1103b89feb3f784c8fd1d037cbe1bcff

Dolmuş Şoförü Ve Üniversiteli Kız

Türkiyede bu ilişkiyi anlatan bir kaç film hatırlıyorum.. Ama benim anlatmak istediğim o değil..

Köyden kente göç ile kente tutunmaya çalışan insanlara ait bir meslektir dolmuşçuluk. Ağır sosyal baskıdan kurtulmanın bir yolu da köyden göç etmektir. Köylü gözünde kent özgürlük ve alabildiğine serbest hayat demektir. Hayatında bir kızla belli bir mekanda oturup konuşmamış sadece evleneceği zaman ve evlendikten sonra ciddi anlamda kadını tanımış biri için kentteki kadınlar kolay elde edilebilen, parayla satın alınabilen kişilerdir.

Üniversite hattında çalışan kırsal kesimden gelmiş bir dolmuş şoförünün gözünde üniversite gençliğinin kızlı erkekli rahat ilişkileri her zaman farklı çağrışımlar yaratabilmektedir.

Ona göre erkeklerle konuşup gülüşen ve oturup kahve içip sohbet eden hatta şakalaşan kızın namus, iffet, haram-helal gibi değerleri bulunmamaktadır.

Arkadaşı olan erkeklerle rahatça konuşup gülüşüyorsa o zaman hepsiyle bir biçimde cinsel olarak da ilişkiye giriyordur diye düşünmektedir. Algısı genelde budur kırsaldan gelmiş insanın.

Bu algı Avrupaya giden Anadolu insanında da mevcuttur. O da her Avrupalı kadını kolayca yatağa götürebileceği algısına sahiptir.

Neyse..

Kırsaldan gelmiş dolmuşçunun bu algısı üniversiteli kızı çok kolay elde edeceği yanılsamasına götürür. İzlediği filmler, içinde bulunduğu sosyal çevrenin yarım yamalak hasarlı algısı ile hedefine yönelir..Ama acı bir yanılgı içinde olduğunu çabucak anlar.

Bu topluma ait değer yargılarının görünenin ötesinde kökleri olduğunu anlamadığından acı bir mağlubiyet ile çılgına döner.

Namusu kılık kıyafetle, karşı cinslerin serbestçe oturup konuşması ile ilintilendiren algı “üniversiteli kızı” namus ve ahlak değerlerinden yoksun bir kişi gibi anlamasını getirmiştir..

Kendi hastalıklı algısı, kendi namussuzluğunu ötekinin namussuzluğu(!) varsayımı üzerine oturtup haklılaştırmayı getirmiştir.. Hem kendisine hep herkese yazık etmiştir..

***

Burada tartıştığım konu bir meslek grubu ile ilgili değildir. Son otuz yılda şehrin ve şehir yaşantısının ortadan kalkması ile ilgilidir.

. Müslüman toplumların batılılışması şeklen oluyor ama derinde muhafazakar bir toplum duruyor..Görüntü, altta yatan derin muhafazakarlığı görmeye engel oluyor..Özgecan olayıyla ilgili olarak, bu tarz olayları sadece kır kökenli insanların yaptığını da söylemek istemiyorum. Söylemek istediğim her eylemin bir algı biçimine yaslanarak varolduğunu vurgulamaktan ibarettir…

Her meselenin kendine özgü şartları ve sebepleri bulunmaktadır.

Bu yüzden meseleyi kavramları yerine oturtarak anlamak gerekmektedir.

Cinsellik ve Üniversite

Üniversiteler ile ilgili knuşulurken “fuhuş evleri” nitelemesi yapan Prof. E. Sofuoğlu’na tepkiler gelmeye devam ediyor.
Fuhuş, para karşılığı cinsellikle alakalı bedensel haz satın almaktır. Zina, sadece haz temelinde herhangi bir anlaşmaya bağlı kalmaksızın kurulan cinsel ilişkidir..
Karşılıklı sevgi ve bağlılığa dayalı cinsel ilişki asla fuhuş olarak nitelendirilemez. Cinsellik hayatın en temel dinamiğidir.
Bu bağlamda genç insanlar hakkında yargıda bulunanların onların cinsellikle ilgili problemlerine dönük çözümler de önermeleri gerekmektedir. Bu, evlilikleri teşvik etmek olabilir; karşılıklı ahlaki temelde bağımlılıklara vurgu yapmak olabilir.
Batı toplumlarında belki bir problem olarak anlaşılmayacak bir çok konu bizde maalesef bir problemdir. Bu da bizim şekilsel olarak batılı, ama kafa yapısı olarak hala köylü reflekslerine sahip olmamızla alakalıdır.. Büyük kentlerde aile problemlerinin kökeninde hep bu ikilem yatmaktadır.
Cinsellik ve üniversite ilişkisini kurarken sağlıksız kentleşme, kültürel yozlaşma, standartsız hayat algısı, yerine oturmamış değerler, değerlerin felsefi temellerden yoksun oluşu üzerinde de düşünmek gerekmektedir.
Müge Anlı, Esra Erol, Didem Arslan Yılmaz, Serap Ezgü gibi reality şovları izlediğinizde fuhuşun , zinanın , gayrimeşru ilişkilerin , ensestin en fazla kapalı toplumlarda olduğunu görürsünüz.
Özellikle bu pandemi sürecinde izleme imkanım olduğu bu programlar beni hayretler içerisinde bıraktı. Uyuşturucunun, fuhuşun, vahşet uygulamalarının köylere kadar inmiş olduğunu acılar içinde gördüm. Hatta bir programda çocuğun babası bulunamaması çok canyakıcı idi.   Anadolu’nun bir köylü vatandaşı olan kadın dört beş tane baba adayı içinde kimin baba olduğunu kestiremiyordu. DNA testleri programların adeta loto çekilişi haline gelmişti.
Psikologlarımıza, sosyologlarımıza bu konuda oldukça fazla görev düşüyor.  Bu programlarda olanların hepsi bütünüyle gerçeği yansıtmasa bile bir veri olarak büyük değer ifade ediyor; bir durumu ortaya koyuyor.
Ben gençler için üniversitelerin yine de en sağlam ilişkiler kurabilecekleri mekanlar olduğunu düşünüyorum. Elbette gençlerin cinsel ihtiyaçları vardır. Gençlerin cinsel ihtiyaçları noktasında bunları nasıl giderecekleri noktasında çözümler ortaya koymak da bir akademisyenin görevidir. Eğer siz bu konuları konuşmazsanız bu konuları gündeme getirmezseniz o zaman ayağımızın altında kayan zemini farkedemeyiz.

O halde kadın erkek ilişkileri bağlamında kim kavramları da ele almak kaçınılmaz olacaktır.

Aşk ve İktidar

  Konu duygular olduğunda, büyük kahramanlar bile aptalca davranabilirler…

(Sir Te )

Aşk diye nitelediğimiz ilişki biçiminde iki yönelimin olduğunu fark etmek her zaman mümkün olmaz.

Kendini karşıdakine beğendirme yönelimi ile sevme yönelimi. Ama biz çoğu kere bu ikisini birbirinden ayıramayız. Aslında ikisinde de bir iktidar ilişkisi vardır. Sevme yöneliminde boyun eğme, beğendirme yöneliminde boyun eğdirme istenci söz konusu olmaktadır.

Ortalama her insanda kendini beğendirme yönelimi bulunmaktadır. Çoğu insan kendini karşıdakine beğendirdiğinde görevini tamamlamış farz ederek karşıdakini kendi iktidarına boyun eğdirmiş görmektedir. Bu aşamada ilişki sona ermekte ve biten aşklardan söz edilmektedir.

Oysa sevme yöneliminde bir boyun eğme vardır ve sevilenin iktidarını kabul etme vardır. Burada teslimiyet söz konusudur. Teslimiyet yoksa sevgi yoktur. Beğenilmeme acısı, her zaman aşk acısı değildir. Çünkü beğenildiğini hissettiğinde biter bu durum.

Beğendirme sevgiden de beslenebilir. Karşıdakinin sevgisini kazanma istenci ve onu kaybetmeme istenci eşlik eder çoğu kere bu duruma. Ama sevgiden beslenmeyen salt beğendirme kaygısı bir kararsızlığın, bir samimiyetsizliğin, bir arızanın dışa vurumudur ve her zaman hastalıklıdır.

Sevgi sürekli, beğeni anidir. Beğeni bitebilir ama sevgi bitmez. İnsanın bütün yönelimi sevgiyi bulmaya dönüktür.

Bu yönelimler üç boyutta kendi belli eder. Yani iki cins arasında (erkek ve kadın) insani her ilişkide üç tür yönelime sahip olduğumuz söylenebilir.

İçgüdüsel yönelim:

Bu yönelimde hayvan ile insan arasında fark bulunmamaktadır. (cinsellik, yeme içme arzusu). Anlık kaçamaklar ve günübirlik ilişkiler bu kapsamda değerlendirilebilir. Bu tek başına yeterli olmaz asla. Çünkü karşı cinse cinsel olarak yönelmek ile, her anı onunla geçirmeyi istemek arasında çok temelli bir fark vardır.

Sezgisel yönelim (Aşk):

Bu yönelim aklın, faydanın, cinselliğin v.s bulunmadığı tam anlamıyla anlamsız; tam anlamıyla anlaşılmaz bir yönelimdir. Bu yönelimde sebepsiz bir bağlanış, sebepsiz bir tutku söz konusudur. Yalancılık ya da dürüstlük arasında, zalim ya da mazlum arasında fark olmayan bir yönelimdir bu.

Ödevsel yönelim(ahlak):

Karşı cins ile sadece O iyi olduğu, dürüst adil merhametli olduğu için ilişki kurulabilir. Ve hatta onunla cinsel bir çekicilik bulunmasa bile bir ömür geçirme yönelimi söz konusu olabilir. Burada cinsellik de yoktur, aşk da yoktur. Ama ahlak vardır ki bu çoğu kere yetebilmektedir. Bunda mutlak ve çok boyutlu bir fayda söz konusu olabilmektedir.

Peki, bu üç yönelimden hangisi bize kalıcı ilişkilerin kapısını açacaktır. Elbette üç boyutun bir arada bulunması mükemmel bir durumdur. Ancak hayat kalıcı olanı korumakta, geçici olanı ise yok etmektedir. O zaman bu yönelimlerden hangisi kalıcıdır? Kalıcı olanı seçmek ilişkilerimizi sağlam bir temel bulmak anlamına gelecektir. Şimdi bunu inceleyelim.

Aşkın olup olmadığı gibi bir problem hep vardır. Bu yüzden Aşkın ölümünden söz edenler bulunmaktadır. Bugün deli gibi âşık olduğunu söyleyen birinin yarın aynı kişiden nefret ettiğini söylemesinin temelinde ne olabilir? Bu, aşkın tanımlanamazlığı mı, yoksa beklentilerin karşılanamaması mı gösterir? Âşık olduğumuz birinden bir süre sonra nefret ettiğimizi söylüyorsak burada sezgisel bir yönelim değil, değersel bir yönelim söz konusudur. Bu değersel yönelim ya maddi, ya manevi bir değerdir. Aslında aşkı tanımlamak belki de bu yüzden imkânsızdır. Aşk hesap kitap tanımayan bir yönelimdir. Belli bir kalıba sığdırılamayan; tanımlanamayan bir yönelimdir.

Tanımlanamayan bir şey üzerine bir değer bina edemeyeceğimiz gibi, ilişkilerimizi de bina edemeyiz.

Cinsel yönelim de hazza dayalı bir süreçtir. Süreç üzerine de değeri bina edemeyiz. Karşıt cins ile temelli ve kalıcı bir ilişki bu geçici heves üzerine bina edilemez. Kalıcı bir ilişki için bu geçici haz yetmez.

O zaman elimizde ilişkilerimizi bina edebileceğimiz yegâne temel kalıyor O da ahlak temelidir. Eğer bir ilişki biçimi kalıcı olacaksa kalıcı olanın üzerine kurulmak zorundadır. Kalıcı olmayan salt anlık duygulanımlara dayalı her ilişki biçimi mutlaka yıkıcı ve bozucu olacaktır.

Oysa kalıcı olana (ahlaka) dayalı her ilişki biçimi iki cinsin birbiri üzerinde iktidar kurmasını değil; birbirinin iktidarını kabul etmeyi sağlayacaktır. Her insanın iyi olanı istediği gerçeğinden yola çıktığımızda bu, herkes için iyiyi sadece ahlakın bize sunacağı anlamına gelecektir. Ahlaki olan herkes için iyi olandır. Herkes için iyiyi istemek, yapmacıklıktan ve karşıdakinin sevgi yönelimini kullanarak kendi iktidarını kabul ettirmek gibi samimiyetsizlikten uzak olacaktır. Sevenin sevgisinin zaaf olarak değerlendirildiği ve zaafa dönüştürüldüğü marazi tutum, öteki için iyiyi istemekle ortadan kalkmış olacaktır.

Buradan ahlak derken kimi sosyal ya da tarihsel yargılardan söz etmediğimiz anlaşılmalıdır. Ahlak derken yargılardan değil değerlerden söz etmekteyiz. Örneğin adalet bir yargı değil bir değerdir. Adalet yüce bir ahlaki değer olarak bütün insan ilişkilerini belirleyen tarihsel ve sosyal olanla sınırlanmayacak önemdedir.

İnsanın öteki ile kurduğu her ilişki biçiminin (bunun içine bütün canlılar âlemini de katabiliriz) kalıcı olan ile iyiyi ortaya çıkaracağını söyleyebiliriz.

Bir yanıt yazın