BARIŞIN İMKÂNSIZLIĞI YA DA EBEDİ SAVAŞ: FAŞİZM VE DİYALEKTİK MATERYALİZM
İ. Kant “Ebedi Barış üzerine Deneme”sinde insanlararasındaki ilişkilerin temellerini ve barışın nasıl mümkün olabileceğini tartışır. Bu yazıdan çok sonra insanlık iki büyük yıkımla karşılaşmıştır. Birinci ve ikinci dünya savaşları. Bu savaşların sebebini analiz edenler bir çok görüş ileri sürebilirler. Ancak biz burada meselenin insansal algı ile ilgisine dikkat çekmeyi deneyeceğiz.
Barışı çokça konuştuğumuz ve barışı özlediğimiz halde savaşın yanında yer alan insanların bu tutumunu nasıl anlamak lazım.
Savaşın ya da şiddetin insanın inanç ve değer anlayışı ile şekillenen bir fenomen olduğunu düşünmekteyim. Savaştan ya da barıştan yana olmak belli bir insan ve evren algısının uzantısıdır. Bu algı mutlaka inanç ve değerlerle ilişkilidir.
İnanç ve değer bizim eylemlerimize yön veren temel yönelimlerdir. Değer, eşyaya, insana, amaca giydirdiğimiz yücelik elbisesidir. Bir üstte tutuştur değer. Değersizlik değere göre belirlenir bu anlamda. İnançlar değerleri oluştururlar. “İman Nihai kaygı halidir diyor Paul Tillich.” Birini nihai olarak kaygılandıran şey bir değer haline gelir. Bu noktada değer hem yapıcı hem de yıkıcı bir işlev görür; görebilir. Yıkıcı değer özne-nesne değerini aşacak güçte değildir. Burada geçici ve asli olmayan gerçeklikler mutlak gerçekliğin yerine oturtulur. Sonuç, kişiliğin parçalanması ve insanın ümitsizliğe düşmesidir.
Tarih boyunca insanlar ya Tanrı, ya vatan-devlet ya da özgürlük gibi kavramları bir değer olarak öne çıkararak bu uğurda savaş vermişlerdir. Tanrıyı, Vatanı ve Özgürlüğü ilkesellikten soyup, amacımız doğrultusunda bir araç durumuna indirdiğimizde yıkıcı bir kaygının sonucunu devşiririz.
C.G.Jung “Ortaçağdaki Veba ve çiçek salgınları bile 1914 yılındaki belirli fikir ayrılıkları ya da Rusya’daki bazı politik görüşlerin neden olduğu kadar çok insanın ölümüne yol açmamıştır” demektedir. (Jung. G.C., Psikoloji ve Din, çev Raziye Karabey, s.12, İst. 2010) Demek ki insanın insanla kurduğu ilişkinin temelinde insan ve evren algısı bulunmaktadır.
Sorunumuz algılarımızın sahih olup olmadığı sorunudur. Bunun sahihliğini ölçecek ise insanın bilgelikle hayata bakmasını sağlayacak felsefi altyapının kurulması ve desteklenmesidir.
**
Özellikle son yüzyılda iki önemli yaklaşımın dünyadaki savaşların temel sebebi olduğu görülmektedir. Faşizm ve Diyalektik Materyalizm.
Faşizm tek tipleştirme kavgasıdır. Ya bana benzersin ya da yok olursun; ya seversin ya terkedersin. Bu yaklaşım barışa geçit vermez.
Diyalektik Materyalizm (Marksizm ve uzantısı görüşler) “Hayat çatışmadır; çatışkı hayatın özü ve esasıdır. Bilinç özbilinç olmak için ölme öldürme kavgasına girmek zorundadır.” Hegel bunu şu şekilde ortaya koymaktadır. “iki özbilincin ilişkisi öyleyse kendi kendilerini ve birbirlerini bir ölüm kalım kavgası yoluyla tanıtlamaları olarak belirlenir. Bu kavgaya girmelidirler, çünkü kendi kendilerinin pekinliğini kendileri için olmayı başkasında ve kendilerinde gerçekliğe yükseltmelidirler. Ve ancak yaşamın tehlikeye atılması yoluyladır ki özgürlük kazanılır; ancak bu yolla tanıtlanır ki özbilinç için öz varlık değildir, içinde ortaya çıktığı dolaysız kip değildir, yaşamın yayılımına batmışlık değildir, -Tersine, tanıtlanır ki onda onun için yiten bir kıpı olarak görülemeyecek hiçbir şey yoktur, o salt arı kendi için varlıktır. Yaşamını hiç tehlikeye sokmamış birey, hiç kuşkusuz kişi olarak tanınabilir; ama bağımsız bir özbilinç olarak tanınmışlığın gerçekliğine erişmiş değildir. Benzer olarak her biri kendi yaşamını tehlikeye attığı gibi başkasının ölümünü de amaçlamalıdır. Çünkü başkası onun için onun kendisinden daha değerli değildir; özü kendini ona bir başkası olarak sunar, kendi dışındadır ve kendi-dışında- olmayı ortadan kaldırmalıdır; başkası çok yanlı ilişkilere dolaşmış varolan bilinçtir; kendi başkalığına arı kendi-için-varlık ya da saltık olumsuzlama olarak bakmalıdır.” (Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, s.135, İst.2004)
Kısacağı bu anlayışa göre bu kavga varlığın en temel durumudur. Herkesin herkesle savaşı söz konusudur. Bu kavga insanın insan olarak anılmasına sebep olur. Hayatın diyalektiği çatışmadır. Ölme ve öldürme dışında bir yaşama pratiği yoktur..
Bu fikri ileri götürenler Bütün değerleri belirleyenin güç ve kuvvet olduğunu; doğrunun ancak fiziksel alana egemen olanlar tarafından söylenebileceğini belirtirler. Bu yüzden kavga bir adalet kavgası değil, güç ve egemenlik kavgasıdır. Egemen olmak herkesin herkesle kavgası ile mümkündür.
O halde bu anlayıştan da barış üretmek mümkün olamaz. O halde ne yapmalı?
Günümüz dünyası -özellikle İslam dünyasının fiziksel alanda çöküşü ile birlikte- bu iki anlayışın arasında kalmıştır. Bu iki anlayışın ürettiği hayat algısı yaklaşık yüzelli yıldır insanlığa kan ve gözyaşından başka bir sonuç getirmemiştir. Hatta bu algıların kimi kere İslam dairesi içinde yeniden üretildiği de görülmüştür; görülmektedir. Ötekleştirici anlayış her düşünce biçiminde boy verebilir ancak ontoloji, kozmoloji ve epistemolojisini çatışma üzerine kuran iki eğilimden sözediyorum burada. Barışın imkansız kılan iki yaklaşımdan sözediyorum..
O halde bu iki anlayışla sağlamca hesaplaşmak bu iki anlayışın felsefi ve ideolojik tutarlılığını sorgulamak barış yolunda atılacak önemli bir adım olacaktır.

