YENİLGİDEN ULUS DEVLETE; TEHDİT ALGISININ YANSIMALARI

0
0x0-18-mart-canakkale-zaferinin-104-yildonumu-canakkale-zaferi-ile-ilgili-mesajlar-ve-siirler-1552889081695

Okula başladığımızda bize ilk öğrettikleri şey “üç tarafımızın deniz beş tarafımızın düşmanlarla çevrili” olduğuydu. Sonra büyük kurtarıcının bizi nasıl kurtardığını ve onun insanüstü özelliklerini anlattılar. Düşman her yerde idi ve hepimiz vatanı kurtarmak için varlığımızı Türk varlığına armağan etmeliydik.

Memleketin hep tehlike ve tehdit altında olduğunu his­sederek büyüdük; böyle büyütüldük. Bu tehditleri berta­raf etmek için örgütler kurduk; sağcı olduk; solcu olduk. Ama hep bize ben­­zemeyeni; bizden farklı gördüğümü­zü bir biçimde tehdit ve tehlike gördük. Kendimizi bü­yük kurtarıcı olarak görerek farklı olanı denize dökme azim ve kararlığını hayatımızın her safhasında göstermeliydik. Devletin öğrettiği bu ahlak her yanımıza sinmişti. Ne kadar da çok devlete benzemiştik. Devlet, öğrettiği ile kendisini bile ihanet içinde görmemizi sağlayacak bir ahlakı bize aşılamıştı. Devlet de düşmanların elinde idi ve kur­tarılması gerekiyordu. Sonunda kafasında ürettiği vata­nı daima kurtarmayı düşünen bir hasta nesil yetiştirmiştik.

Hatta bu ahlakın doğruluğunu ispat için yapay karışıklıklar çıkarabilecek hasta bir nesil yetiştirdik.

Bu ahlak kendi vatanımız içinde kan, gözyaşı ve kitlesel göçleri armağan etti bize.

Asırlarboyu barışın ve esenliğin yurdunda yaşıyor olmakla övünen bizler gâvur(!) dediğimiz insanlardan bile geri düştük. Bu gerçeği gizlemek için tarihe sığınmayı seçtik. Çanakkale’de omuz omuza savaşmaktan söz ederken bile sağlıklı bir dost ve düşman algısının çok uzağında idik. Yine birilerinin vatana saldırmak için bize komplolar kurduğu şeklindeki o bildik paranoyaya yaslandık. Hep savaş şartlarında yaşıyormuş yanılsaması meselelere yaklaşımımızda da savaşın söylemlerini kullanmamızı getiriyordu.

Oysa Çanakkale’de savaştıklarımıza benzemek için bir yığın devrimler yapmamış mıydık? Okullarımızda düşman diye bellettiklerimizle aynı birliğe üye olmak için az mı alınteri dökmüştük.

Eğitim mi Şartlandırma mı?

Küçükken ayı oynatıcılarının ayıları nasıl oynattıklarına şaşardım. Sonra onları nasıl eğittiklerini(aslında şartlandırdıklarını) öğrendim. Kızgın bir sac’ın üstüne çıkarıp def çalıyorlar ayı da ayağı yanmasın diye bir ayağını kaldırıp öbürünü indiriyor. Bir süre sonra her def sesi duyduğunda ayağının yandığını zannederek ayaklarını kaldırıp indirmeyi sürdürüyor.

Şartlandırma muhakemenin olmadığı tamamen içgüdülerin egemen olduğu bir arızi durumdur. Şartlandırma belli işaretlerin, belli seslerin, belli görüntülerin arkasına bakma yetisinin elin­den alındığı bir öğretme biçimidir. İnsanı kendine yabancılaştıran en önemli unsurlardan biridir şartlandırma.

Eğitmek yerine insanları şartlandırmayı seçenler yaşanan olumsuzlukları da komplolarla izah etme gibi bir kolaycılığa sı­ğınmaktadırlar.

Son dönemde yaşadıklarımızı gördükçe (Romanların sür­günü, Ergenekon vesarie) bunun aslında Devlet ahlakının ürettiği bir sonuç olduğunu anlıyorum. Bu yaşadıklarımızı komplo ile izah etmenin de aynı ahlakın bir başka boyutu olduğunu biliyorum.

Komploların olmadığını söylemek istemiyorum elbette. Komp­loları ortadan kaldırmak onun beslendiği sorunu ortadan kaldırmakla mümkün olacaktır. Bunu anlamamız gerekir diyorum. Sürekli komplolardan söz etmek sorunları unutmak ve unutturmak anlamına gelmiyor mu? Karşılaştığımız her olumsuz durumda öncelikle komploları değil sorunları tespit etmemiz gerektiğini vurgulamak istiyorum.

Her olumsuz durumu komplolarla izah eden şartlanmış zihinlerin Atatürk’ün gençliğe hitabesini -O hitabenin sunulduğu sosyal ve siyasi şartları anlamadan- nasıl yorumlarlar acaba?

“Memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar gaflet dalalet hatta hıyanet içinde olabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi emellerini müstevlilerin şahsi emelleri ile tevhid edebilirler.”

Bu cümleleri bağlamları dışında algılayan şartlanmış bir zih­ni­yet kendisi gibi düşünmeyeni düşman ve hain olarak anlamaz mı? Aramızda yok mu böyleleri?

Her tür dinsel ve ideolojik söylem için de geçerli değil mi bu durum?

Afgan mücahidi diye nitelenen gurupların “sizinle savaşanlarla Allah yolunda siz de savaşın “ ayeti ile birbirlerine nasıl sal­dırdıkları bilinen bir gerçek.

Bunun sebebi ifadelerin bağlamı dışına taşırılarak ama­ca hizmet eder hale getirilmesi insanları şartlandırmada kullanılması değil mi?

Peki acaba insan hiç mi kavga etmemeli hiç mi vatanının kur­tuluşu için çalışmamalı? Elbette bunu demek istemiyoruz. Va­tan Din İman kavramları kendi bağlamları dışına taşırmayacak bir hikemi (bilgece) bir aklın oluşmasının gerekliliğini anlatmaya çalışıyoruz. Bir durum tespiti bizimkisi.

Ne Yapmalı?

Eğer geçmişimizde bir arada yaşama pratiğinin olduğunu varsayıyorsak bu pratiği sağlayan unsurların ne olduğunun ortaya konulmasını ve eğitim sistemine temel yapılmasını sağlayacak tedbirleri almak zorundayız.

Yok eğer bir arada yaşama pratiğinin Batı dünyasının ya­şama modelinde olduğunu görüyorsak Batılıları her an memleketimize saldıracak ve memleketimizi bölecek düş­manlar gibi gösteren bir anlayıştan da sıyrılmamız gerekmektedir. Onların tarihsel tecrübelerinden istifade edecek bir anlayışın ta ilk mektepten itibaren insanlarımıza aşılanması gerekmektedir.

Tehdit algısını diri tutanları besleyen devlet ahlakı ile he­saplaşmadan memlekete barış huzur ve esenliği getirmek mümkün değildir. Bu ahlak ile hesaplaşmadan hiç kim­seyi vatanı kurtarma çabasında olduğu için suçlama hak­kına sahip olamayacağımızı bilmemiz gerekmektedir.

Büyük sorumluluğumuz “üç tarafımız denizler beş tarafımız düşmanlarla çevrili” şeklinde kurtuluş savaşı ortamının söylemlerini eğitim sistemimizden çıkarmak ve yeni bir devlet aklının inşasına katkı sunmaktır.

Yeni devlet aklı bütün insanları ve yaşadığımız toplumu bir arada tutan dinamikler üzerine inşa edilmelidir. Bu dinamikler insanlığın hafızasında ve yaşama pratiğinde mevcuttur.

Eğer yaşadığımız toplum çok daha vahim durumda değilse bu devlet tarafından öğretilen tehdit algısına dayalı ahlakın halk ahlakına henüz galebe çalmaması sebebiyledir.

Millet ahlakı diyebileceğimiz bu ahlak yabancısı olduğu­muz bir gerçeklik değil, asırlar boyu yaşanan bir hakikattir.

Bir yanıt yazın