MAFYATİK GÜÇ İSTENCİ VE GENÇLER

0
cukur-saat-kacta-cukur-yeni-bolumu-ve-fragmani-13692416_7900_amp

Bu yaşıma kadar birçok insanla arkadaş oldum. En sağlam arkadaşlıkların çocukluk ve askerlik arkadaşlığı, en zayıf arkadaşlığın ise cemaat; örgüt arkadaşlığı olduğunu öğrendim. Bunun niye böyle olduğu başka bir konu olduğu için burada değinmeyeceğim..
Arkadaşlarımın içerisinde kabadayılar da vardı kendine mafya diyen adamlar da vardı. Şimdi gençlerde belli bir kabadayılık mafya özentisi görüyorum. Bunun çok ciddi bir problem olduğunu düşünüyorum. Ayrıca sosyal dokumuzdaki travmaları anlayabiliyorum… Bir değersizlik duygusu, belli bir başarı ekseninde yarışa koşulma, bu yarışta geride kalmış olmanın getirdiği ruhsal çöküntü beraberinde kendini bir biçimde ispat etme yönelimini kışkırtıyor olabilir. herneyse..
**
Judoya başladığımda Hâdi hocamdan öğrendiğim en önemli ders judo teknikleri değildi. Ders alanların öğrendiklerini kabadayılık için, ya da başkası üzerinde tahakküm kurmak için kullanma yönelimini hiç affetmez, salondan hemen kovardı. Tabii kovmadan önce de üzerinde bütün judo tekniklerini gösterir, adamı pestil halinde evine gönderirdi..
Aslında babamın beni judoya gönderme sebeplerinden bir tanesi de benim gücümü orantısız bir biçimde sağda solda kullanmama engel olma ve enerjimi kontrol etme amacıydı sanıyorum.
Geleneksel sporların; özellikle dövüş sporlarının hep savunma amaçlı olarak tasarlandığını da judoya başladıktan sonra öğrenmiştim…

**
Gençler, ben hayatta birçok insanla karşılaştım bunlar içerisinde kabadayılar mafyatik adamlar da oldu dedim. Bunlarda gördüğüm en önemli şey, hep bir tedirginlik hep bir tetikte olma durumuydu. Tam bir sinir savaşı. Evine beş kilitli kapıdan geçerek giren adamla da karşılaştım, korumasız gezmeyen arkadaşla da..
Güç sahibi olmak çok güzel bir şey ancak bu gücü bir başkası üzerinde tahakküm aracı olarak kullanmanın veya bir menfaat elde etmek amacıyla kullanmanın beraberinde çok ciddi yaşamsal problemleri getirdiğini unutmamak gerekir.
Adler bu yüzden insandaki temel yönelimin kendi yaşamını, kimliğini koruma noktasında bir güç istenci olduğunu söyler. Nietzsche ise zayıfın yokolması noktasında bir güç ile insanın kendini yücelteceğini iddia eder. Gücün zayıfı yoketme durumu olduğunu kabul etmek her tür zulmün ve haksızlığın bir ahlaki yasa olarak benimsenmesi anlamına gelir.

Oysa güç bir saldırı aracı değildir güçlü olmak saldırmak anlamına gelmez. Güç bize kendimizi korumamız için verilmiştir tahakküm kurmamız için değil. Pasiflik ayrı, yaşama saygı ayrıdır. Yaşama saygıyı güçszülük olarak anlamak başlıbaşına sorunludur.

Güç kavramı çok karmaşık bir yapı arzeder. Bedenen zayıf ve hasta olmak başka açılardan güçsüz olmayı gerektirmez. Nietzsche’nin “zayıfları yok etmeliyiz” sözü de aslında bir güçsüzlüğün ifadesi olarak değerlendirilebilir. Yani bu insanların güç kazanmasını sağlamaya çalışma gibi bir yükümlülüğü taşıyamama bağlamında bir güçsüzlük. Bu noktada eleştirdiği Hıristiyan ahlakı bile güçsüzleri koruma gibi bir güçlü atılımın altını çizmektedir. Güçsüzleri korumak en büyük güçtür aslında. Bunu İncil (yeni Atik)den tespit etmemiz mümkündür. Ora­da İsa’nın kendisine verilen mucizevî yetenekleri güçsüzlerin iyileştirilmesi için kullandığı anlatılır. Burada merhamet güç­süzlüğün ürünü değil tamamen güç’ün ürünüdür. İsa’nın bu yaklaşımı tamamen hekimane bir merhametin ürünü değil midir?

Hıristiyanlığın doğuş ortamını dikkate almadan onun zayıflara dönük merhameti bayraklaştırmasını sağlıklı anlamamız mümkün değildir. Korkunç zulümlerin yapıldığı güçlülerin acı­masızlıkta sınır tanımadığı bir ortamda elbette Tanrı adaleti gereği güçsüzlerin yanında olmalıdır. Ama Nietzsche böyle bak­mı­yor meseleye. Beden zayıflığının kutsallık olarak algılanmasına karşı çıkıyor. Ona göre Kilisenin ortaya koyduğu kutsal daima zayıf hasta ve temiz olmayandır.(Deccal, s.81)

Nietzsche’nin eleştirdiği ahlak aslında ahlak değildir. Nietzsche ahlakı dışsal nedenlere bağlamaktadır. Ki dini ahlakların özünde de aslında gücün kontrol altına alınması bulunmaktadır. Bu noktada güçlülerin bağışlaması ahlaktır, güçsüzlerinki değil. Hz.Ali’nin “Daha fazla güce sahip olana affetme ve bağışlamayı daha fazla aşılayın” sözü bu noktada önemlidir.

Ancak merhametin yanlış anlaşılması süreç içinde gelişen dinsel dejenarasyon sürecinin ürünü olmuştur. Ayrıca ahlaki yaklaşımlar insanın birçok eylem alanında olduğu gibi yanlışa kanalize edilmeye müsait yaklaşımların başında gelmektedir. İslam tasavvufunda da benzer yaklaşımlarını bulunduğun hatırlayalım. “Sâ’di; çok faydalı nasihatler söylemiş olmasına rağ­men -ki bunları İslâm kaynaklarından elde etmiştir- sözlerinde bu tür yanlış yaklaşımlara da rastlanmaktadır.

Ben, ayaklar altında bir karıncayım,

Halkın sokmaktan dolayı inledikleri bir arı değilim.

Burada Sâ’di şunu söylemektedir: Ben insanların el ve ayakları altında ezilen, parçalanan bir karınca olmakla ve halkın benim onları sokmam sonucunda inledikleri ve sızladıkları bir arı olmamakla iftihar ediyorum. Aslında bu doğru bir düşünce değildir, insan dilinin söyleyeceği şu olmalıdır.

Ne insanların ayakları altında ezilen bir karıncayım.

Ne de insanların sokmamdan dolayı inledikleri bir arıyım

Oysa bu ikisinden biri olmak gibi bir zorunluluk bulunmamaktadır.

Halkı incitecek bu güce sahip olmadığımdan dolayı

Bu nimetin şükrünü nasıl eda edeyim.

Oysa incitmeye gücünün olmaması bir ayrıcalık değildir. Asıl meziyet; güce sahip olup da incitmemektir.

“Güce sahip olup da kimseyi incitmediğimden dolayı

Bu nimetin şükrünü nasıl elde edeyim” demek gerekir. Çünkü ahlâkî tavır yapamamakta değil yapmamaktadır. Bu tür görüşler, bazı melamiye ve tasavvufçu hareketlerin ahlâkındaki aşırılığa kaymış noktalardır.” (M .Murtaza, Ahlak Felsefesi, Çeviri, M.Recai Elmas, İst.1990)

Bu aşırılıklara kimi temel tasavvuf kaynaklarında da rastlanmaktadır. Örneğin Kuşeyri Risalesinde şöyle bir olay aktarılmaktadır.

“…Nakledildiğine göre, çok iyi tanınan falan derviş şöyle demiştir: “Ben üç zamanda, başka zamanlardan daha çok sevinmişimdir: Bunlardan biri; bir gün mescitlerin birinde çok hasta bir durumdaydım (Bu tür kişilerin kimseleri de yoktu, genellikle gezgin kimselerdi.) mescitte uyuyordum, şiddetli hararet ve rahatsızlıktan dolayı hareket etmeğe gücüm yoktu. Mescidin hizmetçisi geldi ve mescitte uyuyan herkesi uyandırıp kaldırdı. Yanıma gelip ayaklarıyla vurarak “kalk!” dedi. Fakat benim kalkmaya gücüm yoktu. Birkaç defa bu tekmelemeyi tekrarladıktan sonra ben yine kalkmayınca, geldi ayaklarımdan tutup çekerek beni sokağa fırlattı. Onun nazarında o kadar alçaldım ki bu olay, bana ölü bir leşin çekilip oraya götürülüp atılması gibi geldi. Nefsim kırıldığı için bu olaya çok sevindim.

Başka bir zaman da, kış mevsimiydi. Postumla dolaşıyordum. Onda o kadar bit gördüm ki bu postun yünü mü daha çok yoksa bitleri mi, anlayamadım. Bu da kendi nefsimi kırdığımdan dolayı çok sevindiğim anlardan biriydi.

Diğeri de, bir zaman gemiye binmiştim. Cambaz ve oyuncu adamın biri oradakileri eğlendirmek için oyunlar yapıyordu. Oradakilerin tümünü kendi etrafında toplamış onlara efsane anlatıyordu. Bir ara şöyle dedi: ‘Evet, bir zamanlar kâfirlerle savaşa çıkmıştık. Günün birindi birini esir aldım.’ O esiri nasıl götürdüğünü göstermek istedi. Etrafına bakındı, benden daha elsiz, ayaksız, çapulsuz ve şahsiyetsiz birini görmedi, derhal yanıma geldi, sakalımdan tutarak beni öne doğru çekerek,’işte esiri böyle götürdüm.’ dedi. Oradakiler de kahkaha atarak benim durumuma güldüler. İşte ben bu durumuma çok sevindim” (Kuşeyri Abdulkerim, Kuşeyri Risalesi, hazırlayan ve çeviren; Süleyman Uludağ, İst.1991)

Bu meselenin İslâm’ın özünden kaynaklanmadığı söylenebilir. “İhtiyaçlarınızı isteyin, fakat nefsin üstünlük ve izzetini kaybetmeyin.” yolundaki telkin İslam dinine göre peygamberin telkinidir. Yani ihtiyaçlarınızı açıklayacağınız zaman belirli bir yere kadar gidin. Şayet şahsiyetiniz rencide olacaksa orada durun. İhtiyaç içinde, fakat şahsiyetli bir şekilde durmak, şahsiyetsiz bir şekilde o ihtiyacın karşılanmasından daha iyidir. Bu hususu ünlü İslam büyüklerinden Hz. Ali de vurgulamıştır. Ona göre benliğin üstünlüğü; “Ölüm korkusuyla alçalmamak, azla yetinmek ve elini hiç kimsenin önüne uzatmamaktır.” Ayrıca Hz. Hüseyin’e atfedilen “şereflice ölmek alçaklık içinde yaşamaktan daha iyidir” sözü de bu bağlamda aynı noktanın altını çizmektedir. Buradan yola çıkarak nefsin kontrol altına alınması gerektiği vurgulanmaktadır. Nefsi kontrol altına alacak olan da kişinin kendisidir. O halde kişi ile nefsi (kendisi) arasında bir mücadele söz konusudur.

Kısaca söylemek gerekirse kişinin Kendine egemen olabilmesi bir güç değil midir? Yani içgüdülerine karşı kendini frenlemek bir güç değil midir?

Ayrıca “İnsanın tabiatüstünde hâkim olabilecek güçlerle kendisini donattığına inandığı din, ona bu güvenlik duygusunu edinmesinde katkıda bulunur. İnsanın icra ettiği ayinler, kısmen arzularını tabiata kabul ettirmesine yardım edecek vasıtalardır. Bu yüzden de evren karşısındaki küçüklüğü hakkında sahip olduğu bir duygudan kaynaklanmak şöyle dursun; aksine din buna zıt ilhamlara sahiptir. Hatta en yüksek en bilişsel olan dinler bile eşya ile olan mücadelesinde insana yardım eden bir güce sahiptir. Dinler insana imanın kendisini, dağları hareket ettirebileceği yani tabiatın güçlerine hâkim olabileceğini öğretirler. Eğer bunların kökeni zayıflık ve güçsüzlük hakkında ki bir duyguya dayanıyorsa böyle bir kendine güveni nasıl meydana getirirler.”(Durkheim,Dini Hayatın İlkel Biçimleri,  s.112)

***

Ayrıca dışarıdan güçlü, heybetli ve gözüpek gördüğünüz birçok adamın hangi kapılarda kimlerin ayağını öperek yaşadıklarını da gördüm öğrendim. Bu yüzden asla tahakküm hırsıyla yola çıkmayın. Başkasının ezikliği sizin yücelmenizi sağlamaz. Başkasını küçülterek asla büyüyemezsiniz.. tahakküm kurarak büyüdüğünü zannetmek derinlerdeki küçüklük hissinden beslenir.
İçinizdeki eziklikleri kompleksleri gücünüzü doğru şekilde kullanarak aşabilirsiniz. Başkasına ezmek sizi rahatlatmaz. Bu öyle bir şey ki kendinizi bir anda uçurumun kenarında bulursunuz ne vicdanen rahat edebilirsiniz ne fizyolojik olarak rahat edebilirsiniz. Bir lokma ekmeği güzelce yiyemezsiniz. İnanın o koca mafya babaları sizin gibi sıradan bir insan olmayı o kadar istiyorlar ki.. Ama bazen hayatı geri çevirmek mümkün olmuyor..
İnsanın koruması gereken hayatı vardır, ilkeleri vardır, namus ve şerefi vardır. Bunlara saldırı olmadığı müddetçe silahla, güçle tatmin yoluna gitmenin bir anlamı yoktur.. Gücünüz varsa çevrenizdeki açları doyurun çevrenizdeki muhtaç insanlara yardım edin, zavallıların mağdur ve mazlumların yanında olun yolsuzlukla uğursuzlukla mücadele edin..Ancak konferans ve kitap müptelası da olmayın haksız ve hukuksuzluklar karşısında yumruğunuzu göstermekten çekinmeyin..Tedirginliğiniz ve korkunuz sadece sorumluluklarınızdan kaynaklansın..Sorumluluk duygusunun ağırlığı sizi hem pişmanlıktan hem de vebalden kurtaracaktır.
Öyle yaparsanız kimsenin ne tetikçisi olursunuz ne başınız öne düşer ne de uykularınız kaçar…
Öyle yapın..
Filmlerde dizilerde gördüğünüz sahnelerin güç gösterilerinin özenilecek şeyler olmadığını anlayın. Her canlı ölümü tadacaktır.. Aşağılık kompleksleriniz ve bastırdığınız duyguların tatmini adına bütün bir hayatınızı boş yere heba etmekten uzak durun..
Gücümüzü sadece ilkelerimiz ve yüce değerlerimiz için kullanmak zorunda olduğumuzu unutmayın…

Bir yanıt yazın