DÜŞÜNCENİN PARAMETRELERİ
Parametre: “Matematikte bir denklemin katsayılarına giren değişken nicelik” ya da
‘Bir Matematiksel eşitlikte yer alan sabit terimlerden her biri.’. Böyle tanımlanıyor sözlüklerde parametre. Oldum olası kelimelerin hikayesini, ne anlama geldikleri, bir başka dilde kullanılırken yerli yerinde kullanılıp kullanılmadığını, hep merak etmişimdir. Parametrede olduğu gibi. Başlıkta parametre kelimesinin yerini tutacak bir kelime varsa da ben bulamadım.
Nedense düşüncenin değişmezleri olmalı diye düşünüyorum. Yoksa, özellikle sosyal ve psikolojik algılarımızı korumamız olası görünmüyor. Düşünce sabitelerimiz olmazsa, hayatımıza yön verecek toplumsal ve bireysel verilerimiz olmayacak. Hayatı algılamayı ve anlamlandırmayı günü birlik hale getireceğiz, hatta getirmiş olabiliriz. Bu gidişle hızına kavuşamayacağız günübirlik hayatı algılamanın ve anlamlandırmanın peşinde koşup duracağız. Hiyerarşisi kalmayacak düşüncemizin, anarşik ve puslu bir ortamda nasıl sağlıklı düşündüğümüzden emin olacağız? Düşüncemize kaynaklık eden bilgi kaynaklarının doğruluğundan nasıl emin olacağız? Şu kesindir ki; düşünce denklemimizi oluşturan değişkenleri duruma göre belirleyen, puslu ve anarşik ortamı hazırlayan ve bundan faydalanan bir güç var. Komplo teorilerine inanmayı ve o teorilere göre hayatı anlamlandırmayı sevmemekle beraber, gerçek bu. Küresel dünyada zaman zaman algılarımızı puslu ortamın etkilerinden kurtaramadığımızın da farkında olmalıyız. Yani düşüncemizin namusunu korumalıyız.
İnsan düşüncesinin gelişimine engel olmak mümkün değil, güncel deyişle buna statükoculuk denir. Böyle düşünenlerin de geldiği nokta bellidir. Ancak matematiksel denklemlerin nasıl ki değişmezleri var ise, düşüncenin de değişmezleri olmalı ki bir hiyerarşisi olsun. Hiyerarşisi olsun ki değişken parametrelerin açılımı anlam kazansın. Düşüncenin sabitleri olmazsa terminolojisi de olmaz. Terminoloji yoksa düşüncenin değerleri de yok demektir. O zaman modernite dediğimiz şey, eşyanın kendi ahlaki değerleriyle hayat algımızı belirlemesi demektir. Bugün toplumsal olarak içinde bulunduğumuz silikleşme bundan meydana gelmektedir. Öyle ki savunucusu olduğumuz değerler sistemi ile yaşam biçimimiz çelişmekte ve iç çatışması yaşayan, kendisi ile barışık olmayan bireylerden oluşan toplum günümüzün gerçeğidir. Çatışmacı ve kendisi ile barışık olmayan birey, zamanla yorgun düşmekte, tavizi değişmemesi gereken düşünce sabitlerinden vermektedir. Ve durumu içselleştirip meşruiyet kazandırmaktadır içinde bulunduğu ahvale. Buna bağlı olarak kuşaklar birbirini yadsımakta ve iletişim kopmaktadır. Bu kopuş sadece kuşaklar arası değil aynı kuşaktan olan bireyler arasında da statü adına yaşanmaktadır. Öyle ki statü, mevki ve makam adına kopuş aynı zamanda hayatı algılama adına olumlanmaktadır. Böylesi bir hayat algısı ile bireyler arası iletişimde, parametre olarak çıkar ilişkisi yerini almış olur. Bu durumda çıkar ilişkisini denetleyecek mekanizma ne olabilir ki? Tek umut insanın iç dünyasına ket vurmasıdır ki, bunun da sosyal ve hukuksal bir değeri yoktur. Dünya artık yolunu bulanların dünyasıdır. Dayanışma, çıkar birliği olanlar arasında kurumsallaşır. Küresel kurumların işleyişi bu açıdan değerlendirilebilir. Hatta insanlığın, yararını esas alan batılı kurumların işleyişine bakıldığında, Küresel çıkar çevrelerine hizmet ettiği görülebilir.
Böyle bir dünyada yaşadığımızı kim inkar edebilir? Küresel dünya dedikleri bu olsa gerek. Altta kalanların akıllıları ise tabiri caiz ise düşüncesini bu parametreler üzerine kurar. Arzuladığı noktaya ulaşırsa ne ala. Yoksa bu arzunun peşinde koşar durur.
