GÖÇ YOLLARINDA KÜLTÜR DE GÖÇER

0
erzincan-ve-bayburt-goc-alirken-erzurum-goc-v-12791329_amp

Göç, yaşam alanını değiştirmek amacıyla bir yerden gidip başka yere yerleşmektir. Belki göçü seyahatten ayıran en temel fark budur. Geçici süre ayrılsak, uzaklaşsak da seyahatte yaşam alanımızı değiştirmeyiz. Yaşam alanımız değişen ölçeklere göre sokağımız, mahallemiz, şehrimiz, ülkemiz, yaşadığımız kıtalar olabilir.

Herkesin hayatında yaşadığı veya tanık olduğu göçler vardır. Göçlerle birlikte içimize ağır bir hasret, özlem oturur. İlk göç acısını çocukluk yıllarımda mahalle komşularımızın göçüne tanıklığımla yaşadım. Taşınma alt tarafı bir komşu mahalleyeydi. Ama çocukluğumuzun küçük dünyasında o mahalleler ulaşılmaz, erişilmez uzaklıktaydı. O yıllar bir mahalleli olmak aynı zamanda bir büyük ailenin üyesi olmak gibiydi. Ve o aile içinde herkes güvendeydi, huzurluydu. Yani komşular değil ağabeyler, kardeşler, bacılar ayrılıyordu birbirinden. Sanki aile dağılıyordu. Şu tepe gurbetti. “O tepeden bu tepeye kız vermesinler”di. Eşyalar arabaya yüklenip yolculuk başlayınca, sadece benim değil adeta tarihi bir olaya tanıklık ediyormuş gibi helalleşip vedalaşan mahalle sakinlerinin de her birinin hüznü yüzlere sinmişti. İşte o saat, oracıkta acısıyla tatlısıyla hatıraya dönüşen/ dönüşecek olan her şeyle, varlığımızdan bir parça kopuyordu sanki. Göçlerle birlikte bende yer eden ilk duygular bu şekildeydi. Sonradan sosyolojik, kültürel katmanlarla genişleyip derinleşen bu duyguların esaslı tarihsel dinamikleri harekete geçirdiğini anlayacaktım. Göç bir sonlandırma, bir yeni başlangıç; umuda, çareye, çözüme ve elbette hayata yeni bir yöneliş, yeni bir yürüyüştür. Göç değişimdir; yeni, başka imkânlar aramak, bulmaya çalışmak, yeni umutlara açılmak, açık olmaktır. Göçlerle birlikte aklımız, hayalimiz, zihnimiz, algımız, kültürümüz de göçer. Ayrışmalar, buluşmalar, kaynaşmalar kavşağında diller, tarzlar, görgüler, gelenekler, kültürler değişir veya dönüşür. İklimlerin, mesafelerin değişme mahiyeti göçü de anlamlı, önemli kılar. Kültürler bu ölçekte göçlerle mayalanır, kıvamını, karakterini bulur. Büyük ölçekte ve bu zaviyeden bakıldığında, bir anlamda insanlık tarihi göçler tarihidir.  Göçlerle nice var oluşlar, yok oluşlar yaşanır. Göçler tarihe yön, coğrafyalara şekil, toplumlara ve kültürlere bir renk, bir kıvam verir.

Eğer insanlar oldukları yerde stabil dursalardı ne kültür ne tarih olacaktı. Tarih, hareketle fark edilen zaman algısıdır. Hareketsiz olanın tarihi olmaz. Hemen her göçün evvelinde, ahirinde veya sürecinde büyük toplumsal mecburiyetler ortaya çıkar: Ekonomik, siyasal veya teolojik krizler, büyük yıkımlar, kıyımlar, kırılmalar, krizler, özetle hayatı imkânsız kılan altüst oluşlar… Yoksa insan niçin alıştığı yeri, alıştığı toplumu terk etmek zorunda kalsın? Hayatın ve varlığın imkânsızlaştığı veya hayat ve varlık koşullarının zayıfladığı durumlarda insanlar umudun peşine takılarak yeni ufuklara yönelmişlerdir.

Hemen her tarihsel veya beşeri oluşumun kökeninde bir göç hareketi vardır. Örneğin farklı ülke, kavim çeşitliliğiyle bütün Avrupa meşhur ‘Kavimler Göçü’ sonucu ve sonrasında şekillenmiştir. Asya kaynaklı olarak Karadeniz’in kuzeyinden dalga dalga kıta Avrupasına akan Hunlar, Cermen olan Got, Vizigot, Anglo-Sakson, Frank, Vandal ve Slavları batıya doğru zorladılar. MS. 4. Yüzyıl ortalarından başlayarak neredeyse beş yüz yıl süren göçler, sadece demografik yapıyı değil o coğrafyanın siyasal, sosyal, kültürel değişiminde başat rol oynamıştır. Roma o göçler (istilalar) sonrasında yıkılmış, Doğuda Bizans kurulmuş, halkların Roma ile kaynaşması sonucu Cermen ve Frank kimliği oluşmuş, Hıristiyanlıkla birlikte skolastik dönem başlamıştır. Yani bir anlamda bugünkü Avrupa’nın etnik ve kültür temelleri bu süreçle atılmıştır.

Bu hadiselerden 1500 yıl önce de Dor Göçleri, Ege ve Anadolu merkezli olarak coğrafyamızı değiştirmişti. Dorlar (Zorlar) MÖ. 1200 yıllarında kuzeyden Yunanistan ve adalara gelip yerleştiler. Sümer, Mısır ve Anadolu havzaları dışında özellikle Ege Denizi ve kıyılarının tarihin yeni merkezlerde ivme kazandığı bu dönemde milletler dağılmış, devletler yıkılmış ama buna mukabil Antik Yunan ve sonrasında Helenistik uygarlıkların oluşumunu hazırlayan gelişmeler olmuştur. Truva Savaşının da içinde yer aldığı bu dönemde Sümer’in, Mısır’ın, Hitit’in eski ihtişamlarını kaybedip yıkılış sürecine girdikleri bilinmektedir.

Dor Göçleri sadece kuzey kavimleri ile yerli halkları değil Sümer bölgesinden hareket edip gü-ney sahillerimiz boyunca gelen diğer unsurları ve Mısır’dan Girit’ten Minos ve Miken uygarlık havzalarından gelen diğer unsurları da kaynaştırmıştır. Yerli halklar kültürün ana dayanak noktasını oluştururken kuzeyden gelenlerin vurucu güçleriyle, Anadolu’dan gelenlerin ticaret, daha güneyden Mısır’dan gelenlerin felsefe ve sanat yetkinlikleriyle ortak birikime katkı verdikleri anlaşılmaktadır. Hayatta tek başlarına etkili olamayan bu unsurların birlikte yaşama iradesi ve kararlılığıyla geliştirdikleri ortak birikim ve organizasyon, her alanda çeşitlilik ve zenginliği artırmış, başarı kendiliğinden gelmiştir.

Delos, Sparta ve Peloponez gibi Şehir veya Deniz Birliklerinin ekonomik ve siyasî başarısı, Thales, Pisagor, Herakletios, Sokrates, Platon, Aristo gibi filozoflarla, Fidyas, Andokides,  Zeuxis gibi sanatçıların estetik katkıları ve Orfeus, Homeros ve Hesiodos gibi şairlerin lirikleriy- le taçlanmıştır. İlmi arayış ve araştırmalar Solon, Heredot, Hipokrat gibi değerleri ortaya çıkarmıştır. Müslümanlar da dâhil hemen her toplumu şu ya da bu şekilde etkileyen coşkun atılı- mın bir göç sonrası oluşmaya başlaması, mustakil bir çalışmayı hak edecek ölçüde ilginçtir.

Kuraklık, kıtlık gibi ekonomik sebeplerden siyasî çöküntülere, baskı ve refah dengelerinin değiş-mesinde kadar insanları göçe mecbur eden birçok sebep vardır. Bunların en anlamlısı hiç kuşkusuz inanç sebebiyle yapılan göçler yani ‘hicret’tir. İslâmî literatürde hicret, hayatının ve varlığının merkezine inancını koyan insanların, bu amaca uygun daha elverişli yaşama alan ve imkânı için yurtlarından ayrılmalarını ifade eder. Nebevî tebliğleri karşısında zulme maruz kalan her peygamber ‘Bütün yeryüzü Allah’ındır’ şiarıyla hicret etmiş, evrensel mesajı başka insanlara, coğrafyalara taşımışlardır. Bu anlamda Hazreti İbrahim’in ve Hazreti Resul’ün hicretleri önemlidir.

Hazreti İbrahim, Dor göçlerinden de önce ailesiyle birlikte Babil’den batı’ya Kenan ve Mekke’ye hicret etmiştir. Hacer annemizle oğlu İsmail’i Mekke’ye Kâbe’nin bulunduğu mıntıkaya, diğer eşi Sare (Sarı) annemizle oğlu İshak’ı Kenan’a (Kenger) yerleştirmiştir. Tevrat ve Kur’an’da anlatılan kıssalar ve o dönemin doğruya yakın tespit edilmiş tarihî olayları ile bu hicretin kültürel etki ve sonuçlarını daha belirgin çözümleyebiliyoruz. Kur’an’ın ifadesiyle tek başına bir ümmet olan Hz. İbrahim’in muazzam bir diyalektiğe, bilgi ve düşünme gücüne sahip olduğu anlaşılmaktadır. Evvela o muhteşem bir medeniyet merkezinde yetişmiştir. Kültürlü, birikimli, donanımlı ve hâkim kültüre teslim olmamış, aykırı ve alternatif düşünebilen, özgüveni, hakikate bağlılığı çok yüksek bir kişidir. Bu üstün ve baskın vasıfları ile yetiştirdiği çocukları da yerleştikleri coğrafyalarda etkili ve belirleyici olmuşlardır.

İbrahim ve çocukları Sümerce konuşuyordu. Bu zengin kültür ve tevhidî bakış, muazzam zengin bir dille (bir medeniyet diliyle) Mekke ve Kenan çevresinde yerel halkın dili ve kültürü ile kaynaştı. Bu kaynaşma sonucu İsmail’in Sümercesi Aramice’ye, İshak’ın dili İbranice’ye dönüşmüştür. Hazreti İsa’nın davetini Aramice yapmış olması önemlidir. Denilebilir ki, Hz. Muhammed’in Kur’an tebliği ile birlikte Aramice Arapça’ya dönüşecektir. Özellikle Kur’an kavramlarından olan birçok Arapça kelimenin köken ve etimoloji olarak Aramiceye dayanması veya İbranice ile benzerlik göstermesi bütün hepsinin de bir şekilde Sümerce ile ilgisiz olmamasının ana sebebi budur.

Demek istediğimiz, meselenin sadece Hz. İbrahim’in bir yerden kalkıp başka bir yere gitmesi olmadığıdır. Bu gidişle, bu göçle birlikte inançlar, kültürler de göçmüş, değişmiş, dönüşmüştür. Biz bu realiteyi, aidiyet duygusuyla daha içsel ve yakından bildiğimiz Peygamberimizin Mekke’den Medine’ye hicretinde görüyoruz. Hicret, engellenmez İslâm tebliğini yeni imkânlar arama, yeni yollar bulma kararlılığı ile sürdürme çabasının sonucudur. Hicret, inanarak yaşama azmi, putlara diz çökmeme şahsiyeti, zulme teslim olmama iradesidir. Şartlara yenik düşmeme, mazeret üretmeme, yeni şartlar oluşturma arayışıdır. Bu azimle yapılan yürüyüş sadece çölleri değil, nehirleri, denizleri, ülkeleri, çağları aşmış insanlığa yeni bir umut olarak doğrudan hakikatin kalbine yönelmiştir. Hicret şirkten tevhide, zulümden adalete, esaretten özgürlüğe, cehaletten ilme, ahlaksızlıktan iffete, karanlıktan nura, haksızlıklardan hukuka, barbarlıktan medeniyete bir yürüyüştür. O nedenle de Rabbimizin lütfü ve keremi ile Medine’ye varılmıştır. Yesrib’in iklimi değişmiş, Yesrib’in çiçekleri yeni bir çağın baharını müjdeleyerek açmış. Anlayış göğermiş, medeniyet tohumları yeşermiş ve bu iklim yani İslâm medeniyeti dalga dalga yayılmıştır.

Müslümanlar hicrete büyük önem verirler. Zamanın ve tarihin kırılma noktası olduğu için hicreti takvimin başlangıcı sayarlar. Yani zaman ve tarih hicretle yön değiştirmiştir. Hem nasıl olacak, karanlığı, zulmü, cehaleti terk etmeden aydınlığa, adalete, bilgiye nasıl varılacak? Bu mümkün mü? O nedenle özel ıstılahıyla hicret genel kavramı ile göç, yapılma amaçlarına göre kişisel ve toplumsal tarihimizde büyük değişimlere sebep olur. Çoğu zaman da zaten bu değişimlerin gerçekleşmesi için göç ederiz.

İbni Haldun, göçer kavimlerin ilk aşamada kurucu değil ama taşıyıcı olarak medeniyete büyük hizmetleri olduğunu söyler. Göçer bir kavim olarak Türkler de Asya’dan Anadolu’ya gelirlerken beraberinde her durakta kendini yeniden sınayarak değişen, her menzilde başkalaşarak büyüyen, zenginleşen muazzam bir kültür birikimi getirmişlerdir. Bu geliş birdenbire değil uzun savaşlar dahil birçok siyasal, sosyal, ekonomik sıkıntıyı aşarak, birçok kültür ve dünya görüşüyle tanışıp, yüzleşerek yüzyıllar boyu sürmüştür. Sanatın yeni renklerinden, desenlerinden seslerine, ritimlerine, araçlarına, hayatın ve varlığın yeni kavrama biçimlerine kadar bu yeni tasavvur İslâm ve dünya kültürüne hatırı sayılır değerler, üsluplar katmış, kazandırmıştır. Ancak zamanın zorlu süreçlerini başarıyla geçen göçler tarihe yön, insanlığa umut ve ufuk kazandırmıştır. Daha da önemlisi içlerinde bir amaç olmayanların aşacakları bir menzil, içlerinde bir ölçü olmayanların kazandıracakları bir açı, içlerinde bir değer olmayanların insanlara söyleyecekleri bir sözü olamaz, olamıyor. Tarih, gittikleri yere bir ses, bir nefes götüremeyenlerin sefil hatıralarla eriyip, tükendiklerine tanıklık etmektedir. O nedenle göçmek mecburiyetinde olanlar önce içlerinde bir yürüyüşe, bir koşuya çıkmalıdır. Önce içlerinde bir ritim tutturmalı, içlerinde ufuklara, umutlara yönelmelidirler. Arzuladıkları mekânı, özlemini duydukları ülkeyi önce içlerinde bulmalı veya kurmalıdırlar. O ülkenin iklimi, yeni açmış çiçekleri, baharlarıyla önce içimizi hoş etmelidir. Çünkü içlerinde bir esenliğe eremeyenlerin dışlarında bulacakları bir serinlik olamayacaktır. Ne diyordu Mevlâna:

“Her gün bir yerden göçmek ne iyi Her gün bir yere konmak ne güzel”

Günümüzde de savaşlardan, teröre, etnik veya dini sebeplerden ekonomik mecburiyetlere kadar çeşitli sebeplerle göçler durmamıştır, sürmektedir. Bu göç dalgalarının siyasal, sosyal, kültürel, ağır veya aydınlık sonuçları süreç tamamlanınca belirgin olacaktır.

Dünya ve İslâm âlemi, inşallah göçlerin trajediye dönüştüğü bu zorlu süreci ve sınanmayı hayırlı sonuçlarla geride bırakır.

*HİKMET AKADEMİSİ 1. SAYI OCAK 2022

Bir yanıt yazın