ki bu, doğal seçilim yasasıdır. Yok olmak için olgunlaşanı korur, yaşamda kalıtımla iletilmemiş ve mahkum edilmiş olanı savunur; yaşamda tuttuğu tüm bozuk yapıların bolluğuyla yaşama kasvetli ve sorgulanacak bir görünüm verir.”[13] Bu yüzden “Zayıf ve hasta yapılı olanlar yok olmalılar; önce insan sevgimizin ilk kuralı olarak. Ve onlara bu konuda yardım edilmeli..”[14]
Nietzsche merhameti doğal bir yan taşımadığı için eleştirmektedir. Ancak bir kamburun kamburunu almanın, ya da bir körün gözlerini iyi etmenin, bir topalın ayaklarını iyileştirmenin onlara fayda değil zarar getireceğini vurgulamaktadır. Kamburdan kamburunu almak ruhunu almaktır demektedir. Çünkü (anladığıma göre) Kambur kamburluğu ile bir kişilik kazanmıştır. Bu yüzden kamburunu almak kamburu olmayan bir kambur kişiliği ile onu piyasa salmak ne derece kurtarıştır; ya da bu kurtarış sayılır mı? Körün gözü açıldığında birçok çirkin şey görecek ve kendisini iyileştirene lanet edecektir belki de. Bir topal ayağı iyileştiğinde ömürboyu arzulayıp yapamadığı bir çok kötü şeyleri yapacaktır ve bu yüzden kendisini iyi yapana lanet edecektir belki de.[15] Bütün bu yaklaşımlarından Nietzsche’nin İsa Peygamberin sakatları ve hastaları iyi etmesi tarzındaki mucizelerine göndereme yaptığını düşünmekteyiz..
Bu yaklaşımlarından anlıyoruz ki Nietzsche sakatlık ve hastalıkların doğal bir durum olduğunu ve insanların bunları iyi etme yolundaki çabalarının doğal duruma aykırı olduğunu vurgulamak istemektedir. Doğa bir şeyi gerçekleştirmişse o iyidir ve iyi olan doğanın düzeni için gereklidir. Merhamet bu doğal düzene müdahale etmek olacağından kötü’dür.
Nietzcheye göre Tabiatta güçsüzler üç şekilde ortaya çıkmaktadır. Bunlar çocuk, yaşlı ve hasta. Üçü de güçsüzlüğün göstergesi. Bunların üçünü de doğal anlamda güçsüzlük kategorisinde değerlendirirsek Nietzsche’nin doğal ahlak yasasını sadece çocuklara uygulayabiliriz. Çünkü tabiatta doğal olarak anneler çocuklarını içgüdüsel olarak korumak durumundadırlar.[16] Fakat hastalık ve yaşlılık için aynı şeyi söyleyemeyiz. Yaşlılık doğaldır ancak onlara merhamet etmek doğal değildir. Çünkü tabiatta yaşlı ve hastanın korunması gibi bir ilke bulunmamakta aksine bunların doğal ayıklanma yoluyla temizlenmesi gerektiği gibi bir ilke bulunmaktadır.
Bu yaklaşımlarla ne adaletten ne zulümden ne insan ve haklarından sözetmenin anlamı kalmamaktadır. Çünkü Nietzsche’ye göre insan bu kavramların ötesine taşmalı onları aşmalıdır. Güçsüzse yok olmalı ve güçlüler ayakta kalmalıdır.
Güçlüye düşman olan Kilise insanları güçsüzleştirmek için birçok şeyi dejenere etmiştir. Bunların başında Tanrı gelmektedir. Burada Tanrı kavramı dejenere edildi derken Nietzsche Kilisenin tanrısından sözetmektedir. kendi Tanrısından değil.. Çünkü O Tanrı kavramının Kilise eliyle kurgulandığını anlatmak istemektedir. Nietzsche bu Tanrıyı istememektedir. Ama hangi Tanrıyı istediğini de söylememektedir. Bunu değerlendirelim.
a-Bir güçsüzleştirme aracı olarak Tanrı
Nietzcheye göre Tanrı insanın ürünüdür; hem de çirkin insanın. Ve onu öldürecek olan da o insandır. Bir çirkinliğin ürünüdür Tanrı ve bir çok çirkinlik görecektir yaşadıkça. Buna tahammül edemeyen çirkin insan Tanrı gibi bir şahidin yaşamasına izin vermeyecektir.[17] Ölen ahlakın Tanrısıdır; metafiziğin Tanrısıdır. Bu Tanrı insana ve yaşama karşı düşman bir varlıktır.
Yaşamın kısırlaştırılması ve yaşama karşı düşmanca tutumun temelinde Tanrı kavramı bulunmaktadır. Bu Tanrı doğaya karşı üretilmiş ve yaşamı sona erdirmek için kurgulanmıştır. Özellikle “Tanrı devletinin başladığı yerde yaşam sona ermiştir.”[18]
Nietzsche Tanrı kavramının yozlaşmasını dile getirerek bir tür dejenerasyona vurgu yapmaktadır. Burada Tanrının Put’a evirilişine dikkat çekmektedir.[19] Nietzsche’nin Budizm’i övmesi de aslında Hıristiyani bir yozlaşmadan bunalışın bir ifadesi olarak anlaşılmalıdır.[20] Nietzsche Budizm’deki kimi ahlaki yönelimleri övmüş ve olumlamıştır.[21] Hıristiyanlığı Budizm’le kıyaslaması onun Dinden anladığını çözümlemede bize katkı sunacak önemli bir husustur. O Hıristiyanlığı çileci, baskıcı, içgüdülerin bastırılması noktasında acımazsız, dünyadan el etek çekmeyi yücelten, dış dünyaya kapalı, fiziksel olarak kirli olmayı benimseyen[22] bir din olarak tanımlayarak Budizm’de bunların olmadığını vurgulamaktadır. . Ona göre Hıristiyanlığın insanları ehlileştirme çabası insanları zayıflatmıştır. Bu da uygarlığı yok sayma anlamına gelmektedir. Budizm ise insanları fiziksel güçlenmeye neşe ve huzura götürmektedir.[23] Acı çekmeyi marifet ve onur sayan Hıristiyanlık bir barbar için bunun onurlu bir şey olmadığın gözden uzak tutmaktadır. Ona göre “Kendine ve başkalarına karşı bir tür zalimlik, farklı düşüncelerden nefret etmek, zulüm isteği Hıristiyanlıktır”[24] Nietzsche Hıristiyanlığın dünyadan el etek çekme düşüncesi ile insanlara karamsar bir bakışaçısı verdiğini vurgulamıştır Dünyevi olandan, doğal olandan kaçış Hıristiyanlığı doğadışı bir olumsuzluğa vardırmıştır. Bu yüzden Hıristiyanlık “Şehvet kötüdür ve doğum yapmak zor olduğu için, acı verdiği için kötüdür” demiştir. Nietzsche’ye göre bu yönelimlerin sebebi güçsüzlüktür. Bunlar da insanı hayattan uzaklaştıran hayata aykırı kılan yaklaşımlardır.[25]
Bizim buradan çıkaracağımız sonuç Onun dünyevi, insana haz ve neşe veren, hoşgörülü, dış dünyadan el çekmeyi önermeyen, içgüdüleri bastırma dayatması olmayan bir din arzuladığıdır.[26] Bu noktada Nietzsche’nin temel yönelimi makul bulunabilir elbette. Ancak buradan yola çıkarak vardığı sonuçlar çok temel tartışmaları gerektiren hususlardır.
Nietzche’ye göre insanı güçsüzleştirme yöneliminin bir ürünü olarak Hıristiyanlık eliyle kavramlar çarpıtılmıştır.
b-Kavramların Çarpıtılması
Nietzscheye göre İnanç, umut, merhamet gibi kavramlar Hıristiyan kurnazlığının kavramlarıdır.[27] İyi, kötü, doğru yanlış kavramları dünyayı yadsıyan ve insanı hasta yapan kavramlardır.[28] Hıristiyanlık bütün bunları Yahudilikten miras almıştır. Çünkü Yahudiler bütün bir iç ve dış dünyayı kökten sahteleştirmişlerdir.[29] Önceleri adaletin Tanrısı olan Yehova süreç içerisinde insanın içgüdüsel eylemlerini ayıp ve kötü sayan bir süreci ceza ve ödül kavramları altında mahkûm etmiştir. İnsanı doğal olmayan yönlere sürüklemiştir. Önceleri Tanrı talep eden iken, daha sonra yardım eden araçları düzenleyen cesaret ve kendine güvenin her mutlu esinlemesinin anlatılmasında kullanılan kelime olan Tanrının yerini almıştır.”Ahlak artık bir ulusun yaşadığı ve geliştiği koşulların ifadesi ulusun yaşamını sürdürmesi için gereken derin içgüdüleri olmadı; soyutlaştı.[30] Yaşamın antitezi oldu. Düş gücünün olgulara kötü bakış biçiminde temelde yozlaşmasının ahlakı..Aslında bu aslen Yahudi olan Hıristiyan ahlakıydı. Hıristiyan daha özgür düşünceli bir Yahudi’den başka bir şey değildi.[31]
Burada Nietzsche kavramların süreç içerisinde anlamlarından uzaklaştırıldığını anlatmak istemektedir. Ona göre günah kavramı da bir kaldıraç hüviyetine büründürülmüştür. İsa Kiliseye başkaldırmıştır.[32] Ve suçu nedeniyle öldürülmüştür. İsa’nın başkaldırdığı Kilise Nietzsche ye göre Yahudi Kilisesidir. Fakat bu hareket daha sonra herkesin günahını yüklemek için öldürüldü anlamında ele alınmış ve İsa’nın başkaldırışı gölgelenmiş; amacından uzak anlamlar yüklenerek anlamını yitirmiştir. Günah anlayışı çarpıtılmış bu da insanın gelişimine engel olmuştur.[33]
Ayrıca inancı da çarpıtmıştır Hıristiyanlık.
c-İnancın çarpıtılması
Hristiyanlık Öteyi (ahireti) va’d eden ancak dünyevi mutluluğu yadsıyan bir iman kavramı geliştirmiştir.[34] Oysa Nietzcheye göre mutluluk yalan ile olur. Hep gerçeklerden bahsetmek insana mutsuzluk getirir. Bu yüzden Kilise hastalıklı insan üretir.[35] Toplum dışına itilmiş ve deliliği Tanrının bir onuru olarak niteleyerek deliliği öven bir din durumuna düşmüş olması bunun göstergesidir.[36]
Az yemeyi önererek insanların sağlıklı olmalarını engellemiştir.[37] Bu noktada Hıristiyanlık zihni de zayıflatmıştır.[38]
Kutsal için ölümün anlamsızlığını dile getiren kilise bu anlayışla insanın fanatik olmasının zeminini hazırlamıştır.[39] Çünkü Nietzscheye göre inanç kişiyi kendisine yabancılaştırır onu fanatik yapar. Aristoteles’in ilkeye dayalı kötülük daha acımasızdır[40] şeklinde bir tespitini burada hatırlamakta fayda var. Bu Nietzsche’nin altını çizmeye çalıştığı şey ile örtüşmektedir. Tarih içinde bir çok katliam belli bir ilkeye dayalı olarak gerçekleştirilmiştir. Ancak Nietzsche kötüden farklı şeyler anlıyor. Ona göre merhamet kötüdür. Güçsüzleri öldürmek yaşama olan saygıdan dolayı iyidir ve gereklidir. Aslında bu da bir tür fanatizm değil midir? Kilise Tanrı adına Nietzsche ise üstün insan adına öneriyor aynı şeyi. Aslında sonuçta her ikisi de bir ilke den yola çıkarak fanatizme varan iki uç yaklaşım olmaktan öte anlam ifade etmiyorlar. Bunu ileride değerlendireceğiz
Nietzsche sadece Hıristiyanlık bağlamında ele almıyor meseleyi bütün dinsel ve felsefi geleneği aynı kefeye koyarak hepsini yalancılıkla suçluyor.[41]
Ancak daha sonra Papazları eleştirirken “doğa onları (papazları) yaratırken unutkan davranmıştır,onları en az sayıdaki saygı duyulacak onurlu temiz içgüdülerle donatmayı unutmuştur”[42] Bu ifadelerde “içgüdünün temiz ve onurlusu nasıl olur?” sorusunu bir yana bırakırsak -ki o meseleyi ileride ele almayı deneyeceğiz- temiz ve onurlu içgüdüler varsa bunlar herhalde insana verilen değer olacaktır. Çünkü devam eden ifadelerinde Müslümanlığın insana verdiği değer sebebiyle Hıristiyanlığı küçümsemekte haklı olduğunu vurguluyor.[43] Hıristiyanlığın Endülüs medeniyetinin önünde secde etmek yerine onu yok ederek insanlığı (özellikle Batı insanı) bu medeniyetin soylu ve insanca yanından mahrum eteğini söylüyor.[44] Haydutluğu ve korsanlığı şiddetle eleştirerek Kilise adamlarının zengin olan Doğudan ganimet istediklerini ve bu anlayışla Dini kullandıklarını vurguluyor..[45] Bu yüzden tüm değerlerin yeniden yapılandırılması gerektiğinin altını çiziyor.
Nietzche Kilisenin Kurtarıcının kişiliğini de çarpıttığını söylemektedir.
d-Kurtarıcının (İsa)çarpıtılması /Hıristiyanlık ve İsa
Nietzcheye göre İsa’ya bağlılıklarını söyleyenlerin sığ bakışı İsa’nın kişiliğini de çarpıtmıştır Siyasi ve hegemonik nedenler de buna katkı sağlamıştır.[46] Gerçekte tek Hıristiyan vardır O da çarmıhta ölendir diyor.[47]
e-Kutsal Kitabın Çarpıtılması
Nietzsche Yeni Ahit’i okuduğunu söylüyor.[48] Fakat okumak ifadesi hele kutsal kitaplar sözkonusu olunca çok da anlamlı bir ifade gibi görünmüyor. Kutsal kitabın akılla değil yürekle okunması gerektiğini öğütleyen bir kitabı rasyonel aklın ışığında okumanın bu anlamda bir okuma olarak değerlendirilemeyeceği açıktır. Kilise doktrini açısından ele alındığında Nietzsche’nin Kutsal kitabı okuması zaten mümkün değildir.
O özellikle Ferisileri eleştiriyor ve Ferisici bir din anlayışını yerden yere vuruyor. Ancak aynı şeyi Yeni Ahit de yapıyor. Yeni Ahit de Ferisileri şiddetle eleştiriyor.[49] Bu noktada Nietzsche’nin İncil’i nasıl okuduğunu anlamakta güçlük çekiyoruz.
Nietzsche ayrıca Amphitryon Öyküsü[50] ve gebeliğin kutsallığı arasındaki çelişkiden sözediyor.[51] Tevrat’ın Tekvin bölümünde insanların evlenip çoğalmaları bir gereklilik olarak anlatılırken, bekarlığın kilise tarafından övülmesinin bir tür çelişki doğurduğunu belirtiyor..
Kötüyü sevmenin temelinde hep bir güçsüzlük talebi olduğunun altını çizerek Kilise’nin bu güçsüzlük talebini daha sonra kendine menfaat sağlayacak mekanizmalara dönüştürdüğünü söylüyor. İsa kendine haksızlık edenleri bile bağışlamışken Kilisenin bütün bir menfaat istenciyle Kutsal kitabın antitezi olarak ortaya çıktığını belirtiyor.[52]
Bu konuda İncilden kimi ayetler getirmeyi ihmal etmiyor.[53] Bu ayetleri ileride değerlendireceğiz.
Bununla aslında Kilisenin kendi içindeki çelişkilerini ortaya koymayı deniyor. Yani toptan bir Kilise eleştirisinde İncili de yer yer kullanmaya çalışıyor.
Daha önce Nietzsche’nin Kilisenin kitap, kurtarıcı gibi kavramları çarpıttığı yolundaki yaklaşımlarını dinlerin bozulması bağlamında ele almıştık. Şimdi Nietzche’nin Kilisenin kendi içindeki çelişkilerini ortaya koymaya çalışmasını noktasındaki yaklaşımlarına eğilelim.
3-Kilisenin Çelişkileri
Nietzcheye göre Kilise kendi içinde birçok çelişkileri barındırmaktadır. Bunların başında yargı doktrini gelmektedir.
a-Yargı Doktrini
Hıristiyanlığın sürekli bir biçimde başkasını yargılamayı menettiğini söylemesine rağmen insanları yargılamasını bir tutarsızlık olarak nitelendiriyor.[54]
Nietzsche İncil’den alıntılar yaparak, “yargı kötüyse Tanrı neden yargılıyor” diye soruyor.[55]
Yargı gününü reddeden Nietzsche bu düşüncenin insanı sürüleştirdiğini iddia ediyor.
b-Ruhların eşitliği yalanı
Nietzsche’ye göre Ruhların eşitliği yalanıyla Kilise çoğunluğun hakları gibi bir anlayışa vardı. Herkes için eşit haklar doktrinin bir zehir olduğunu söylüyor. Bu anlayışın soylu insana yer vermeyerek insanlık için her yükselme hamlesini öldürdüğünü söylüyor. [56]
c-Riya
Nietzsche Kilisenin öne çıkardığı tevazuunun bilinçli bir kendini beğenmişlikten kaynaklandığını vurguluyor.[57]
d-Kadın konusu
Kadın konusunda genel Hıristiyanî anlayışı reddediyor.[58] Nietzsche Kilisenin/papazın Erkek kadın ve genelde insanlararası savaşı istediğini vurguluyor.
Bütün bunları belirttikten sonra Nietzsche’nin yaklaşımlarını değerlendirebiliriz. Bu değerlendirmede doğal olan ile ahlaki olan arasındaki farkı vermeyi deneyeceğimiz gibi insanlığın tarih içerisinde tabu, yasak ve ahlaki buyruk olarak öne çıkardığı unsurların anlamını irdeleyeceğiz.
1-Nietzsche ve Yadsıma
A.Camus Nietzscheyi bir yadsıyıcı olarak değerlendiriyor. O süregelen temel anlayışların yanlışlığına ve yozluğuna vurgu yaparak toptan reddeden bir yaklaşımın sahibi olarak öne çıkıyor.
Onun çıkış noktası açısından haklı olduğu yerler bulunmakla birlikte, F.Bacon’un bu tarz yaklaşımlar karşısında ortaya koyduğu tespit dikkate değerdir “Eskiden yerleşmiş boş inançlardan elden geldiğince kaçmayı en doğru yol sayan kimseler, kaçma konusunda bir kör inanca saplanmış olurlar. Dolayısıyla boş inançtan kaçarken kötü bir müshil almışçasına iyi şeylerin de halk devrimlerinde çoğunlukla görüldüğü üzere kötü şeylerle birlikte sürüklenip gitmemesine dikkat etmek gerekir”[59] Nietzsche’nin din ve kutsal karşısındaki durumu bu ifadelerin anlattığı durum ile örtüşmektedir bize göre. O kimi kere bütün ahlaki değerleri aynı kefeye koyarak yok sayarken Kimi kere Budizm ve İslam’ı Hıristiyanlık karşısında övmekte ve bu da onun din ve Tanrı karşıtlığının net olarak ortaya konulmasını güçleştirmektedir.
Nietzsche’nin insanın doğası ve ahlaki buyruk arasındaki ilişkiyi, insan-insan, insan ve doğa ilişkisi konusundaki yaklaşımlarını belli başlıklar altında şu şekilde değerlendirebiliriz.
B:unu yaparken ilk önce insanın doğası meselesinin irdelenmesi gerekmektedir.
2-Doğanın İnsanı Ve İnsanın Doğası
İnsanın bir doğası olduğunu kabul ettiğimizde ancak ahlaki tavrı anlamlandırmamız mümkün olabilecektir. Şimdi şu soru çerçevesinde meseleye eğilelim.
İnsanın doğası nedir ve ahlaki doğa bu doğanın neresindedir?
Bugüne kadar gelen insani gelenek içinde ahlaki olarak nitelendirilen her eylem aslında insanın hayvandan ayrı boyutunu ortaya koyan eylemlerdir. Yani biz insan dediğimizde zoolojik bir özden değil, ahlaki bir özden bahsetmiş olmaktayız. “İnsan” kavramı biyolojik varlığa işaret eden bir kavram değil, moral; ahlaki varlığa işaret eden bir kavram olarak anlaşılmaktadır daha çok. Bu çerçevede insanın hayvana benzeyen tarafına hayvani doğa, ahlaki tarafına insani doğa demekte bir sakınca görmemekteyiz. Bu iki doğanın varlığını ortaya koyan veri insandaki içsel çatışmanın varlığıdır. Yeme içme uyuma, cinsellik gibi özellikler insanın hayvanla ortak yönünü gösterirken; paylaşmak, ahde vefa, adalet peşinde koşmak, sorumluluk gibi değerler insanın hayvandan farklı yönünü göstermektedir.
Evrende iki realite bulunmaktadır; zorunluluk ve özgürlük. Bu noktada hayvanlar ve diğer canlılar zorunluluğun dışına çıkamazlar ama insan bir yönüyle zorunluluğa bağlı iken bir yönüyle özgürdür. İnsanın özgürlüğü ahlaki eylemlerde kendi gösterir. Ahlak özgürlükte aranır; zorunlulukta değil. Zorunluluk noktasında hayvanla insan arasında fark bulunmamaktadır.
O zaman insanın insani boyutu ahlaki boyutunda kendini ortaya koymaktadır diyebiliriz. Ahlaki boyutu yadsımak demek aslında insanı yadsımak anlamına gelecektir. Bu durumda insanın doğasından değil doğanın insanından bahsetmemiz gerekecektir. Örnek olarak Cinselliği ele alabiliriz. Cinsellik canlılara yaşamı devam ettirmek anlamında verilmişse bu noktada hem insan hem de hayvan aynı çerçevede hareket etmek durumundadır. Her iki varlık da -insan ve hayvan- içgüdüsel anlamda yaşamlarını devam ettirmeye programlanmışlardır. Ancak hayvanda değil, insanda seçme yeteneği bulunmaktadır. Bu yüzden sadece insan, doğasından sapma gibi bir özgürlüğe sahiptir. Ancak insanı insan yapan değerler bütün insanlarda ortak olarak bulunmaktadır. Peki, insan ile hayvan arasındaki farklar nelerdir? İnsan hayvan türlerinden bir tür ise ahlaki boyut hangi anlama gelecektir. Ahlaki tavrın hayvani kökeni var mıdır?
İnsanı bir doğa varlığı olarak görenler insanın çevresel şartlar/dış koşullar tarafından belirlendiğini varsaymaktadırlar. Peki, acaba nedir bu dış koşullar?
İnsandaki doğal yetiler haz ve acı temelinde ortaya çıkan yetilerdir. Yeme içme uyuma cinsellik gibi fizyolojik boyutu olduğu gibi sevme, sevilme, öfkelenme gibi daha farklı boyutları olan yetilerimiz de vardır.
Şimdi bu güdülerimizin bizim ahlaki yargılarımızı belirleyip belirleyemeyeceğini tartışmamız gerekmektedir. Örneğin açlığın insanı huzursuz ve saldırgan yaptığını söyleyebiliriz ama açlığın insanı sömürücü ve zalim yaptığını söyleyebilir miyiz? İnsanı bir doğa varlığı olarak görenler bütün bu yetilerin insanın ahlaki yargılarını belirlediği gibi bir iddiayı savunmaktadırlar.
İnsanın fizyolojik ihtiyaçları insanın eylemlerini belirleyen yegâne faktör olabilir mi? İnsanın ürettiği bütün unsurların insanın fizyolojik ihtiyaçlarından kaynaklandığını söyleyebilir miyiz? O zaman insanın fizyolojik ihtiyaçlarını belirleyen ilkenin ne olduğu noktasında ne söyleyeceğiz. Yani acıkma, susama oksijen alıp karbondioksit verme gibi temel özelliklerimizi nereden almaktayız? Bu sorular subjektif inanç ile cevaplanan meselelere olarak kalacaktır. Örneğin John Locke bu yetilerin bilgi kapsamında olmadığını tamamen Tanrısal inayet ile ortaya konulacağını vurgulamaktadır.[60]
Kaldı ki salt fizyolojik özellikler insan denen varlığı betimlemede yeterli özellikler olabilir mi? O zaman hayvan türlerinden bir tür olma gibi bir durumla karşılaşırız ki. İnsanlık kavramı içerisine sokabileceğimiz fedakârlık, adalet, ahde vefa, sözünde durma, güçsüzü koruma gibi tamamen hayvana yabancı kavramların anlamlı olması mümkün görünmeyecektir. Şimdi buna daha yakından eğilelim.
3-Hangi Yönümüz İnsan Yönümüzdür?
Doğal yönümüz mü ahlaki yönümüz mü? Biz hangisindeyiz? Geleneksel öğretiler insanı daima bir ahlak varlığı olarak tanımlamışlardır. Onlar insan derken ontolojik anlamda bir türden değil ahlaki ve manevi bir varlıktan söz etmektedirler. Bu bağlamda insanın bir doğası olduğunu ve insanda hayvani ve ahlaki iki boyut bulunduğunu kabul etmektedirler. Evrimci materyalist yaklaşıma göre ise insanın bir doğası bulunmamaktadır. İnsan canlı türlerinden bir türdür. Bu bağlamda insanın hayvandan farklı ve üstün bir tarafı yoktur. Eğer üstün tarafları varsa o da süreçsel bir gelişim ile yani süreç içinde dışsal dünyayı kontrol etme yeteneğini geliştirerek bu konuma gelmiştir. Bu çerçevede zaman insanın gelişimin sağlayan ve insanın değerlerini belirleyen başat bir değer olarak kabul edilmiştir. Bu anlayıştan yola çıkıldığında ahlaki tutumların da insanın gelişimine paralel olarak gelişip değişebileceği anlayışı da kabul edilmiş olmaktadır. Bu anlayış akıl bilim ve ilerleme olarak öne çıkan aydınlanmacı paradigmanın temel anlayışına yaslanmaktadır. Eski, geri ve kötü, yeni ileri ve iyidir şeklinde formüle edilecek bir anlayışın uzantısıdır. Bu yaklaşım insanın sadece fiziksel yapısını deney ve gözleme dayalı verilerle esas almakta ve ona ait olan manevi ve ahlaki boyutu yadsımaktadır.
İnsanın doğası ve ahlaki yön arasındaki ilişkiyi; insanda ahlaki boyutun varlığını insandaki içsel çatışma ile temellendirmemiz mümkündür.
4-İnsanda İçsel Çatışma
Biz genelde insanın doğal boyutuna ilişkin davranışlarını değil de ahlaki davranışlarını överiz. Doğal davranışlarımızdan dolayı kendimizi kınamayız da ahlaki davranışlarımızdan dolayı kendimizi kınarız.. Bunun sebebi nedir? Neden ben, yemek yiyen bir insanı değil de yemeğini paylaşan bir insanı övüyorum? Neden açlık çeken insanları gördüğümde kendi tokluğumdan dolayı kendimi kınıyorum? Bu ikilem benim yapımda sürekli var oluyor ve ben sürekli bir çatışma yaşıyorum. Bu çatışmayı sosyal şartların etkisine de bağlayabiliriz. Ancak insanlığın bilinen tarihinde erdem olarak nitelenen davranışlar özünde değişmeden gelmiştir. Ama birbirine karıştırılan bir hususun da altını çizmekte yarar bulunmaktadır.
Şimdi konuya tekrar dönersek eğer ben yeme, içme uyuma, cinsellik gibi güdülerimi değil de paylaşma, fedakârlık, kendime egemen olma gibi tavırları övüyorsam işte ben oradayım o boyuttayım. Birinci boyutta hayvanlardan farkım bulunmazken ikinci boyutta insan olarak kendim ortaya çıkmaktayım. Üstün gördüğüm ve ulaşmak istediğim boyut kendim diyebileceğim boyuttur ve ben kendimi ancak bu boyutta gerçekleştirebilirim. Beni diğer canlılardan farklı kılan ve kendim yapan şey neyse ben oradayım. İşte insan dediğimizde bir farklılıktan sözediyorsak bu farklılık benim içsel çatışmalarımın işaret ettiği ve gösterdiği ahlaki benimin farklılığıdır. Bunu bütün bir insanlık tarihinin ürettiği değerleri hesaba katarak söylemekteyiz elbette.
Ancak insan eğer kendimiz olarak bizi farklı kılan bu boyutu yok sayarsa o zaman Ona kendini unutmuş; kendinden uzaklaşmış, kendini kimi arızi sebeplerle gerçekleştirememiş bir varlık deriz. Sanırım özellikle varoluşçu düşünürlerin altını çizmek istedikleri konu buydu. Yani insanın kendini yitirmesi ve kendinden uzaklaşması.
Bu açıdan bakıldığında insanı kendinden aşağı varlıklarla bir tutan her türlü yaklaşım biçimi gayr-ı insani olarak nitelendirilebilir.
5-Tabu Ve Ahlaki Buyruk
Tabu, yasak demektir dokunulmaz olan demektir. İlkel insandan günümüze kadar insanlık sürekli tabularla yasaklarla kuşatılmış bulunmaktadır. E.Cassirerin tespitine[61] göre tabular insanlığın ilerlemesi ve gelişmesini sağlayan en önemli olgudur. Tabular olmasaydı hayat kaos içerisinde kalırdı. İnsan yasak ya da haram sınırları ile bir diğerinin yaşama alanını korumuş, güçsüzün güçlüye karşı korunması tabu’lar sayesinde mümkün olmuştur. Ayrıca doğanın da insan karşısında korunması tabu’lar aracılığı ile sağlanmıştır. Bu konuda birçok örnek verilebilir.
Örneğin eski Arap toplumlarında savaşta öldürülen düşman askerinin kulağı, burnu ağzı kesilir gözleri oyulurdu. Hatta savaşçı düşmanın kesik kulaklarını boynuna asar bu kulak ve organlar ne kadar çok olursa o kadar çok kahraman olduğu anlayışını oluşturmaya çalışırdı. Müslümanların peygamberi Hz.Muhammed bu âdeti ortadan kaldırmış ve buna yasak getirmiştir.[62]
Ancak zaman içerisinde tabuların alanı genişletilebilmiştir. Bu durum ise insanı değerden düşüren kimi uygulamalara kapı açmıştır. Bizim burada kastımız tabu’nun ruhuna, onu ortaya çıkaran iradeye dikkat çekmektir. Zaten büyük tektanrıcı dinlerle birlikte tabular ahlaki buyruklara yerini bırakmıştır. Tabu ile ahlaki buyruk arasındaki fark Tabu’nun salt çekinme ve kaçınma ile ilgili yasakları içermesi iken, ahlaki buyruklar salt kötüden kaçınmayı değil aynı zamanda iyiyi yapmayı da istemesidir. Yani sadece kötüden kaçmak değil(tabu) iyiyi yapmak da gerekmektedir(ahlak).
Bergson’un belirttiği gibi Tabular insan Zekasının yıkıcılığına karşı insanın kendisini korumaya alması, kendi yok oluşunun önüne geçme çabasının sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Diğer canlılar bu anlamda mekanik olarak doğa ile uyum içinde yaşamakta ve doğanın uyumunu bozmamaktadırlar. Kuş kuş gibi davranmakta kedi kedi gibi davranmaktadır. Oysa insan insan gibi değil başka varlıklar gibi de davranabilmektedir. Elinde olanla yetinmemekte, karnı tok olmasına rağmen yine de başkasının malına el atabilmektedir. Bu sapmalara insan tabu ile tedbir almıştır.
Tabular daha çok kapalı toplumlarda statik halde kalmış, toplum açık bir toplum haline dönüştüğünde ise tabular yerini ahlaki buyruklara bırakmıştır. Büyük tektanrıcı dinlerin en büyük hamlesi tabuların ahlaki buyruklara dönüşmesidir
Bu tedbirler de zekanın ürünüdür denebilir ancak tabulara baktığımızda çoğu kere bize ilk elde faydasız ve mantıksızca gelen yaklaşımlar olduklarını görürüz. Güçlü olduğum halde güçsüzün malına el koymama engel olabilecek kimdir? Veya ben neden el koymayayım güçsüzün malına?
Nietzsche özgür olan insanın kendine sınırlar koymaması gerektiğini söylüyor. Nietzschenin söylediklerinin aksine içgüdülerin sınırsızca kullanılması insanın zarar görmesini ve yıkıma uğramasını getirir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi tabu ya da ahlaki buyruklar insanın tabiatla uyum sağlamak için ortaya koyduğu unsurlardır. Bunları tabiata zıt olarak ve insanı güçsüzleştirmek amacıyla ortaya koyulduğunu söylemek yanlıştır. Tabuların niteliği ayıraca tartışılabilir ancak bunların ortaya çıkış amacı insanı güçsüzleştirmek ve yaşam atılımını engellemek amacıyla ortaya konmadığıdır. Nİetzsche meseleyi sonuçları açısından ele almaktadır. Oysa meseleyi sonuçları açısından ele almak her zaman insanı sağlıksız noktala savurabilmektedir. Elbette tabular yasakla ve ahlaki buyruklar bir yanlışa aracı kılınabilir insanı çürütüp atıl bir duruma getirebilir. İnsanın tabu karşısındaki saygıdeğer duruşu onların bir değer olduğunu gösterir. Değer olmayan bir şey yanlışa aracı da kılınamaz elbette. Ancak değerli olan şeyler yanlışa aracı kılınabilir. Para değerliyse sahtesi olabilir. Tabular yasaklar ve ahlaki buyruklar sonuç itibarıyla insana zarar getirebilir ki birçok değerli şey tarih içinde kötüye alet edilmiş ve insanı yanlış durumlara sürüklemiştir. Bergson tabuyu insan Zekâsının yıkıcılığına karşı insanın ürettiği bir tedbir olarak değerlendiriyor. Çünkü hayvandan ayrı olarak insanda zekâ bulunmaktadır. Hayvan düşünemediği için içgüdüsel hareketleri tabiatla uyumu asla bozamaz. Bu yüzden hayvansal eylemler mekaniktir. Oysa insan özgür bir varlıktır. İnsan zekâsı ile tabiat âlemine aykırı bir duruşun içersinde bulunabilir. Bunun yıkıcılığına karşı insan tabuları; yasakları geliştirmiştir. Tabular ve ahlaki buyruklar içgüdülerin zekânın yıkıcılığı ile yönlendirilmesine karşı düzenlenmiş ve çoğu kere içgüdülere zıt yaklaşımlar olarak öne çıkmıştır.
6-Ahlak İnsanın Yozlaşmış Hali midir?
Nietzche Ahlakı (Hıristiyan ahlakını) insanın yozlaşmış hali olarak görüyor.[63] Özgürlüğü ise içgüdülerin özgürce geliştirilmesi olarak anlıyor.[64] Hoş ve Hazz’ı frenleyen her şey insanı küçültür diyor.[65] Yalnız burada Hıristiyan ruhbanlığının tüm haz karşıtı yaklaşımlarını dikkate almakta fayda bulunmaktadır. “Yasağa ilgi duyulur” anlayışı da bu Hıristiyanî haz düşmanlığına karşı bir tepkisel ifadedir. İnsanın yasak olana karşı ilgi duyduğu iddiası aslında çok da temelli bir iddia değildir. Kimi kere anlamsız dindarlık (ruhbanlık) insan cinselliğinin sapmalara uğramaması açısından yasaklanmaya kadar vardırılmasını getirmiştir.[66] Aslında belki ruhbanlık olmasaydı biz bu tarz meseleleri tartışmak durumunda da kalmayacaktık. Tartışsak bile belki bu bağlamda tartışmayacaktık. İnsanın en temel ihtiyacı olan cinselliğin yasaklanması önemli sapmaları haklı gösterecek bir boyuta getirmiştir insanoğlunu. Özellikle Batıda “insanın yasağa ilgi duyduğu” şeklindeki yaklaşımlar hep buradan kaynaklanmaktadır kanaatindeyiz. Aslında insan yasağa değil doğasına ilgi duymaktadır. İnsanın doğasını yasaklarsanız o elbette bir yolunu bulup doğasının gereğini yerine getirecektir. Doğasına yönelmek, yasağa yönelmek değildir. İnsanda yasak olana yönelmek gibi bir eğilim olduğunu iddia etmek oldukça gülünç bir iddia olarak karşımıza çıkmaktadır.
7- Merhamet Hastalık mıdır?/Acımak Ve Merhamet Aynı mıdır?
Nietzsche Hıristiyani merhameti eleştirirken Hıristiyanlığın merhamet anlayışının aslında bir sahte duruş olduğunu vurgulamaktadır. Burada merhamet yapıcı değil yıkıcı bir eyleme dönüşmüştür
Merhameti eleştirirken Nietzsche Hıristiyan dininin merhametten anladığı şeyi eleştirmektedir. Ona göre Hıristiyan ahlakı güçsüzlüğü övmektedir. Bu çaresizlik merhamet anlayışı ile öne çıkarılmış ve bu anlayış insanlığın gelişmesini engel olmuştur. O bu merhamet anlayışının bir hastalık olduğunu ve bu hastalığı ortadan kaldırmanın merhametsizce yaklaşmaktan geçtiğini öne çıkarmaktadır. Bu yaraya merhametsizce neşter vurmalıyız eğer merhametsizce neşter vurmazsak bizim merhametimizin kötü sonucu olarak insanlığı kaybedebiliriz. Burada hekimce bir merhametsizlikten sözetmektedir.[67] Ayrıca Nietzsche acımanın her soylu ahlakta zayıflık olduğunu vurgulayarak aslında kendi yaklaşımlarının soylu bir ahlaktan neşet ettiğini söylüyor..[68]
Nietzsche iyiye ve kötüye yeni anlamlar yüklüyor. İyi olanın güç duygusunu güç istemini insandaki gücü yükselten şey, kötü olanının ise zayıflıktan gelen her şey olarak tanımlıyor. Zayıf insanların yok edilmesi gerektiğini bunun asıl insanlık için merhamet olduğunu söylüyor. Zayıf ve hasta yapılı insanlar için anlayış göstermenin en büyük günah olduğunu vurguluyor.[69]
“Düşmanlarınızı sevin” diyor İsa Çünkü Tanrı da güneşi ve yağmuru esirgememektedir insanlardan. Günahkâr ya da günahsız herkes aynı güneş ve yağmurdan istifade etmektedir. Sadece sizi sevenleri sevmeniz bir meziyet değildir asıl meziyet sizi sevmeyenleri de sevebilmenizdir diyor. [70]Sizi sevenleri sevmekten kolay bir şey yoktur belki..Ama bu çoğu kere sağlıklı bir sevme olmayabilmektedir.
Nietzsche bu yaklaşımın güçsüzlük talebi olduğunu nereden çıkarıyor? Bu ayetleri “Tanrı güçlü olduğu halde ayırım yapmadan kendisine karşı gelenleri bile yağmurundan güneşinden istifade ettiriyor” şeklinde anlasaydı daha sağlıklı bir sonuca varmış olabilirdi. Aynı zamanda buradan ahlak’ın güçlü iken yapıp yapmamayla ilgili olduğunu da çıkarabiliriz. Ancak ötekini düşünme tavrı olarak övülen şey Nietzsche için olumsuz ve kötü bir şeydir. Ayrıca İsa’nın kendisi güçsüz değil bilakis güçlü biriydi. Hastaları iyi etme, körlerin gözünü açma gibi meziyetleri vardı. Bu konuda İncilde onun gücünü anlatan bir çok ayet vardır.[71] Şimdi Nietzsche eğer Hıristiyanlığın sonradan bozulmuş olduğunu ve önceden iyi olduğunu söylemiş olsaydı bu sözleri söylememizin bir anlamı olmazdı ancak onun meselesi sadece Hıristiyanlığın bozulması meselesi değildir. Bozulma ona göre İnsanlık tarihinin çok eski dönemlerinden başlamış ve Hıristiyanlık olarak öne çıkmıştır.
Tarihsel pratiğiyle Hıristiyanlığın gerçekten bir merhamet ahlakı olup olmadığı da tartışılabilir. Bu noktada İncildeki Hıristiyanlık ve Tarihsel Hıristiyanlık ayrı ele alınmalıdır. Zaten Nietzsche de yer yer bu konuyu öne çıkarmıştır.
Biz burada konunun anlaşılması için Acımak ile Merhamet’i ayırmak istiyoruz. Acımak merhamet midir? Biz acımanın temelli ve ilkeli olmaktan ziyade tamamen anlık hislenmelere dayandığını, oysa merhametin sürekli bir durum olduğu kanaatindeyiz. Bu noktada birine acımak o anki duygulanımlarla hizmet etme yönelimi merhametin ise bir ıslah etme yönelimi olduğunu belirtebiliriz. Nietzsche’nin eleştirdiği ahlak’ın aslında ahlak olup olmadığı da sorgulanabilir. Çünkü Nietzsche ahlakı dışsal nedenlere bağlamaktadır. Ki dini ahlakların özünde de aslında gücün kontrol altına alınması bulunmaktadır. Güçlülerin bağışlaması ahlaktır, güçsüzlerinki değil. Güçsüzlükten gelen eylemler bu yüzden ahlaki olarak nitelendirilemezler. Ahlak yapamamak da değil, yapmamaktadır.
Nietzsche sürekli gelişmekten bahsetmektedir. Onun gelişme dediği şey Süper adamla noktalanacak bir gelişme ise bunun mümkün olup olmadığı ayrıca sorulabilir. Bu süper adamın Tanrının acımasız(merhametsiz) bir prototipi olması kuvvetle muhtemeldir.
8-Ahlaki Buyruk ve İnsanın değeri
Emreden ve yasaklayan buyruklar insanlık kadar eski buyruklardır. Bu buyruklar ne Hıristiyanlıkla başlamış ne de onunla son bulacaktır. Her emreden ve yasaklayan buyruğun altında insanın değerli oluş gerçeği yatmaktadır. Emretme de sakındırma da insan için mutlak fayda üretmeye dönük yönelimlerdir.
Aslında Nietzsche de insan için iyiyi ve faydalıyı istiyor. Ancak onun iyi ve kötüye yüklediği anlamlar farklıdır. Ona göre iyi doğanın emrettiği kötü ise doğaya aykırı her şeydir. Bütün bu uğraşları aslında düşük ve bayağı bilinenden üstün değerli ve yüce bilinene ulaşma çabasıdır.[72] Nietzsche Kilisenin temsil ettiği ahlaki anlayışı bu gerekçeyle yerden yere vuruyor. Bütün bunları yaşamı üstün ve değerli görmesine bağlıyor[73] Ona göre ahrete inanç yaşamı öldürüyor.[74] O yaşamın ölmesini istemiyor.
Nietzsche Hıristiyanlığı zayıflık ve güçsüzlüğü övmekle suçluyor ancak Hıristiyanlığın çarpıtılmış zayıflık doktrininden yola çıkarak bütün bir insanlık birikime karşı durmayı ve yadsımayı deniyor. Bütün bir insanlık değerlerini bir çırpıda zararlı ilan ediyor. Yarar ve Zarar bir çırpıda karar verilebilecek kavramlar değildir. Kimi zararlı gördüklerimiz bir müddet sonra yarara kimi yaralı gördüklerimiz bir müddet sonra zarara dönüşebilmektedir. Bu yüzden Aristoteles haz ahlakını eleştirirken hazzın bir sonuç değil bir süreç olduğunu vurgular. Yani süreçte yarar ve zarar diye belirleyeceğimiz kesin hükümlere varamayacağımız söyler. Süreç tamamlandıktan sonra hüküm ortaya çıkabilir ancak. Bu yüzden bana ilk elde haz veren bir şeyin sonuçta zarar verip vermeyeceği belli değildir. [75]
Zayıfların yokedilmesi ile güç kazanılabilir mi? Zayıflık izafi değil mi? Bedenen zayıf olmak her açıdan zayıf olmayı getirir mi. Bir yerde Nietzsche çirkinlerin bile hastalıklı olduğunu ve mutlaka bir bozulma işareti taşıdığını vurgulamaktadır. Sokratesi örnek olarak göstermektedir. Sokrates çirkin bir insandı ve bu yüzden sağlıklı düşünemezdi ona göre. Çirkinliğin doğal bir durum almadığı için yadsınması gerektiğini söylüyor.[76] Oysa çirkinlik ve güzellik de izafi şeylerdir. Bu konuda kesin bir kıstas koymak mümkün değildir. Belki belli başlı temel kıstaslar konulabilir ancak bu bile meseleyi net bir yargı ile ortaya koymayı sağlayamaz.
Eleştirdiği Yargı doktrini kendi içinde anlam taşır. Çünkü Dünyada adaletin her zaman gerçekleşmesi mümkün olmadığından (Kantın da belirttiği gibi) adalet için bir ötedünya ve Tanrı inancına ihtiyaç duyulmaktadır.Oysa Nietzsche açısından bakıldığında adaletin kendisinin bile insanları yozlaştırmakta üst insan önünde bir engel olarak durmaktadır..
9-Nietzsche ve Ahlaki Tavır
Nietzsche’nin Hıristiyan ahlakını eleştirmesi bir ahlaki tutum değil midir? Bir aldatmaya bir yanılsamaya karşı bizi uyarma ihtiyacı hissetmek ahlaki bir duruş değil midir? Bu uyarış da bir güçsüzlük belirtisi midir.Bir aldatmaca mıdır yoksa? Yemek yeme usulleri önererek, alkol kahve ve çayı nasıl içmemiz gerektiğini söyleyecek kadar insanı seven biridir Nietzsche.[77] Yoksa öyle biri değil midir? Nietzsche’nin Hıristiyan ahlakını eleştirmesi bir ahlaki tutum değil midir? Bir aldatmaya bir yanılsamaya karşı bizi uyarma ihtiyacı hissetmek ahlaki bir duruş değil midir? Bu uyarma istenci doğamızın gereği midir; doğal bir istenç midir?
10-Nietzsche Güç’ü doğru anlıyor mu?
Güç kavramı çok karmaşık bir yapı arzeder. Bedenen zayıf ve hasta olmak başka açılardan güçsüz olmayı gerektirmez. Nietzsche’nin bu insanları yok etmeliyiz sözü de aslında bir güçsüzlüğün ifadesi olarak değerlendirilebilir. Yani bu insanların güç kazanmasını sağlamaya çalışma gibi bir yükümlülüğü taşıyamama bağlamında bir güçsüzlük. Bu noktada eleştirdiği Hıristiyan ahlakı bile güçsüzleri koruma gibi bir güçlü atılımın altını çizmektedir. Güçsüzleri korumak en büyük güçtür aslında. Bunu İncil (yeni Atik)den tespit etmemiz mümkündür. Orada İsa’nın kendisine verilen mucizevî yetenekleri güçsüzlerin iyileştirilmesi için kullandığı anlatılır. Burada merhamet güçsüzlüğün ürünü değil tamamen güç’ün ürünüdür. İsa’nın bu yaklaşımı tamamen hekimane bir merhametin ürünü değil midir?
Hıristiyanlığın doğuş ortamını dikkate almadan onun zayıflara dönük merhameti bayraklaştırmasını sağlıklı anlamamız mümkün değildir. Korkunç zulümlerin yapıldığı güçlülerin acımasızlıkta sınır tanımadığı bir ortamda elbette Tanrı adaleti gereği güçsüzlerin yanında olmalıdır. Ama Nietzsche böyle bakmıyor meseleye. Beden zayıflığının kutsallık olarak algılanmasına karşı çıkıyor. Ona göre Kilisenin ortaya koyduğu kutsal daima zayıf hasta ve temiz olmayandır.[78]
Nietzsche’nin eleştirdiği ahlak aslında ahlak değildir. Nietzsche ahlakı dışsal nedenlere bağlamaktadır. Ki dini ahlakların özünde de aslında gücün kontrol altına alınması bulunmaktadır. Bu noktada güçlülerin bağışlaması ahlaktır, güçsüzlerinki değil. Hz.Ali’nin “Daha fazla güce sahip olana affetme ve bağışlamayı daha fazla aşılayın” sözü bu noktada önemlidir.
Ancak merhametin yanlış anlaşılması süreç içinde gelişen dinsel dejenarasyon sürecinin ürünü olmuştur. Ayrıca ahlaki yaklaşımlar insanın birçok eylem alanında olduğu gibi yanlışa kanalize edilmeye müsait yaklaşımların başında gelmektedir. İslam tasavvufunda da benzer yaklaşımlarını bulunduğun hatırlayalım. “Sâ’di; çok faydalı nasihatler söylemiş olmasına rağmen -ki bunları İslâm kaynaklarından elde etmiştir- sözlerinde bu tür yanlış yaklaşımlara da rastlanmaktadır.
Ben, ayaklar altında bir karıncayım,
Halkın sokmaktan dolayı inledikleri bir arı değilim.
Burada Sâ’di şunu söylemektedir: Ben insanların el ve ayakları altında ezilen, parçalanan bir karınca olmakla ve halkın benim onları sokmam sonucunda inledikleri ve sızladıkları bir arı olmamakla iftihar ediyorum. Aslında bu doğru bir düşünce değildir, insan dilinin söyleyeceği şu olmalıdır.
Ne insanların ayakları altında ezilen bir karıncayım.
Ne de insanların sokmamdan dolayı inledikleri bir arıyım
Oysa bu ikisinden biri olmak gibi bir zorunluluk bulunmamaktadır.
Halkı incitecek bu güce sahip olmadığımdan dolayı
Bu nimetin şükrünü nasıl eda edeyim.
Oysa incitmeye gücünün olmaması bir ayrıcalık değildir. Asıl meziyet; güce sahip olup da incitmemektir.
“Güce sahip olup da kimseyi incitmediğimden dolayı
Bu nimetin şükrünü nasıl elde edeyim” demek gerekir. Çünkü ahlâkî tavır yapamamakta değil yapmamaktadır. Bu tür görüşler, bazı melamiye ve tasavvufçu hareketlerin ahlâkındaki aşırılığa kaymış noktalardır.”[79] Bu aşırılıklara kimi temel tasavvuf kaynaklarında da rastlanmaktadır. Örneğin Kuşeyri Risalesinde şöyle bir olay aktarılmaktadır.
“…Nakledildiğine göre, çok iyi tanınan falan derviş şöyle demiştir: “Ben üç zamanda, başka zamanlardan daha çok sevinmişimdir: Bunlardan biri; bir gün mescitlerin birinde çok hasta bir durumdaydım (Bu tür kişilerin kimseleri de yoktu, genellikle gezgin kimselerdi.) mescitte uyuyordum, şiddetli hararet ve rahatsızlıktan dolayı hareket etmeğe gücüm yoktu. Mescidin hizmetçisi geldi ve mescitte uyuyan herkesi uyandırıp kaldırdı. Yanıma gelip ayaklarıyla vurarak “kalk!” dedi. Fakat benim kalkmaya gücüm yoktu. Birkaç defa bu tekmelemeyi tekrarladıktan sonra ben yine kalkmayınca, geldi ayaklarımdan tutup çekerek beni sokağa fırlattı. Onun nazarında o kadar alçaldım ki bu olay, bana ölü bir leşin çekilip oraya götürülüp atılması gibi geldi. Nefsim kırıldığı için bu olaya çok sevindim.
Başka bir zaman da, kış mevsimiydi. Postumla dolaşıyordum. Onda o kadar bit gördüm ki bu postun yünü mü daha çok yoksa bitleri mi, anlayamadım. Bu da kendi nefsimi kırdığımdan dolayı çok sevindiğim anlardan biriydi.
Diğeri de, bir zaman gemiye binmiştim. Cambaz ve oyuncu adamın biri oradakileri eğlendirmek için oyunlar yapıyordu. Oradakilerin tümünü kendi etrafında toplamış onlara efsane anlatıyordu. Bir ara şöyle dedi: ‘Evet, bir zamanlar kâfirlerle savaşa çıkmıştık. Günün birindi birini esir aldım.’ O esiri nasıl götürdüğünü göstermek istedi. Etrafına bakındı, benden daha elsiz, ayaksız, çapulsuz ve şahsiyetsiz birini görmedi, derhal yanıma geldi, sakalımdan tutarak beni öne doğru çekerek,’işte esiri böyle götürdüm.’ dedi. Oradakiler de kahkaha atarak benim durumuma güldüler. İşte ben bu durumuma çok sevindim”[80]
Bu meselenin İslâm’ın özünden kaynaklanmadığı söylenebilir. “İhtiyaçlarınızı isteyin, fakat nefsin üstünlük ve izzetini kaybetmeyin.” yolundaki telkin İslam dinine göre peygamberin telkinidir. Yani ihtiyaçlarınızı açıklayacağınız zaman belirli bir yere kadar gidin. Şayet şahsiyetiniz rencide olacaksa orada durun. İhtiyaç içinde, fakat şahsiyetli bir şekilde durmak, şahsiyetsiz bir şekilde o ihtiyacın karşılanmasından daha iyidir. Bu hususu ünlü İslam büyüklerinden Hz. Ali de vurgulamıştır. Ona göre benliğin üstünlüğü; “Ölüm korkusuyla alçalmamak, azla yetinmek ve elini hiç kimsenin önüne uzatmamaktır.” Ayrıca Hz. Hüseyin’e atfedilen “şereflice ölmek alçaklık içinde yaşamaktan daha iyidir” sözü de bu bağlamda aynı noktanın altını çizmektedir. Buradan yola çıkarak nefsin kontrol altına alınması gerektiği vurgulanmaktadır. Nefsi kontrol altına alacak olan da kişinin kendisidir. O halde kişi ile nefsi (kendisi) arasında bir mücadele söz konusudur.
Kısaca söylemek gerekirse kişinin Kendine egemen olabilmesi bir güç değil midir? Yani içgüdülerine karşı kendini frenlemek bir güç değil midir?
Sonuç olarak belirtmek gerekirse, Nietzsche’nin din ve ahlak konusundaki yaklaşımları tamamen tepkisel yer yer duygusal yaklaşımlardır. Bu yaklaşımların odağında Kilise ve onun temsil ettiği dünya görüşü bulunmaktadır. Bu yüzden belli konularda çok önemli tespitleri bulunmasına rağmen tepkiselliğin boyutlarını iyi ayarlayamamaktan kaynaklanan bir toptan yok sayma olumsuzluğuna düşmektedir.
Ayrıca “İnsanın tabiatüstünde hâkim olabilecek güçlerle kendisini donattığına inandığı din, ona bu güvenlik duygusunu edinmesinde katkıda bulunur. İnsanın icra ettiği ayinler, kısmen arzularını tabiata kabul ettirmesine yardım edecek vasıtalardır. Bu yüzden de evren karşısındaki küçüklüğü hakkında sahip olduğu bir duygudan kaynaklanmak şöyle dursun; aksine din buna zıt ilhamlara sahiptir. Hatta en yüksek en bilişsel olan dinler bile eşya ile oldan mücadelesinde insana yardım eden bir güce sahiptir. Dinler insana imanın kendisini, dağları hareket ettirebileceği yani tabiatın güçlerine hâkim olabileceğini öğretirler. Eğer bunların kökeni zayıflık ve güçsüzlük hakkında ki bir duyguya dayanıyorsa böyle bir kendine güveni nasıl meydana getirirler.”[81]
___________________________________
[1] bkz. Jaspers, Nietzsche and Christiyanity, çev. E.B.Asthon,1967 Ayrıca Zerdüşt ile İsa’yı özleştirdiği de söylenmektedir. Zerdüşt İsa’nın genç yaşta öldüğünü eğer yaşasaydı kendi öğretisin terk ederdi dediğini söyler. (Özgür Ölüm Üzerine) Dağdaki vaazda İsa’nın gözyaşlarıyla karşılaştığı kişinin (Zerdüşt’ün) ellerini öptüğünü anlatır. (Böyle Buyurdu, Zerdüşt, 4 )
[2] Nietzche, Deccal, çeviren, Orhan Tuncay, s. 25, İst.– 2005
[3] Deccal,s.14
[4] Deccal s.23
[5] Jaspers, Nietzsche and Christianity, çev. E.B.Asthon,1967,Ayrıca H.L. Mencken(The Philisophy of Fredrich Nietzsche),Thomas J.J.Altizer (The Gospel of Christian Atheism) gibi düşünce adamları da Nietzche’nin aslında bozulmuş Hıristiyanlığa karşı gerçek Hıristiyanlığı savunduğunu söylemektedirler. Ayrıca Altizer aslında Böyle buyurdu Zerdüştte Zerdüşt’ün İsanın gerçek yüzü olarak gösterildiğini anlamamız gerektiğini belirtir. Jaspers Nietzsche’nin Hıristiyanlığa saldırısının bu dinin ona öğrettiği dürüstlükten kaynaklandığını belirtir.
[6] Camus, Başkaldıran İnsan, Türkçesi, Tahsin Yücel, Ankara, 1985, S. 64–65
[7] Nietzsche F.,Putların Alacakaranlığı, çev.İsmet Zeki Eyüboğlu, s.40, İst.2004
[8] Deccal s.39
[9] Putların Alacakaranlığı, s. 26
[10] Putların Alacakaranlığı, s. 26
[11] Putların Alacakaranlığı, s.40
[12] Putların Alacakaranlığı, s.42
[13] Deccal, s. 15
[14] Deccal, s.12
[15] Böyle Buyurdu Zerdüşt, Çev. Turan Oflazoğlu, s.156, İst.-,1989
[16] Aristoteles buna ahlak demez. Doğal eylem ahlak değildir Aristotelese göre.
[17] Zerdüşt, En Çirkin İnsan, s.304–309
[18] Putlar s.42
[19] Putlar, s.31
[20] Deccal, s.30
[21] Deccal, s.30–31
[22] Nietzsche İspanyada Hıristiyanların Müslümanlardan sonra tam 270 hamamı kapattıklarını anlatır”(Deccal)
[23] Deccal, s.33
[24] Deccal, s.32
[25] Zerdüşt, s.44
[26] Deccal, s.27–28
[27] Deccal, s.35
[28] Deccal, s.37
[29] Deccal, s.36
[30] Ahlakı içgüdüsel bir eylem olarak değerlendirdiğini varsayarsak bu içgüdülerin ne olduğunu ilerideki ifadelerinden çıkarabiliriz.
[31] Deccal, s.68
[32] Deccal, s.43
[33] Deccal, s.77
[34] Deccal, s.78
[35] Deccal, s.80
[36] Deccal, s.79 (Delilik bir doğal durum değildir Nietzsche ye göre)
[37] Deccal, s.80, -Oysa Bugün modern tıp insanların az yemenin daha sağlıklı bir yaşam için gerekli olduğunu vurgulamaktadır.-
[38] Deccal,s.81
[39] Deccal,s. 84
[40] Aristoteles, Nikhamakhosa Etik Çev. Saffet Babür, Ankara,1997
[41] Deccal, s.88,89
[42] Deccal, s.99
[43] Deccal, s.99
[44] Deccal, s.99
[45] Deccal, s.100
[46] Deccal,s.47-48,60-61, Ecce Homo, Çev.Can Alkor, s.151, İst.–1993
[47] Deccal, s.58
[48] Deccal, s.71
[49] Deccal, S.66, Ancak Ferisileri Kutsal kitap da eleştirmektedir.
Kutsal kitapta Ferisilerin Tanrı buyruklarını nasıl yanlış anladıklarına ait örnekler vardır. “23 Bir Sebt günü İsa ekinler arasından geçiyordu. Öğrencileri yolda giderken başakları koparmaya başladılar.24 Ferisiler İsa’ya, «Bak, Sebt günü yapılması yasak olanı neden yapıyorlar?» dediler.25 İsa onlara, «Davut’un, kendisi ve yanındakiler aç ve muhtaç kalınca ne yaptığını hiç okumadınız mı?» diye sordu.26 «Başkâhin Aviyatar’ın zamanında Davut, Tanrı’nın evine girdi, kâhinlerden başkasının yemesi yasak olan adak ekmeklerini yedi ve yanındakilere de verdi.»27 Sonra onlara, «İnsan Sebt günü için değil, Sebt günü insan için yaratıldı» dedi.28 «Bu nedenle İnsanoğlu Sebt gününün de Rabbidir.»
*1 Bir Sebt günü İsa ekinler arasından geçiyordu. Öğrencileri başakları koparıyor, avuçları içinde ufalayıp yiyorlardı.2 Ferisilerden bazıları, «Sebt günü yapılması yasak olanı neden yapıyorsunuz?» dediler.3 İsa onlara şöyle karşılık verdi: «Davut’un, kendisi ve yanındakiler acıkınca ne yaptığını okumadınız mı? 4 Tanrı’nın evine girdi, kâhinlerden başkasının yemesi yasak olan adak ekmeklerini alıp yedi ve yanındakilere de verdi.» 5 Sonra İsa onlara, «İnsanoğlu Sebt gününün de Rabbidir» dedi.
6 Bir başka Sebt günü İsa havraya girmiş ders veriyordu. Orada sağ eli sakat bir adam vardı.7 İsa’yı suçlamak için fırsat kollayan din bilginleriyle Ferisiler, Sebt günü hastaları iyileştirecek mi diye O’nu gözlüyorlardı.8 İsa, onların ne düşündüklerini biliyordu. Eli sakat olan adama, «Ayağa kalk, ortaya çık» dedi. O da kalktı, orta yerde durdu.9 İsa onlara, «Size sorayım» dedi, «Kutsal Yasa’ya göre Sebt günü iyilik yapmak mı doğru, kötülük yapmak mı? Can kurtarmak mı doğru, öldürmek mi?»10 Gözlerini hepsinin üzerinde gezdirdikten sonra adama, «Elini uzat» dedi. Adam elini uzattı, eli eskisi gibi sağlam oluverdi. 11 Onlar ise öfkeden deliye döndüler ve aralarında İsa’ya ne yapabileceklerini tartışmaya başladılar. (Kitab-ı mukaddes-(Matta.12:1-8; Luka.6:1-5)
[50] Amphıtryon Tirnys kralı Alkaios’un oğlu. Kaza ile amcası Elektryon’u öldürür. Yurdundan sürülüp Thebai’ye sığınır, ora kralı Kreon onu bu suçundan arındırır. Amphitryon’un kendisiyle birlikte Thebai’ye gelen amcakızı güzel Alkmene’ye talip olur, ama Alkmene bu evlenme için bir şart koşar: Amphitryon, bir zamanlar kral Pterelaos’un oğullarınca öldürülen kardeşlerinin öcünü almalıdır. Kreon da bu işe yardım etmeye söz erir, yeter ki Dionysos’un Thebai ülkesine saldığı Teumessos tilkisinden kurtarsın bölgeyi. Amphitryon bu işi başarır, sonra da Alkmene’nin isteğini yerine getirmek için yola çıkar. Alkmene’nin kardeşlerini Taphos adasından gelme bir ordu öldürmüştü, bu adanın kentini almak ise kralı Pterelaos’u öldürmeye bağlıydı, o da olanaksızdı. Çünkü kralın saçında onu ölümsüz kılan bir altın tel vardı. Amphitryon’a tutulan kral kızı Komaitho babasının başından altın teli koparır. Pterelaos ölünce, Amphitryon da Taphos’u ele geçirir ve krallığını sefere katılan arkadaşı Atina’lı Kephalos’a verir. Ama Komaitho’ya şükran beslemek şöyle dursun, onu öldürtür ve Taphos’u yağma ettikten sonra Thebai’ye döner (Alkmene). Ne var ki o sırada Zeus Amphitryon kılığında Alkmene’nin koynuna girer, onu yiğit Herakles’e gebe bırakır.(Erhat Azra, Mitoloji Sözlüğü)
“Ve vaki oldu ki, Toprağın yüzü üzerinde adamlar çoğalmaya başladı, ve onların kızları doğduğu zaman, Allah oğulları adam kızlarının güzel olduklarını gördüler, ve bütün seçtiklerinden kendilerine karılar aldılar. Ve Rab dedi Ruhum adam ile ebediyen çekişmeyecektir; çünkü o da bir ettir; bunun için onların günleri yüz yirmi yıl olacaktır. Allah oğulları insan kızlarına vardıkları ve bu kızlar onlara çocuk doğurdukları zaman o günlerde hem de ondan sonra yeryüzünde Nefilim (iri adamlar) vardı; bunlar eski zamandan zorbalar, şöhretli adamlardı.” (Tekvin. Bab 6/2-3- 4).
[51] Deccal, s.53
[52] Deccal,s..54
[53] Matta V–46,47, Markos VI–11, IX–42,
[54] Deccal,63
[55] Deccal, s.66 (Matta-VII-12, Corintoslulara,VI-2)
[56] Deccal,s.64-65
[57] Deccal.S.67
[58] Deccal,s.75
[59] Bacon F., Denemeler, “Boş İnanç Üstüne”, Çeviren Akşit Göktürk, İst., 1998
[60] Locke J.,İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme, Türkçesi, Meral Delikara Topçu, s.35, Ankara,1999
[61] Cassirer Ernest, İnsan Üstüne Bir Deneme, türkçesi, Necla Arat, s.106, İst.1980
[62] Arap toplumunda buna Müsle adı verilirdi.
[63] Deccal, s.14
[64] Deccal, s.23
[65] Deccal, s.25
[66] Hatta evlenmenin bile Tanrısal olandan uzaklaşmak olarak değerlendirildiğini görmekteyiz. “Bekar Tanrıyı evli ise eşini nasıl memnun edeceğini düşünür” (Aziz Pavlus, Korintoslululara Mektup’tan, Yeni Ahid) şeklindeki yaklaşım Hıristiyan teolojisinde önemli bir yer tutmuştur.
[67] Deccal, s.16
[68] Deccal, s.15
[69] Deccal, s. 12
[70] Matta–5: 46–47
[71] İsa ve gücü için bkz., Markos: 6/1
[72] Deccal, s.85
[73] Deccal,s.89
[74] Deccal,s.97
[75] Aristoteles, Nikhamakhosa Etik, Çev. Saffet Babür. Ankara,1998
[76] Putların Alacakaranlığı, s.22
[77] Nietzsche Ecce Homo, Türkçesi: Can Alkor, İst.1993, s.35
[78] Deccal, s.81
[79] M .Murtaza, Ahlak Felsefesi, Çeviri, M.Recai Elmas, İst.1990
[80] Kuşeyri Abdulkerim, Kuşeyri Risalesi, hazırlayan ve çeviren; Süleyman Uludağ, İst.1991
[81] Durkheim,a.g.e, s.112
