SARKAÇ
28 Kasım 2020
İslam Medeniyeti için bir ucunda el-Kindi diğer ucunda Sühreverdi vardır diye bir ifade kullanılır. Burada, el-Kindi rasyonalizmi Sühreverdi ise sürrealizmi temsil etmektedir. Bu cümle ile kastedilen el-Kindi ve Sühreverdi marjinal iki uç olmakla beraber İslam Medeniyetinin kapsamı dışında değil. Mesajları, evrensel ve de zamanla mukayyet olmayan İslam için insana ait ne varsa kapsam alanındadır.
Sühreverdi ile aynı coğrafyanın tarihsel kodlarını paylaşan Ali Şeriati, İslam’ın Arabistan Yarımadası’nda ve Mekke şehrinde müşrik bir topluma gelişini şöyle izah eder: ‘Müşrik inanış derinliği olmayan basit bir anlayış olmanın yanında yapısal olarak Allah fikrini kabulü ile beraber daha çok aracılar kullanan bir inanıştır. Her ne kadar insanlık tarihi açısından ilk mabet olan Kâbe bu şehirde olsa da tarihsel derinliği olan ancak sayıları bir elin parmağını geçmeyen Hanifler vardır ki, zaten bunlar bir bekleyiş içindedirler.’
Müşrik inancın basitliğine örnek olacak bir olay Ali Şeriati’nin tezine destek olacaktır. Müşriklerden biri sabah ava çıkarken evdeki putuna tazimde bulunduktan sonra Kâbe’deki kabilesinin putuna gidip arzu hal eder,“Ava çıkacağım.Günüm bereketli geçsin” diye dilekte bulunur. Ancak akşam eli boş döner ve kabilenin putunun kafasına elindeki yay ile vurarak,“Senden hiçbir yardım alamadım, bu mudur senin ilahlığın!” der. Burada sadece inancın basitliğinden öteye, insanın doğallığından ve hayat ile olan ilişkisinin sadeliğinden de söz edilebilir. Nitekim bir başka örnekte Peygambere gelip (özetle) davan nedir sorusuna cevap aldıktan sonra, bak bundan fazlasını yapmam diyen bedevinin arkasından, ‘sözüne bağlı kalırsa ‘kurtulmuştur’ ya da ‘cennetliktir’ demesi gibi.
Cahiliyenin şirk, şirkin de inat ile eşdeğer olduğu Kur’an’da ifadesini bulmuştur. Kur’an’da tarif edilen inanç gruplarından ve temel vasfı inat olan müşrik anlayış, bu inanışın ‘basit’ olduğunu itiraf etmiş ancak inadından vazgeçmemiştir.
Şöyle ki Ali Şeriati, İslam vahiy kaynaklı ve tahrif olmuş bir dini tebaa ile ilk etapta karşılaşmış olsaydı -sosyal bir vakıa olarak- daha bir dirençle karşılaşacak, bu direnç şiddet olmaktan ziyade muhtemelen istismar ve iftira içerikli olacaktı. Nitekim, Mekke’de Peygambere karşı tavır daha çok şiddet içerirken, Medine’de ‘itirazın’ iftira ve istismar olarak ortaya çıkması bunun en çarpıcı örneğidir.
İslam, Mekke’deki bedevi ve badiyeden çıkıp Medine’de ilk defa yerleşik hayatı yaşayan toplumla, dolayısıyla kadim kültürler ile yüz yüze gelmiş, vahiy de artık içerik olarak sosyal hayata müdahil olma ve normlarını ortaya koymaya başlamıştır.
İslam, kökleri tarihin derinliklerine inen düşüncelerle karşılaştıkça, evrensel mesajı karşısında kadim kültürlerin uygun pozisyonlar aldığı bir medeniyet süreci başladı. Kadim Yunan felsefesi, İran Fars coğrafyasındaki tarihi arka planı olan düşünce disiplinleri ve Hint Medeniyeti ile Vahiy kaynaklı ehli kitap dinler, İslam ile etkileşim içinde olmuşlardır. Artık, telif ve türev olan yeni düşünce disiplinlerinden bahsetmek mümkündür.
Sosyal bir varlık olan insan akli melekesini ve duygularını kullanarak yaşayagelmiş, yaşamaya da devam edecektir. İnsanın bütün eylemleri ya aklının ya da duygularının (tezahürüdür) dışa vurumudur. İslam bu melekelerin kullanılmasını ister, hatta bu melekelerden dolayı insanı sorumlu tutar ve de bu melekeleri sıfatlandırarak; aklıselim ve havası (duygular) selime adını verir. Selim vasfını almış, aklın ve duyguların dışa vurumu olan düşünceye Salih düşünce, eyleme de (ameli Salih) Salih eylem diye adlandırır ve kıymetlendirir. Salih kelimesi yerine ‘doğru’ kelimesini koyabiliriz.
Sarkacın bir ucundaki el-Kindi akıl melekesini, diğer ucundaki Sühreverdi ise duygu melekesini bilgi kaynağı olarak esas almıştır. Tartışma konusu olan bu bilgi kaynaklarının selim vasıflarını ne kadar dikkate aldıklarıdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi vahiy bilgisi bağlamında, İslam’ın görmezden geldiği insana ait hiçbir durumdan bahsedilemez. Arabistan çöllerinin derinliklerinde sade bir bedevi hayat yaşayan insanı muhatap aldığı gibi aklınca ilahlık taslayan bir süreliğine de olsa dünyaya hükmetmiş, ancak fani olmaktan kurtulamayan insanın da muhatabı olmuştur. İslam, on beş asırlık zaman diliminde güçlü medeniyetler karşısında varlığını koruması vahiy bilgisini korumasındandır.
İslam’ın en ayırıcı vasfı insan iradesi üzerinde hiçbir hegemonya kabul etmemesidir. Özgür insan mümin insandır denilse abartı olmaz; çünkü zorla olamayacak şeylerden birisi de iman etmektir.Asıl olan insanların bencil, despot, zalim, nankör duygular ve bu duyguların baskıladığı akıl ile hayatı idame ettiren bireyler olmamalarıdır. En kötü şeylerden birisi de İslami hayatı, çıkarlarına kalkan yapmaktır. Böylesine bir insanın özgür olduğundan söz edilemez. Bu durumdan en çok muzdarip olanlar da zarar görenler de Müslümanlardır.Ayrıca, Müslüman olmayanlara da bu durumunİslam’ın tabii bir sonucu olduğu algısını oluşturma fırsatı verilmemelidir. Algı diyoruz çünkü gerçeğini bu olmadığını herkes biliyor.Ne yazık ki uzun zamandır yaşanan gerçek bu.
Tarihte İslam Medeniyeti’nin zirve yapıp sonradan durağan hale geldiği ve arkasından inişe geçtiği dönemlerde daha çok savunma psikolojisi ile oluşmuş usül (sosyal-siyasal) kuralları daha sonraki dönemler için belirleyici olmuştur. Bugün de ilgili çevrelerde tartışılan Gazali sonrası ortaya çıkan durum ile Endülüs’ün son bulması gibi. İslam Medeniyeti tarihçilerinden Fuat Sezgin Müslümanların tarihte gerçekleştirdiği eserlerin tarihini yazarak ve bir müze kurarak bu anlamda büyük bir hizmet vermiştir.
İslam’da bir bilgi diğerinin meşruiyetini belirler, en azında olması gereken iman ettiklerinizin yaptıklarınızın sınırlayıcısı olması gerekir ve bu böyledir. İnsanlığın bugün yaşadığı zulmün temelinde insanların ürettiği bilginin sınırlarını ve meşruiyetini belirleyici bilginin ya da müeyyidenin olmayışıdır.
İslami her bilgi, eylemin (davranışın) meşruiyetini belirler. İman ediş, eylemin meşruiyet sınırını çizer, olması gereken budur. İnsanlığın bugün yaşadığı zulmün temelinde; insanoğlunun ürettiği ‘bilginin’ sınırlarını ve meşruiyetini belirleyen bilgi ve müeyyideden yoksun olmasıdır.
Bu sebeple tarihte savunma psikolojisi ile oluşturulmuş yukarıda sözünü ettiğimiz kurallar arşivlerde varlığını muhafaza etsin, ancak ilmi disiplinlerin usulünü belirleyen bilgilere işlerlik kazandırmak kaçınılmaz hale gelmiştir. Aksi halde kısır çekişmeler aşılıp, bir arpa boyu yol alınamaz.
Medeniyet teorisyenlerimizden Ziyaüddin Serdar’ın (eğer doğru anladıysam) izaha çalıştığı gibi; İslam, ilim disiplinlerinin önünü açıp içe dönük fetva üretmekten çok zulüm ve ıstırap içinde olan insanlığa umut olacak eylem yolları geliştirmelidir.
